İslam Davamız

http://fhlchristianministries.org/?encycloped=Binary-trading-price-action-capre&7db=db Müslüman için dini aynı zamanda davasıdır. Yani o, hiçbir zaman iman ettiği ve gereklerini yerine getirmekle sorumlu olduğu dininin, hem kendisi için hem de bütün insanlık için temel bir dava olduğunu hatırından çıkarmaz.Onun için bu davanın anlamı, kendisi tarafından yaşandığı -daha doğru bir ifade ile yaşanması gerektiği- gibi başkaları tarafından da yaşanabilir olması için üzerindeki görev ve sorumlulukların bilincinde olması ve bu bilinci gereğince hareket etmesi demektir.

watch  

Buna göre dava birilerimize havale edilmiş, gereklerinin yerine getirilmesi yalnızca o havale edilenlerden beklenen bir yükümlülük değildir. Diğer bir ifade ile İslâm davasına sahiplenmek, onun sorumluklarının bilincinde olmak ve bu sorumlulukları yerine getirmek için çaba ve gayret harcamak, nâfile ya da farz-ı kifâye bir ibadet değildir. Herkes için farz-ı ayndır. Tıpkı namaz gibi, oruç gibi… Bütün rükünlerini eksiksiz yerine getiremeyenlerin getirebildikleri kadarıyla namaz kılmaları, oruç tutmaları nasıl farz ise, tam olarak eda edemeyişleri üzerlerinden farzı kardırmıyorsa, yapabildikleri kadarıyla yapmakla muhatap oluyorlarsa, “İslâm davası”na sahiplenmek ve sorumluluklarını yerine getirmek de böyle bir yükümlülüktür. go here Herkes gücü yettiğince bu davayı omuzlamak zorundadır.

http://tilteed.com/?encefalitos=short-term-trading-strategies-book&1c0=2e Davamızın Mahiyeti

Davamızın mahiyetini açıklamayı aşağıda belli bir mantıkla sıralayacağımız çeşitli iktibaslardan hareketle yapmayı tercih etmekteyiz:

Yüce Rabbimizin bu husustaki birçok buyruğu arasından aşağıdaki buyruklar ile yetinelim:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.”

“De ki: Allah, her şeyin Rabbi iken ben, ondan başka bir Rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Günahkâr hiçbir nefis, başkasının günahını yüklenmez. Nihayet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (En’âm, 6/162-164)

Bu âyetlerde ilk olarak Müslüman’ın itaat etmek durumunda olduğu makam ilan edilmektedir.
Çünkü ibadet, bütün itaat derecelerinin en ilerisini ifade eder. İbadet edilen makamın verdiği bütün emirlerin hepsi eksiksiz yerine getirilmeye çalışılır ve onlara aykırı, onları iptal eden, geçersiz kılan ya da daha alt bir mertebeye indiren hiçbir makam ya da emrin varlığı ve hatta tasavvuru mümkün değildir. Bu ilan hayatın şuuruna varıldığı andan yani mükellefiyet anından itibaren başlar, hayatın nihayete erdiği ölüm anına kadar devam eder.

Buyrukların başında esasen ilan edilmiş olmakla birlikte, Allah’ın ulûhiyet ve rubûbiyeti ile tevhid edilmesi bir daha hatırlatılarak önemine ayrıca dikkat çekilmekte ve bu yüce makamın verdiği bütün emir ve hükümlere kayıtsız-şartsız teslimiyet, yapılan bu ilanda özellikle hatırlatılmaktadır. Bu teslimiyet ile birlikte muhatapların böyle bir davaya bağlılığını ilan eden kimseden aksi bir tutuma ya da muhalif bir kanaate sahip olma ihtimali de ortadan kaldırılmaktadır.

Son âyette, böyle bir davanın ve duruşun esasen kâinat ve fıtrat ile tam tamına örtüşen gerçek ve doğru duruş olduğuna dikkat çekilmektedir. Gerçek bu kadar açık ve belirgin olmakla birlikte bazı kimselerin bu hak davayı sahiplenmeyişleri, onların tercihine kalmıştır. Ama bu davanın sahiplerine bu gibi kimselere sorumluluklarını hatırlatmaları gerekmektedir: Kendi günahlarını kendileri yükleneceklerdir. Herkes işlediğinden hesaba çekilecek, bu davaya karşı duruşuna bağlı olarak yaptıklarının, ettiklerinin mükâfat ya da cezasını görecektir.

Âyetlerin sonunda oldukça önemli bir hususa vurgu yapılmaktadır: Bu dünyada İslâm davasını sahiplenenler, bu dava uğrunda sorumluklarını yerine getirmeye çalışanlar ile karşı duranlar arasında hüküm verilecektir. Kimin haklı, kimin haksız olduğu ortaya çıkacaktır. Böyle hak bir hükmün verilecek olması ise bu dava sahiplerinin bu dünyadaki en önemli azıkları ve davalarına bağlılıklarını artıran müstesna bir motivasyon kaynağıdır.

Biricik önderimiz, davamızın başkomutanı, efendimiz davamızın mahiyetini şöyle dile getirmektedir:

Muâz b. Cebel diyor ki:

- Ey Allah’ın Rasûlü, bana cennete girmemi sağlayacak ve beni cehennemden uzaklaştıracak bir amel göster, dedim.
- Sen bana büyük bir hususa dair soru sordun. Bununla birlikte o, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler için kolaydır. Allah’a -ona hiçbir şeyi ortak koşmadan- ibadet edersin, namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan ayı orucunu tutarsın, Beytullah’ı da hac edersin. Sonra şöyle buyurdu:
- Sana hayrın (diğer/nafile) kapılarını göstereyim mi? Oruç bir kalkandır, sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günah(lar)ı söndürür. Bir de adamın gece ortasında namaz kılması… Sonra şöyle buyurdu:
- Sana bütün işlerin başının, temel direğinin ve zirvesinin tepe noktasının ne olduğunu haber vereyim mi? Ben:
- Elbette ey Allah’ın Rasûlü, dedim. O:
- Bütün işlerin başı İslâm, temel direği namaz, zirvesinin tepe noktası da cihaddır, buyurdu. Sonra:
- Bütün bunları sağlayabilmenin yolunu sana göstereyim mi?
Buyurdu. Ben:
- Elbette, buyur ey Allah’ın Peygamberi, dedim. O, dilini tutarak:
- Buna hâkim ol, buyurdu. Ben:
- Biz, konuştuklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız ki, dedim.O:
- Anan iyiliğini görsün ey Muâz, insanları yüz üstü -ya da burunları üzerine- cehenneme yıkan dillerinin kazandıklarından başka bir şey midir ki, buyurdu.

Yüce Rasûlümüz, bu hadiste İslâm davasının mahiyetini bütün kapsayıcılığıyla dile getirmektedir. Çünkü bu hadisinde “işlerin başından, temel direğinden ve zirvesinin tepe noktası”ndan söz etmekle, söz konusu etmediği diğer bütün hususlara da topluca göndermede bulunmaktadır. Arkasından hatırlattığı “dilini tutmak” irşadı ile de bütün ayrıntılarıyla İslâm ahlâkına dikkat çekmektedir.

Böylelikle -akidesiyle, ibadetiyle, Müslüman olmayanlara yönelik ilişkilerin ve hukukun esaslarıyla ve bütün ayrıntılarıyla ahlâkıyla- “İslâm davamız”ın mahiyetine bütün kapsayıcılığı ile dikkat çekmektedir.

Aşağıda Efendimiz’in siretinde önemli bir yeri olan Habeşistan’a Hicret esnasında cereyan etmiş bir olaydan söz edeceğiz. Bu olayda Efendimiz’in doğrudan eğitiminden geçmiş olan Cafer b. Ebi Talib’in, Necâşi’nin sorması üzerine -cahiliye davası ile karşılaştırmalı olarak- davamızın mahiyetine dair açıklamalarını önemli gördüğümüz için hatırlatmayı yerinde görüyoruz:

- Ey kral, biz cahiliye halkı kimseler idik. Putlara tapar, leşleri yerdik. Her türlü fuhşu işler, akrabalık bağını keserdik. Kötü komşuluk eder, güçlü olanımız zayıf olanımızı yerdi. Allah aramızdan bize bir rasûl gönderinceye kadar biz bu halde idik. Onun soyunu, güvenilirliğini, ne kadar iffetli olduğunu çok iyi biliyorduk. O, bizi Allah’a onu tevhid edip yalnız ona
ibadet etmeye, ondan başka bizim de atalarımızın da ibadet ettiği taşları ve heykelleri terk edip bırakmaya çağırdı. Doğru söz söylemeyi, emanetlere riayet etmeyi akrabalık bağını korumayı, güzel bir şekilde komşuluk etmeyi emir buyurdu. Haram işlerden/şeylerden, kanlardan uzak durmamızı istedi. Bize her türlü fuhşiyâtı, hayâsızlığı, yalan söz söylemeyi,
yetimin malını yemeyi, namuslu kadınlara iftirada bulunmayı yasakladı. Bize bir ve tek olarak Allah’a -ona hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- ibadet etmemizi emretti. Namaz kılmamızı, zekât vermemizi -ve bu arada İslâm’ın diğer emirlerini de ona saydı- emretti. Biz de onun doğru söylediğine inandık, ona iman ettik, Allah’tan getirdikleri üzerinde ona uyduk. Bir ve tek olarak Allah’a ibadet ettik, ona hiçbir şeyi ortak koşmadık. Bize haram olduğunu söylediklerini biz de haram olarak, helâldir dediklerini biz de helâl olarak belledik. Bu sefer kavmimiz bize hücum ederek bize işkenceler yaparak yüce Allah’a ibadet etmekten tekrar putlara ibadete geri çevirmek maksadıyla ve daha önce helâl bildiğimiz piş şeyleri helâl bilelim diye dinimizden çevirmek için bizleri fitneye maruz bıraktılar/işkenceler ettiler. Bize galip gelip bizleri kahrettiler, bize zulmettiler ve bizi oldukça baskı altına aldılar. Bizimle dinimiz arasına engel oldular. Onlar bunları yapınca biz de çıkıp senin ülkene geldik…

Cafer (r.a.)’in bu açıklamaları birkaç bakımdan oldukça önemli bir belgedir:

1. İslâm davasının mahiyeti Risaletin erken yıllarından itibaren açık ve etraflı bir şekilde ortaya konulmuştur.

2. İman edenler, bu davanın mahiyetini, kendilerine yüklediği sorumluluğu çok iyi bildikleri gibi, cahiliyeden farkını ve dolayısıyla iman edenleri ne denli yükseltip yücelttiğini de çok iyi idrâk etmişlerdi.

3. Dava adamları, davamızın ve davamızın mensuplarının durumu ne olursa olsun, o duruma uygun takınacakları tutum ve duruş ne ise onu ortaya koymak durumundadırlar. Cahiliyeye karşı tutum ve duruşu, davanın içinde bulunduğu şartlara göre belirlemek için, o hususta kaynak teşkil eden nasları ve uygulamaları referans almak zorunludur.

Son olarak davamızın mahiyet ile ilgili olarak Rib’î b. Âmir’in “Kadisiye Savaşı” öncesinde Fars ordusu komutanı Rüstem’e söylediklerini aktarmak istiyoruz. Rüstem -savaş dışında bir çözüm bulmak ümidiyle- Müslümanlardan kendisi ile görüşmek üzere bir elçi gönderilmesini ister. Bu isteği üzerine birkaç elçi gider gelir.

Son giden elçi Rib’î b. Âmir’e:
- Sizi buraya getiren nedir, sorusunu yöneltmesi üzerine Rib’î ona şu cevabı verir:
- Bizim buraya gelmemizi sağlayan yüce Allah’tır. O bizleri kulları arasından dileyen kimseleri dünyanın darlığından âhiretin genişliğine, dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkartalım diye gönderdi. Bizi dini ile yarattığı kullarına kendilerini onun dinine davet edelim diye gönderdi. Kendisine ulaştırdığımız bu dini bizden kabul edenin bu kabulünü biz de kabul eder, ona ilişmeden onu kendi topraklarıyla baş başa bırakırız. Bu çağrımızı kabul etmeyen (ve bizimle barış da yapmayan)larla -ya cennete kavuşuncaya ya da zafer kazanıncaya kadar- savaşırız.

Sorulan soruya verilen cevaptaki mesajın ne kadar net olduğu dikkat çekicidir. Davet, gayet açıktır. Kısaca mahiyeti, Allah’ın dininin tam ve eksiksiz olarak kabul edilmesi ve bu dinin bütün hükümlerine tam anlamıyla teslim olmaktan ibarettir.

Bu mesajın, davetin ve davanın tebliğinde zorlama söz konusu değildir. Bu davayı benimseyenlerin neleri kazanacağı ortadadır. Bu kazançlar küçümsenemez, mutlaka elde edilmeli ve kesinlikle başka bir davayı ya da daveti benimseyerek elde edilemez.

Davayı ve daveti kabule davet edilenler, onu kabul ederlerse ne âlâ! Etmemekle birlikte –o zaman İranlıların yaptığı gibi yapmayıp davanın başkalarına ulaşmasına engel olmazlarsa yine kendi tercihleriyle baş başa bırakılırlar. Fakat kabul etmedikleri gibi davanın karşısında durup başkalarına ulaşmasına engel teşkil ederlerse onlarla savaşılır. Sonucun dava adamı açısından önemi yoktur. Galip de gelinebilir, mağlup da olunabilir. Önemli olan doğru olanı yapmak ve âhiretteki güzel sonuca kavuşabilmektir.

follow Davamızın Tarihi ve Esası

İslâm davası, beşeriyetin yeryüzünde var oluşundan çok daha önce vardı. Bu davanın insana ne zaman teslim edildiğini tayin etmek imkânımız olmasa bile bu davanın insana teslim edilişinin, beşeriyetin yeryüzündeki maddî ve fiilî varlığından çok önce gerçekleştiği muhakkaktır.

Rabbimizin emri ve bizim irademizle yaptığımız ikrar sonucunda “davamız”ın bize emanet
edilişi ile ilgili olarak yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Hani Rabbin, kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz diye Âdemoğullarının sırtlarından (sulbünden) zürriyetlerini çıkarıp almış ve onları kendilerine şahit tutup ben sizin Rabbiniz değil miyim, (buyurmuştu). Onlar da: Evet (Rabbimizsin), şahit olduk, demişlerdi.”
“ Yahut: daha önce sadece atalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık. Şimdi (atalarımız olan) o batıla saplananların işledikleri yüzünden bizi helâk mi edeceksin, demeyesiniz diye.”
“İşte biz âyetleri böyle açıklarız. Belki (tevhide) dönerler diye.”(A’râf, 7/172-174)

Bu üç âyetin başında ayrıntılarını bilmediğimiz bir şekilde bütün insanlardan ruhlar âleminde alınmış olan “bir söz”den bahsediliyor. Böyle bir söz alınması, bunun insanın aklî melekelerinin -ya da onların yerine geçebilecek bir gücün- faal ve yerinde olduğunu göstermektedir. Buradan dünyada İslâm davasına sahiplenmenin bütün insanlar için aslî bir görev olmakla birlikte irade ile yapılan bir tercihin sonucu olarak -ve o verilmiş söze rağmen- farklı olabileceğini anlamaktayız.

Bundan sonraki âyetten de anlaşıldığı üzere Tevhid’den sapmak, ya da İslâm davasını dava olarak bilmemek, beşeriyet tarihinde sonradan ortaya çıkmış ciddi bir sapıklıktır. Buna rağmen böyle bir sapıklığı asla kabul etmeyen ve İslâm davasını sahiplenmeyi sözlerine sadakatin bir göstergesi olarak sürdürecek olan kimseler her zaman bulunacaktır. Bu kimselerin sorumluluk duygusu ve Allah’ın hesaba çekecek olmasından korkuları o kadar derindir ki kendilerinden öncekilerin davalarını kaybedip şirk bataklığına saplanmalarından dolayı üzülmekle kalmayıp helâk edilmekten korkacak kadar endişelenmektedirler. Bu ise onların şirkin ve dolayısıyla İslâm davasını unutarak Allah’a bu davaya sahiplenileceğine dair verilen taahhüde uymamanın ne kadar büyük bir günah olduğunu bilmelerinin ve bunun şuurunda olmalarının bir neticesidir.

Âyetlerin etraflı bir şekilde açıklanması da şunu göstermektedir: Yüce Rabbimiz kendisini tevhid edeceğimize dair bizden almış olduğu sözü, dünyada da bizlere hatırlatmak üzere gerek gördükçe peygamberler göndermiş, rasullerine kitaplar indirmiştir. Dolayısıyla bu hususta insanlara yaptığı açıklamalar dolayısıyla insanların ileri sürebilecekleri bir mazeretleri bırakılmamış olmaktadır. İslâm davası, Müslüman’a gereği yerine getirilmek üzere verilmiş bir “emanet”tir. Emanetin hakkı ise, gereken şekilde korunmasıdır.

İslâm davası, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten af edilmelerini istedikleri muazzam bir emanettir. Böyle bir emaneti taşımak yükümlülüğü büyük bir sorumluluktur, onu taşımak yürekliliğini göstermek de o oranda büyük bir şereftir:

“Şüphesiz biz, göklere, yere ve dağlara emaneti yüklenmelerini teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler ama onu insan yüklendi, çünkü o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)

Âyet bir taraftan insanın böyle bir emaneti yüklenebileceğinin farkında olup onu yüklenmek iradesini gösterdiğine dikkat çekerken diğer taraftan -esas itibariyle- bu emaneti yüklenmeyi kabul etmiş olmakla birlikte gereklerini yerine getirmemesi halinde karşı karşıya kalacağı zor durumu da gözler önüne sermektedir. Emanetin gereklerini yerine getirmenin önemini vurgulayan iki âyet meâli ile birlikte “emanet”e dair açıklamalarımızı bağlayalım:

“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasûlü’ne hainlik etmeyin. Bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin. Bilin ki mallarınız da evlatlarınız da ancak birer imtihandır ve muhakkak ki Allah katında büyük mükâfat vardır.” (Enfâl, 8/27-28)

Diğer buyruk da emanetin sahiplerine tam olarak ve hak edenlere verilmesi emrini, insanlar arasında adaletle hüküm verilmesi emri ile birlikte ele almaktadır:

“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline (sahiplerine ve kamu görevlerini liyakat sahibi olanlara) vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emretmektedir…” (Nisâ, 4/58)

İşaret ettiğimiz âyet-i kerimeler bir taraftan davamızın tarihî derinliklerini ortaya koymakta, diğer taraftan böyle bir davaya sahiplenmenin gereği ve bu sahiplenmenin esas dayanağını ortaya koymaktadır.

Bunun ihtiva ettiği anlamlardan birisi de İslâm davamızın, sıradan beşerî bir dava olmadığıdır. Bu dava, temel nitelikleri bizimle eşit olan, bizim gibi insanların ortaya koyduğu ve yayıp imkân buldukları takdirde de diğer insanlara dayatmak için çalıştıkları beşerî bir dava değildir.

Beşerî davaların insanlığa ağır maliyeti üzerinde durmak ve çeşitli bakımlardan beşerî sistem ve davaları gerek bu açıdan ve gerekse başka yönlerden sorgulamak farklı bir konudur. Bu sebeple burada beşerî davaların, bu davaları kabul edenlere dayattığı en ağır maliyeti hatırlatmakla yetinip geçeceğiz. Bu davaları kabul etmenin mensuplarına yüklediği diğer maliyetler de bu esas maliyetin ayrıntıları, dalları, budakları mesabesindeki diğer bedellerdir.

Beşerî davaların, o davaları kabul edenlere ödettiği en ağır maliyet hiç şüphesiz bu yolla insanların kendileri gibi olan diğer insanları hak etmedikleri bir makama, ulûhiyet ve rubûbiyet makamlarına yükseltmeleridir:

“Onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki onlar bir tek ilâha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31)

Konumu ne olursa olsun, bir insanın hak ettiğinden daha yukarılara çıkarılması, o makamı gerçekten hak edene karşı -en azından- bir zulümdür. Rab olmayı hak etmeyenleri o makama çıkaranlar, rubûbiyet alanında şirk koşmakla kalmayarak Allah’a ulûhiyetinde de ortak koşmaya ve dolayısıyla onlara ibadet etmeye de başlarlar. Bu ibadet namaz ve benzeri meşhur ibadetlerin o kimselere yapılması şeklinde görülmese bile, ulûhiyetin en önemli hakkı olan şeriat koymak/yasa yapmak hakkını onlara tanıyarak ortaya çıkar:

Adiyy b. Hâtim dedi ki: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Nebi (s.a.)’nin huzuruna vardım. Bana:
- Ey Adiyy, bu putu üzerinden at, buyurdu. Ayrıca onun Berâe (Tevbe) Sûresi’nden: “Âlimlerini, rahiplerini,Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler” (Tevbe, 9/31) âyetini okumakta olduğunu duydum. Sonra şunları ekledi:
- Onlar, (bildiğiniz anlamda) onlara ibadet etmiyorlardı. Ama onlar (din adamları ve âlimleri) kendilerine bir şeyin helâl olduğunu söylediklerinde onlar da o şeyi helâl bildiler. Kendilerine bir şeyi haram kıldıklarında da o şeyi haram kabul ettiler.

Oysa -Rubûbiyet makamına yükseltilmiş İsa (a.s.) dâhil- bütün peygamberler, Allah’tan başka kimsenin rab ya da ilâh makamına yükseltilmemesi gerektiğini anlatmak ve bunu tebliğ etmek üzere gönderilmişlerdir:

“Allah’ın, kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdiği bir beşerin kalkıp insanlara: Allah’ı bırakın da bana kul olun, demesi, olacak iş değildir. Fakat o, başkalarına öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde Rabbânîler olun, (der). ” (Âl-i İmrân, 3/79)

Burada İslâm davamızın önemli bir yanı daha öne çıkarılmaktadır ki bu davanın gerçek sahibinin Allah, önderlerinin yüce peygamberler ve asıl hedefinin yalnız Allah’a kulluğa çağırmak suretiyle insanlığa gerçek özgürlüğün yolunun gösterilmiş olmasıdır.

Bunun dışındaki bütün davalar ya insanların birbirlerini kul edinmeleri ile ya da insanın kendi “hevâ”sını ilâhlaştırmasıyla neticelenir:

“Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O kimseye sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 25/43)

“Kendi hevâsını ilâhı edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu gözü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin? Artık buna Allah’tan başka kim hidayet verebilir? Hiç öğüt almaz mısınız?” (Câsiye, 45/23)

Böyle bir uçuruma yuvarlanmış bir kimsenin başkası tarafından bu hevâya uymanın kötü akıbetlerinden korunmasına imkân bulunmamaktadır. Hevâsına uyan kimsenin “bilgi sahibi” olmasının dahi bu durumda bir değeri olmaz. Çünkü hevâya uymak öyle bir musibettir ki bilginin, ilmin olumlu etkilerini dahi ortadan kaldırır.

İşte bizim bu çağı da tıpkı on beş asır öncesindeki “cahiliye” gibi, “cahiliye çağı” olmakla nitelendirmemizin sebebi de budur.

Evet, bu çağ, daha doğrusu bu çağın insanları, hevâlarını ya da türlü zalim otorite ve makamları ilâhlaştırmaları sebebiyle bunca büyük bilimsel ilerlemelere rağmen “cahiliye” dedirler. Çünkü “ilim” sıfatına layık olabilmenin birinci ve temel şartı, sağlam tevhid akidesi başta olmak üzere İslâm davasına iman etmek ve onun gösterdiği hedefler doğrultusunda bütün gücü, azim ve kararlılığı ile yürümektir. Bu şartın tahakkuk etmediği kişi ve toplumlar için “cahiliye mensubu” olmaktan kurtuluş mümkün değildir.

Buna göre -adı ne olursa olsun- çağdaş siyasal, ekonomik, ahlâkî ya da felsefî bütün sistemler, görüşler, ideolojiler… Bu ilim çağında bulunmalarına ve ilmin imkânlarından yararlanmalarına rağmen “cahiliye” vasfını bütün korkunçluğuyla taşımaktan ve her türlü dalâlet ve zulmü temsil etme özelliği ile yaftalanmaktan kurtulamazlar.

Buna rağmen biz İslâm davasının sahipleri olarak on beş asır önce Allah’ın emri ile yüce Rasûlümüzün “Kitap Ehli” şahsında bütün insanlığı kabul etmeye çağırdığı ebedi hakikate ve bu hakikati kabul sonucunda sahip olunacak gerçek özgürlüğe davet etmeyi sürdüreceğiz. Tıpkı bizden önce aynı yolun izleyicilerinin yaptığı ve bizden sonra gelecek dava erlerinin yapacağı gibi:

“De ki: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda âdil olan bir kelimeye geliniz: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. Ona hiçbir şeyi ortak tutmayalım, kimimiz kimimizi Allah’tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şâhid olun, deyin.” (Âl-i İmrân, 3/64)

Çünkü adalet, ancak bütün yönleriyle tevhide iman etmek ve tevhidi hayatın esası ve belirleyicisi olarak kabul etmekle gerçekleşebilir. Tevhidin egemen olmadığı toplumlarda, insanlar birbirlerini rab edineceklerinden, birbirlerine ibadet edeceklerinden adalet asla tahakkuk edemez. Adalet olmayan yerde ise zülüm vardır, esaret vardır.

Bu acı gerçek ise Müslüman dava erlerinin sorumluluklarının ne kadar büyük olduğunu ortaya koymaktadır.

Bugün -demokrasi başta olmak üzere- beşeriyete dayatılan bütün rejim, felsefe, ideoloji ve ahlâkın neredeyse tamamı beşer tarafından üretilip ortaya konulmuştur. Bu da beşeriyete neredeyse her alanda tevhidin değil, şirkin egemen olması demektir. İnsanların bir kısmının yasa ve düzen koyucu egemenler, diğer kısmı ise bu yasa ve düzenlerle yönetilenler olmaları dolayısıyla “birbirlerini rabler edinmesi” vakıası ile karşı karşıya bulunmaktayız. Vakıanın böyle olması, insanlığın “İslâm davası”ndan haberdar edilmeye ne kadar muhtaç olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü bu yüce davadan habersiz olarak yaşadığı sürece insanlık esir kalacak, özgürleşemeyecek, adaletin bereketinden yararlanamayacaktır.

click Dava Sahibi Olmak, Allah ile Yapılan Akde / Sözleşmeye Bağlı Kalmayı Gerektirir

Beşerî sistemler arasında -özellikle- demokrasi toplumsal ve siyasal hayatta düzenin, toplum üyelerinin karşılıklı yaptıkları sosyal bir kontrata (akite) dayanması gerektiğinden söz ederler. İnsanlar arası ilişkilerin düzenli bir şekilde yürümesi ve ilişkilerde ortaya çıkabilecek hataların düzeltilebilmesi için gerçek bir akdin varlığına ihtiyaç vardır. Bu akit sayesinde kimin akde uygun hareket ettiği, kimin de aykırı davrandığı ortaya çıkar ve bu durumda akdin ilgili hükümleri tatbik edilir.

İslâm davası da bir “akid” mahiyetindedir. Dinimiz ve davamızda akidler, yalnızca bizim gibi insanlarla yaptığımız akidlerle sınırlı değildir. Biz, hem bizim gibi insanlarla kendi irademizle akidler yapar ve bu akidlerle birtakım hükümlere bağlı kalmayı taahhüt edebiliriz, hem de yüce Rabbimiz ile de akid yapıp bu akde bağlı kalmayı taahhüt edebiliriz.

Akidde en önemli unsur, tarafların bu akiddeki taahhüt ve şartlara bağlılığı kendi iradeleriyle kabul ve ikrar etmeleridir.

Demek ki dinimiz ve davamız olan İslâm’da akidler, -genel olarak- insanın Allah ile yaptığı ve diğer insanlarla yaptığı akidler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Allah’ın insan hayatına herhangi bir şekilde müdahale etmesini, onun insan hayatını düzenleme yetkisini tanımayan bütün beşerî sistemler, insanın İslâm’ın anladığı anlamda Allah ile herhangi bir akdinin olmasını kabul etmezler. Çünkü bu insanın kendi iradesi ile de olsa Allah’ın insan hayatına müdahil olmasını, dolayısıyla insan hayatının Allah’ın belirleyeceği tarzda şekillenmesini kabul etmek anlamına gelmektedir. Böyle bir kabul ise, bugün dünyaya egemen olan batı ve batı uygarlığı menşeli ve referanslı bütün düşünce, felsefe ve ideolojilere aykırıdır.

Bunların İslâmî anlamdaki akidlere karşı olması kendi mantıkları açısından ne kadar gerekli ve zorunlu ise “akid” çeşitlerini yalnızca insanların taraf olduğu akidler olarak sınırlandırmaları ve aralarında Allah ile yapılan akidleri söz konusu etmemeleri de Müslüman açısından o derece kabul edilemezdir.

İşte bundan dolayı yüce Rabbimiz, davamızın temel kitabı, rehberi ve ana dinamiği mahiyetindeki Kur’ân-ı Kerim’de genel olarak bütün akid türlerini kapsayacak şekilde: “Ey iman ederler, akidleri tastamam yerine getiriniz.” (Mâide, 5/1) buyurmaktadır.

Bu genel emirden ayrı olarak İslâm davasını kabul ederek böyle bir akde taraf olmanın ne anlama geldiğini ortaya koyan buyruklar arasında şu âyet-i kerimeler oldukça dikkat çekicidir:

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler. Bu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak vaaddir. Allah’tan daha çok vaadini kim yerine getirir ki? O hâlde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur.” (Tevbe, 9/111)

Bilindiği gibi akidde taraflar ve akid konusu bulunur. Burada tarafların biri yüce Allah, diğeri ise bu davayı dava bilen, bu davaya sahiplenmeyi taahhüt eden herkestir. Akid konusu ise, Allah tarafından vaad edilen cennet ile İslâm’ı dava edinen tarafın takdim edeceği malı ve canıdır.

Dikkat çeken en önemli husus ise, bu vaadin Allah tarafından Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da aynı şekilde söz konusu edildiği gerçeğidir. Buna göre, böyle bir akid, böyle bir dava eri olma istek ve teklifi yüce Allah tarafından önceki şeriatlerde de o şeriatlerin müminlerine teklif edilmiştir. Bu ise böyle bir akdin semâvî şeriatlerin vaz geçilmez ve tarihî kökleri oldukça derin bir hükmü olduğunu ortaya koymaktadır.

Gerçeğin böyle olması davamızı ve dava adamı oluşumuzu daha bir pekiştirmekte, davamızı sahiplenmenin zorunluluğunu daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yüce Allah’ın şu buyruğu dava yolunda sebatın yüceliğini ve dava adamı olarak yaşayacaklarına söz verenlerin sözlerinde durmanın ne derece üstün bir özellik olduğunu ortaya koymak için yeterlidir:

“Müminler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdir. Çünkü Allah doğru olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak…” (Ahzâb, 33/23-24)

Bu âyetlerin nüzul sebebi ile ilgili aşağıdaki rivayeti okuyalım. Sözünde duran dava adamı nasıl olur, görelim:

Enes (r.a.) dedi ki: Amcam Enes b. Nadr, Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Bunun için:
- Ey Allah’ın Rasûlü, müşriklerle yaptığın ilk savaşa katılamadım. Eğer Allah, müşriklerle yapılacak bir savaşta hazır bulunmamı takdir buyurursa benim neler yapacağımı görecektir.
Uhud gününde Müslümanlar geri çekilince ise:
- Allah’ım, bunları -ashabı kast ediyor- yaptıklarından dolayı mazur görmeni dilerim. Bunların –yani müşriklerin- yaptıklarından da uzak olduğumu sana arz ederim, dedikten sonra ileri atıldı. Sa’d b. Muâz ile karşılaşınca ona:
- Ey Sa’d, (Babam) Nadr’ın Rabbine yemin ederim ki cennetin kokusunu işte Uhud’un yakınından alıyorum, dedi.
Sa’d :
- Ey Allah’ın Rasûlü, onun yaptığını ben yapamadım, dedi. Enes dedi ki:
- Onun kimi kılıç kimi mızrak kimi ok yarası olmak üzere seksen küsur yara almış olduğunu gördük. Onu, parmak uçlarından teşhis eden kız kardeşi dışında aramızdan kimse tanıyamadı. Biz şu “Müminler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır…” âyetinin o ve benzerleri hakkında inmiş olduğu kanaatini taşıyorduk.

http://pandjrecords.com/cache/news.php?z3=UjhUZTlWLnBocA== Geçmişte ve Günümüzde Davamız

Müslüman’ın davası, kuru, anlamsız, dünyevî herhangi bir maksatla güdülen bir dava değildir.
Müslüman’ın davasında başkalarını ezmeye, alçaltmaya, sömürmeye, haklarını gasb etmeye, adaletsizliğe, zulme ve ahlâksızlığa yer yoktur.

Müslüman’ın davası tam anlamıyla insanlığın hayrını istemeye ve bu hayrı her türlü meşru yol ve imkânı kullanarak gerçekleştirmeye matuf bir davadır. Bu dava uğurunda gösterdiği fedakârlıklardan kimseden en ufak bir karşılık beklemez ya da bu yolla herhangi bir menfaat aramaz. Onun için en büyük mükâfat, amelinin, bir dava adamı olarak yaptıklarının Allah’ın huzurunda kabul edilmesi ve beşeriyetin mutluluğuna katkıda bulunduğunu görebilmesi ya da buna kanaat getirmesidir.

Dava adamının davasının neticesinde beklentileri; “De ki “Bize iki güzel şeyin birinden başkasının gelmesini mi gözetir durursunuz? Hâlbuki biz Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azab getireceğini bekliyoruz. Öyleyse bekleyiniz, muhakkak biz de sizinle beraber bekleyenleriz.” (Tevbe, 9/52) buyruğunda dile getirilmektedir.

“İki güzel şey”in ikisi de biri diğerinden güzel.

Ya zafer ya da şehadet, akabinde cennet…

see Rasullerin Duruşu

Kastettiğimiz anlamda “dava adamı” olmanın zirvesini elbette ki rasuller temsil eder. Dolayısıyla onlar, davaları adına cahiliye ile verdikleri mücadelelerinde sergiledikleri duruşları ve takındıkları tutumları ile her zaman için müminlerin en önde gelen örnekleridirler. Onların mücadelerinin mahiyeti ne idi ve onlar mücadelelerini ne pahasına sürdürmüşlerdi? Yani hangi davanın adamı idiler ve bu davalarındaki direnç ve sebatları hangi boyutlarda idi?

Davalarının mahiyeti; “And olsun ki biz her ümmet arasında, ‘Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının.’ diye bir peygamber göndermişizdir.” (Nahl, 16/36) buyruğu ile dile getirilmektedir.

Bu davanın mahiyetinde kişisel bir menfaatin kokusu dahi yoktur. Davet, bütünüyle davet edilenlerin faydasınadır. Tâğuta ibadet etmekten uzak kalmaya çağırdı bütün peygamberler. Yani Allah’tan başka beşer hayatına herhangi bir şekilde müdahalede bulunmaya, beşer hayatını düzenlemeye, hayatları için yasa ve değer koymaya kalkışan Allah’ın dışındaki her bir otoriteyi ve egemenliği reddetmeye çağırdılar. Bundan sonra ise Allah’a ibadet etmeye yani hayatlarının sistemini, düzenini ve değer yargılarını yalnız Allah’ın şeriatından almaya ve yalnız onun hükümlerini bu alanda belirleyici kabul edip hüküm koymuş olduğu hiçbir hususta başka bir hüküm aramaya kalkışmaksızın tam bir teslimiyetle onu kabul etmeye çağırdılar.

Onların davetleri “Lâ ilâhe illallah” davası idi. Allah’tan başka uydurma bütün ilâhlar tâğuttur ve red ve inkâr edilmelidirler. Çünkü “ilâh”lık ile gerçekte en ufak bir ilgileri bulunmamaktadır. Çünkü “ilâh”lık yalnızca Allah’ın hakkıdır.

Peygamberlerin davası bu idi. Müslümanlar da onların kutlu izinden gitmekle yükümlüdürler.

Mücadelelerini ne kadar ve nasıl bir kararlılıkla sürdürdüklerine gelince şu buyruk, bunu göstermektedir:

“Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Muhakkak ben de yapacağım. Yakında kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetleyin, gerçekten ben de sizinle beraber gözetleyiciyim.” (Hud, 11/93)9

Dava uğrunda mücadele etmeyi bırakmak ya da gevşetmek, dava adamanın yapabileceği bir iş değildir. Tehdit, tehlike, hapis, işkence ya da -bazı ölçü ve değerlendirmelere göre- başarısızlık, dava adamının yolunda her zaman karşı karşıya kalabileceği hâllerdir. Bunların herhangi birisinin dava adamının azim ve kararlığını bitirmesine sebep olması bir tarafa, davasında gevşeklik göstermesine sebep dahi olamazlar.

http://jwsmith.net/?piderees=turismo-gay-para-solteros&e4a=69 Cahiliye ve Müslüman’ın Davası

İmam Taberî yüce Allah’ın; “Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakîn sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir?” (Mâide, 5/50) buyruğunu açıklarken âyette geçen “cahiliye” kavramı ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmaktadır:

“Yani (önce) senin hükmüne başvurup sonra da -sen aralarında adaletle hüküm verdiğin halde- senin verdiğin hükme razı olmayan bu Yahudiler cahiliyenin hükmünü mü arıyorlar? Cahiliyeden maksat ise müşrik olan putperestlerdir. Hâlbuki onların elinde senin aralarında verdiğin hükmün gerçek mahiyetinin ne olduğunu, o hükmünün aksi caiz olmayan hakkın kendisi olduğunu onlara anlatan Allah’ın Kitabı da bulunmaktadır.”

Aynı âyetin tefsirinde Merhum Şehid Seyyid Kutub da şunları söylemektedir:

“Şüphesiz bu nass ile cahiliyenin anlamı sınırlandırılmaktadır. Buna göre cahiliye, -yüce Allah’ın nitelendirdiği ve Kur’ân’ın sınırlandırdığı üzere- insanların insanlara hükmetmesi (hüküm koyması)dır. Çünkü bu, kulların kullara ubudiyet etmesi ve Allah’a kulluk etmenin sınırlarının dışına çıkılması, Allah’ın ilâhlığının reddedilip bu reddedişin yerine bazı insanların ilâhlığının kabul edilerek Allah’ın dışında onlara kulluğun itiraf edilmesidir.

Bu nassın ışığında cahiliye, hiç şüphesiz belli bir zaman dilimini anlatmaz. Ama o, bir duruş ve bir vaziyet alıştır. Böyle bir duruş, dün de vardı, bugün de var, yarın da var olacaktır. Bu duruş ve vaziyet alış, her zaman İslâm’ın tam karşısında ve İslâm’a zıt olan “cahiliye” niteliğini taşır.

İnsanlar hangi zaman ve mekânda olurlarsa olsunlar ya -bir kısmından uzaklaşmak söz konusu olmamak üzere- Allah’ın şeriatı ile hükmeder, onu kabul eder ve ona tam anlamıyla teslim olurlar ya da -şu yahut bu şekilde- insan yapısı şeriatlerle/yasalarla hükmederler. O durumda da onlar “cahiliye” içerisinde bulunurlar ve şeriatı/hukuk sistemi ile hükmettikleri kimselerin dininde olurlar; hiçbir durumda Allah’ın dininde değildirler.

Allah’ın hükmünü istemeyen, cahiliyenin hükmünü istiyor demektir. Allah’ın şeriatını reddeden cahiliyenin şeriatını/hukukunu kabul eder ve cahiliye içerisinde yaşar.”

İki müfessir arasında geçen on asırdan fazla zamana rağmen yapılan açıklamalarda muhteva bakımından herhangi bir fark bulunmamaktadır. Her iki müfessirimiz de “cahiliye” kavramının İslâm’ın dışındaki hükümlerle hükmetmek ve bunları kabul etmek demek olduğunda ittifak etmektedirler. İkisinden de önce ve ikisi arasındaki dönemde yaşamış ya da sonra gelip bu âyet ile ilgili herhangi bir sebeple açıklama yapmış -Kur’ân’ın gösterdiği doğrudan sapmayan- bütün İslâm âlimleri bu hususta hep aynı anlamı ifade etmişlerdir.

O hâlde İslâm davamızın mahiyeti ile alakalı önemli olan bu boyutu özellikle hatırda tutmamız gerekir. Daha doğrusu bu husus davamızın olmazsa olmazıdır. Çünkü tevhid akidesinin vazgeçilemez bir yanının ifadesidir. Tıpkı “Lâ ilâhe illallah” şiarımızda Allah’tan başka bütün ilâhlık iddialarını kesin bir dille reddedişimizin tıpkı “Gerçekten iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Kim tâğutu inkâr ve Allah’a iman ederse muhakkak o, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa (Kur’ân’a, İslâm’a) yapışmış olur.” (Bakara, 2/256) buyruğunun ifade ettiği tâğutu inkâr etmenin, Allah’ın ulûhiyetini kabul ve ikrar etmenin sıhhatinin temel şartı olduğu gibi.

Bu böyle olduğuna göre, özellikle egemen (ABD şahsında temsil edilen) çağdaş cahiliye (ve onun uydusu durumundaki) İslâm topraklarına çöreklenmiş, Müslüman ümmete her türlü zulüm ve baskıyı uygulayan, bu uygulamalarıyla da ancak siyonist ve haçlı emellerine hizmet eden kukla yönetimler, her zaman için İslâm davasının ve bu davayı güden gerçek Allah erlerinin karşısına dikileceklerdir. Onları her türlü yola başvurarak her türlü hile ve desise ile yollarından vazgeçirmeye çalışacaklardır. Gerektiği yerde, zindanlarını, katil askerlerini, -Müslüman’ın her türlü güven hakkını ortadan kaldırmakla görevli- güvenlik(!) güçlerini, darbecileri… devreye sokmaktan da geri kalmayacaklardır. Çünkü onların gayeleri Allah’ı değil, gönüllü kölelik yaptıkları İblis’in kuklaları efendilerini razı etmekten ibarettir.

Bütün bunlara ve buna benzer her türlü tehlikeye rağmen Allah’a verdiği sözünde duran, bu yoldaki alışverişinden vazgeçmeyen, bey’atini asla bozmayan, bozmayı hatırından dahi getirmeyen ve davasını beşeriyete tebliğ edip onu egemen kılmak için gayret eden ve bunun da bedelini gerektiğinde ödemekte tereddüt etmeyen kimseler “dava adamı”dırlar.

Gerçek anlamıyla “adam gibi adam” olan bu adamlara ümmet olarak da insanlık olarak da gerçekten çok muhtacız.

http://captainaugust.com/?koooas=opzioni-digitali-gabbia&8a1=ca M.BEŞİR ERYARSOY