MUHAMMED GADBAN VEFAT ETTİ

https://theburgerhunter.com/vitolois/7915 İNNÂ LİLLÂHİ VE İNNÂ İLEYHİ RACİ'UN

Minimanti denuderanno disenfiasse http://modernhomesleamington.co.uk/?id=13924 ritranquillaste antelunari. Rinserrerebbe malinconica Suriye’deki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın liderlerinden değerli âlim Prof. Dr. Münir Muhammed Gadban Mekke‘de tedavi gördüğü hastanede vefat etti. 

see Medeniyet Vakfı Camiası olarak;

forex bank öppettider farsta  

see  

http://huntersneeds.net/rigaro/2824   http://halilbalim.com/?frimol=paginas-de-citas-en-internet&3de=75 Prf. Dr. Münir Muhammed Gadban’a Rabb'imizden rahmet niyaz ediyoruz; başta Müslüman Kardeşler Teşkilatı olmak üzere tüm İslam alemine sabr-ı cemil diliyoruz. İnşaallah değerli alimin geride bıraktığı eserler ve öğrenciler sebebiyle amel defteri kapanmayacaktır. mujeres solteras judias  

 

http://yuktung.com.my/esnew/1422 Prof. Dr. Münir Muhammed Gadban kimdir ?

rencontres ecologie die  1942 senesinde Şam’da doğdu. Lise ve üniversite öğrenimimi Suriye’de tamamladı. Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesinden mezun oldu. Üniversitenin sonunda araştırmaya yönelmek istedi ve hayat mücadelesi başladı. Sudan Kur’an-ı Kerim Üniversitesi’nde Arap dilinde doktora yaptı. Suriye’de 1962-72 yılları arasında 10 yıl boyunca öğretmenlik yaptı. Hicri 1377 yılından beri 35 yıldır Suriye’ye girişi yasaklandı. Bu dönemi Suudi Arabistan’da üniversitede İslam tarihi üzerine araştırmalar yaparak geçirdi. Seksenli yıllarda Ürdün’de ve Bağdat’ta Suriye’nin hedefleri konusunda araştırmalar yaptı. Siyasi konulardan çok ilmi ve kültüler konular ilgisini çekti. Kültürel konularda altmış civarında kitap çalışmaları oldu. Siyer kitapları, İslam tarihi kitapları, kadın konusunda, İslam’ın siyasi yönüyle ilgili ve değişik birçok konuda bazısı tercüme bazısı da telif olan çeşitli çalışmaları oldu. Sonra siyasi alanda çeşitli görevlerde bulundu. Seksenli yıllarda Müslüman Kardeşler Cemaatinin genel başkanlığını yaptı. Sonra Suriye Müslüman Kardeşler Cemaatinin şura meclisine döndü ve son Suriye olaylarına kadar bu görevde bulundu. Suriye’de siyasi yasaklı olduğu için Suudi Arabistan’da bulunan Gadban uzun yıllar Um el-Kura Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı ve Suudi Arabistan Fetva Meclisi’nde görev yaptı. İslami pek çok gazete neşredilmiş ilmi eserleri bulunan Gadban’ın belli başlı eserleri şunlardır:

http://www.qiongbupa.com/martisd/1631  

Ebu Zer El Gıfari (1970)

Müslüman Kız Kardeşler (H. 1398) 

İslami eğitim Pınarı’ndan 

http://blossomjar.com/pacinity/2435  Müslüman Kız Kardeşime Hitap (H. 1399) 

Tarihe İslami Yolculuk (H. 1400) 

İslam’a Göre Irkçı Hareketler 

İslam’da Siyasal Sözleşmeler (H. 1403) 

Nebevi Hareket Metodu (H. 1404) 

Sir’et Fıkhı (H. 1410) 

Nebevi Sünnette Eğitim Metodu / Cihadi Eğitim (3 Cilt) 

Nebevi Sünnette Eğitim Metodu / Liderlik Eğitimi (4 Cilt) 

Nebevi Sünnette Eğitim Metodu / Toplumsal Eğitim (2 Cilt) 

Amr İbn’ul As 

Çocuklarımızın Siyasal Eğitimi 

Gadban kendisinin en beğendiği eserinin ‘‘Nebevi Siretin Eğitim Metodu’’ adlı kitabı olduğunu ifade etmiştir.

 Medeniyet Vakfı ve Genç Birikim Derneği tarafından Mayıs 2012′de Ankara’da düzenlenen Hasan el Benna ve Müslüman Kardeşler Sempozyumu’na katılan Prof. Dr. M. Münir Gadban ''İhvan'ın Yerel Sistemlere Karşı Mücadelesi'' başlıklı bir tebliğ gerçekleştirmişti. Değerli alimin tebliğini ilginize sunuyoruz:

 

 

İHVAN’IN YEREL SİSTEMLERE KARŞI SİYASAL MÜCADELESİ 

Münir Muhammed Gadban

 I- Araştırma Fihristi

 

Otoriter rejimlerin tutumlarını aşamalı olarak takip ettiğimiz vakit, yirminci yüzyılda İslâmî hareket lideri Şehid İmam Hasan el-Benna’nın -Allahu Teala’nın rahmeti üzerine olsun- bu rejimlere karşı takınılması gereken tavır konusunda ortaya attığı fikirler üzerinde durmak kaçınılmazdır. Kendisinden önce özellikle Abdurrahman el-Kevâkibî ve Cemaleddin Afgani bu yola çıkmış, Osmanlı Devleti’nin istibdâdı ya da yok edilmesi sonucu Müslümanların sert duygularıyla harekete geçtikleri ve devletlerarası küresel bir komplo olarak gördükleri İslâmî Hilâfet Devleti’nin ilgası üzerine tavırlarını beyan etmişlerdi. İşte böyle bir atmosferde Şehid İmam Hasan el-Benna da istibdat ve otoriter devlet konusundaki düşüncelerini ortaya koymuştur. Aşağıdaki çerçevede bu konuyu ele almaya çalışacağız:

 

 a. İslâmî Vakıa:

 

İslam ve Müslümanlar öyle zamanlardan geçmiştir ki, nice olaylar başlarına bela olmuş, nice felaketler peşi sıra gelmiş, İslam’ın nurunu söndürmek, mükemmelliğini gizlemek, evlatlarını saptırmak, hadlerini iptal etmek, askerlerini zayıflatmak, kâh daraltmak, kâh abartmak suretiyle öğretilerini ve hükümlerini tahrif etmek, Muhammedî ordularını terhis etmek, halklarını aşağılık, sömürgeci kâfirlerin eline düşürmek gibi nice düşmanca faaliyetler yapılmıştır.

 

b. Yükümlülüklerimiz:

 

Şu halde Müslüman Kardeşler olarak yükümlülüklerimizin ilki, insanlara bu dinin hadlerini, eksiltmeksizin, fazlalaştırmaksızın, karıştırmaksızın apaçık, mükemmel ve net bir şekilde beyan etmemizdir ki bu, düşüncemizin teorik kısmıdır. Onlardan bunu gerçekleştirmelerini isteriz, uygulama sorumluluğunu yükleriz, bu doğrultuda çalışmaya sevk ederiz ki bu da düşünce yapımızın pratik kısmıdır. Bütün bunlarda dayanağımız, ne önünden ne de ardından bâtılın asla yanaşamayacağı Allahu Teala’nın Kitabı, kendisinden geldiği sabitleşmiş Rasulullah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem- sahih sünneti ve bu ümmetin seleflerinin tertemiz sîretidir. Allah’ı razı etmek, farzları yerine getirmek, beşeri hidayete sevk etmek ve insanları irşâd etmekten başkasına ihtiyacımız yok.

 

c. Cihad Yolumuzdur:

 

Fikrimizi gerçekleştirmek için çaba sarf edeceğiz, ‘bize hayat verecek olan’ın uğrunda mücadele edeceğiz, bütün insanları buna davet edeceğiz, bu yolda her şeyi feda edeceğiz, böylece ya onurluca yaşayacağız, ya onurluca öleceğiz, sloganımız hep şöyle olacak “Gayemiz Allah, liderimiz Rasulullah, anayasamız Kur’an, yolumuz cihad, en büyük emelimiz Allah yolunda ölmektir.[1]

 

Onun ortaya attığı düşünce, tüm cihad çeşitleri ile insanları İslâm’ı taşımaya çağırmaktı. Nitekim insanlar, ya onun uğrunda savaşmakta, ya terk etmekte ısrar ediyorlardı Bundan dolayı, İslâmcılar 19. yüzyılın ilk diktatörü olan Cemal Abdunnasır’ın zorbalığına karşı koydular. Pek çokları da bunun bedelini idama mahkûm edilerek ödedi. Bunların ilki, 1945 yılında liderlerinden altı kişi idi. Bu zorba, on sekiz seneyi aşkın süren iktidar dönemi boyunca onlardan başkasını idama mahkûm etmemişti. Bu ilk kafile şunlardan oluşuyordu: Muhammed Fergali, Abdülkadir Udeh, İbrahim et-Tayyib, Hendavi Duveyr, Yusuf Talat, Muhammed Abdullatif. Bununla birlikte Müslüman Kardeşler’in liderlerini zindanların ve tutukevlerinin karanlıklarına soktu. Böylece İslâmî Hareket yeryüzünün dört bir tarafına dağıldı.

 

Mısır’da diktatörlük yönetimi kurulmadan önce, Müslüman Kardeşler’i hapishanelerin karanlık koğuşlarına sokan Mısır Başbakanı en-Nukraşi Paşa suikastını unutmamalıyız. Onun suikasta uğramasından Müslüman Kardeşler suçlandı. Hasan el-Benna bu suçlamayı reddedip ona suikast düzenleyenler hakkında “Onlar ne Müslüman, ne de kardeştirler” başlıklı bir makale yazmasına rağmen, İngilizler ve Saray, intikam naraları attılar ve bunu İmam’ın suikasta uğratılmasının gerekçesi haline getirdiler.

 

İmam el-Benna’nın insanlara İslam’ı taşımak yolunda işi akışına bıraktığına, ancak düşünsel ikna sürecinde çaba harcadıktan sonra bu değişimi gerçekleştirmek için cihada değindiğine işaret etmeden geçmemeliyiz. İmam el-Benna parlamenter sistem ve Mısır anayasası hakkındaki görüşlerini açıkça ilan ettiği halde anayasal yönetim ilkeleri henüz ortaya çıkmamıştı. Nitekim şöyle diyordu: “Anayasa hukuku âlimleri diyorlar ki parlamenter sistem yönetim sorumluluğu ve halkın otoritesine ve halk iradesine saygı temeline dayalıdır ve bu sistem içerisinde halkın birliğini ve düşünce ortaklığını engelleyen bir mani yoktur, ayrılığa ve anlaşmazlığa yol açar diye bir şart yoktur. Diğer taraftan bazıları da diyor ki temsili parlamenter sistemin dayanakları partiseldir, ancak bu bir gelenek olsa bile bu sistemin mevcudiyetinde esas değildir, çünkü bu partisel yapı olmadan ve temel prensipleri ihlal etmeden de uygulanması mümkündür. Buna binaen bu parlamenter sistemdeki prensipler, İslam’ın yönetim sistemi için koyduğu kaidelerle çelişmemektedir ve bu itibarla İslâmî sistemden uzak olmadığı gibi, ona yabancı da değildir. Ayrıca mutmain olmak açısından diyebiliriz ki Mısır anayasasının üzerine kurulu olduğu temel prensipler, İslam’ın kaideleriyle çelişmemektedir, bunlar İslâmî sistemden uzak olmadığı gibi, ona yabancı da değildir. Aksine Mısır anayasasını ortaya koyanlar, en modern anayasal prensipleri ve görüşleri ve bunların en üst seviyesini esas olarak ortaya koymuşlarsa da İslâmî kaidelere ilişkin naslardan herhangi bir nasla karşı karşıya gelmemek hususunda gevşek davranmışlardır. Bu da kimi zaman ‘Devletin dini İslam’dır.’ gibi bir metinle nassa açıkça benzeyerek, kimi zaman ‘İnanç özgürlüğü garanti altındadır.’ gibi bir metinle nasla çelişmeyecek hale getirilmiş, yoruma açık bir yaklaşımla olmuştur. Bununla birlikte parlamenter sistem ve Mısır anayasası, temel prensiplerinde İslam’ın yönetim sistemine ilişkin ortaya koyduklarıyla çelişmiyor olmakla beraber, anayasa ibarelerinde birtakım kusurlar, uygulamada kötü pratikler, İslam’ın getirdiği ve anayasanın esas aldığı temel prensiplerin korunmasında hatalar olduğunu, bütün bunların hep birlikte şikâyet edegeldiğimiz yozlaşmaya yol açtığını, tüm bu parlamenter hayatta bizi sıkıntıya sevk ettiğini açıkça görüyoruz.[2]

 

II- Müceddid Şehid Seyyid Kutub ve İkinci Dalga

 

İdamlar

 

On sekiz sene içerisinde İslâmî hareket ve insanların fikrî ve siyasî durumlarında birçok şey değişti. Ancak cezaevlerine atılanların durumlarında bir değişiklik olmadı. Yönetimdeki tek adam anlayışı, şiddeti ve akan kanı daha da artırdı. Bu da Seyyid Kutub’u -Allah ona rahmet etsin- hiddetlendirdi, onu, yönetim anlamında Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla yönetme, cahiliye ve la ilahe illallah’ın (Allah’tan başka ilah yoktur) mana ve mefhumu üzerinde yoğunlaşmaya sevk etti. Duyduğu öfke, “ Yoldaki İşaretler” isimli kitabında bariz olarak görülüyor, bu sebeple enternasyonal komünizm, idam edilmesi için çağrıda bulunuyordu. Bunun üzerine Abdünnasır, Moskova’dan Müslüman Kardeşler’e, teröre ve Seyyid Kutub’a karşı sürpriz saldırısını ilan ediyordu. Şimdi burada Seyyid Kutub’un -Allah ona rahmet etsin- ortaya attığı başlıca iki mesele üzerinde durmak istiyoruz.

 

Birinci Mesele: Allah’ın indirdiklerinin dışındakileri kanun haline getirip O’nun indirdiklerinden başkasıyla yöneten ve ümmetin devirmesi farz olan tâğut yöneticiler.

 

İkinci Mesele: Toplumların değişimi ve İslâmî Devlet’in kuruluşu, askerî darbe yoluyla güç kullanarak gerçekleşmez, ancak terbiye yoluyla gerçekleşir. Bunlar Seyyid Kutub’un son söyledikleriydi ve bu fikrini hükümete karşı açıkça ifade etmişti. Tekfirin karşısında olması Seyyid Kutub’un idam edilmesine sebep olmuştu:

 

Ona dedim ki biz insanları tekfir etmiyoruz (kâfir olduklarını iddia etmiyoruz), bu çarpıtılmış bir söylenti. Ancak biz diyoruz ki akîde (itikad) bakımından cahilleşmeye başladılar, akîdenin sahih delaletlerini tasavvur edemez oldular, İslâmî hayattan öylesine uzaklaştılar ki cahiliyye toplumlarının hallerine benzer hallere düştüler ve işte bundan dolayı harekette başlangıç noktası, İslâmî sistemin kurulması meselesi değil, insanların yönetimle alakalandırılmasından ziyade akîdenin ve ahlâkî terbiyenin yeniden yerleştirilmesi olmaktadır.[3]

 

Seyyid Kutub’un Düşüncesi, Çalışması ve Üslubunun Genel Özeti:

 

Bu konuya daha önce değinmiştim, ancak detaylara girmeden burada biraz özetlemek isterim

 

1)    Beşeri toplumlar, yalnızca İslam ahlakı, İslam sistemi ve İslam şeriatından uzaklaşmakla kalmamışlar, bizatihi İslam’ın manasını anlamaktan ve idrak etmekten uzaklaşmışlardır. O halde herhangi bir İslâmî hareketin, İslam’ın manasını ve akîdenin delaletlerini insanlara yeniden kavratmakla, gerek yalnızca Allah’ın uluhiyetine (ilahlığına) itikat olsun, gerek ubudiyet (kulluk) şiarlarının yalnızca Allah’a gösterilmesi olsun, gerekse insanların yönetimini ve aralarındaki anlaşmazlıkları yalnızca O’nun nizamına ve şeriatına götürmek şeklinde olsun, kulluğun yalnızca Allah’a has kılınmasını sağlamakla işe başlaması gerekir.

 

2)    Bu anlayışa icabet edenler, İslam ahlakıyla terbiye edilir, İslâmî hareketin etütleri, tarihi ve tüm askerî yapılanmaları, beşeri toplumlara muamele konusunda, başta Siyonistlerin ve sömürgeci Haçlıların askeri yapıları olmak üzere bu yolda verilen ve asla vazgeçilmez olan cezalar konusunda İslam’ın izlediği yol çizgisiyle bilinçlendirilirler.

 

3)    Akîdenin kavranması, davranışlarda İslâmî ahlakın esas alınması ve bahsettiğimiz şekildeki muamele ve bilinç bakımlarından fertler yüksek bir düzeye ulaştırılmadan herhangi bir örgütlenmeye başlamak doğru değildir.

 

4)    Başlangıç noktası, İslâmî sistemin kurulması ve İslam şeriatıyla yönetim değildir. Lakin başlangıç noktası, daha önce bahsettiğimiz metotla, yönetici ve yönetilen nitelikleriyle bizatihi toplumların sahih İslam anlayışına dönüştürülmesiyle bir esas oluşturulmasıdır. Bu, bütün toplumu kuşatmıyor olsa bile, en azından bir bütün olarak toplumu, İslâmî sistemi kurmaya ve İslam şeriatıyla yönetime rağbet göstermeye yönlendirme noktasında rehberlik ve etkiye sahip unsurları ve kesimleri kuşatmalıdır.

 

5)    Yönetimde tepeden darbe yapmak yoluyla İslâmî sistemi kurmak ve İslâmî şeriatla yönetime ulaşmak mümkün değildir. Aksine tüm toplumun tasavvurlarını, değerlerini, ahlaklarını ve İslam’a bağlılıklarını değiştirmek, bu sayede İslam nizamı ve şeriatı ile yönetimi asla vazgeçilmez bir farz olarak hislerine yerleştirmek yoluyla mümkündür.

 

6)    Aynı zamanda bu hareketi, adımlarını atar haldeyken korumak da gerekir. Çünkü gerek harekete karşı, gerekse hareketi sahiplenenlere karşı tepkisel saldırılar olacaktır. [4] Bununla birlikte idama çarptırılmak da vuku bulacaktır ve artık İslâmî hareketin varlığını ilan etmek uğrunda bedel olarak bir insanın başını ortaya koymasının vakti gelmiştir. Esasen hangi araçları kullanırsa kullansın, İslâmî sistemin ikamesi esası üzerine kurulduğu takdirde örgütlenmesi henüz açıklanmamış olsa bile, beşer mahsulü sistemlerin geleneğinde bu, idama müstahak bir suçtur. [5]

 

Son Söz:

 

Bütün bunlardan sonra son söz olarak, gereği gibi anlaşılsın veya anlaşılmasın, bunu tebliğ etmek benim vazifemdir ve konuyu aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür:

 

1)    Müslüman Kardeşler 1954 yılında kendisine karşı tezgâhlanan uydurma bir olay üzerine, yönetim ve sistemin kalbine karşı komplolar kurmakla, casuslukla ve başka şeylerle suçlandı, fertler ve gruplar şiddet, işkence, öldürme, kovulma ve evlerinin harap edilmesine maruz kaldılar. Şiddet ve kuvvet yoluyla tekrarlanan bu saldırganlığa karşı tepki düşüncesi oluşuyordu. Yürürlükteki beşeri kanunları esas alsa dahi yapılan tutuklamaların, adil yargılamayla ve kanuni cezalarla sonuçlanacak olduğunu bilse, hiç kimse bu saldırganlığa kuvvetle karşılık vermeyi düşünmezdi. Ben biliyorum ki bu hakikati burada ikrar etmenin hiçbir pratik kıymeti yoktur, ancak bu, kayıt altına alınması gereken bir hakikattir.

 

2)    Hiç şüphe yok ki Müslüman Kardeşler hareketini ve bölgedeki benzer İslâmî hareketleri yok etmek, Siyonistlerin ve Sömürgeci Haçlıların hedefidir. İtikatları ve ahlakı yok etme araçlarından bir araçtır. Bu hedefi gerçekleştirmek için sürekli bir biçimde çaba harcanmakta, komplolar kurulmaktadır. Müslüman Kardeşler’e karşı tutumlarında gerek 1954 yılında ve gerek şimdi başka bir yöntem kullanılmış olsaydı, yaptıkları hatalar konusunda ne söylenirse söylensin, İslâmî hareketi yok etmek yerine Siyonistlerin ve Sömürgeci Haçlıların bölgedeki planlamalarını yok etmek mümkün olacaktı. Zira İslâmî hareket, Türkiye’de Atatürk’ün dinsizlik hareketinden ve Ortadoğu bölgesindeki tesirinden sonra mesafe kat eden materyalist ateizm ve ahlâkî yozlaşma karşısında durmuştur.

 

3)    1954 yılında Müslüman Kardeşler’e vurulan darbenin akabinde, ahlakî yozlaşma ve materyalist ateizm dalgası gelmişti. Şu anda onlara vurulan darbenin akabinde ise, boyutunu Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği daha şiddetli bir dalga gelecektir. Peki, bu çöküntü kimin lehine olacak? Bu ülkenin lehine olmadığı, hatta uzun vadede ve daha geniş perspektiften bakıldığında mevcut rejimin lehine olmadığı da kesin. Dünyadaki her sistem, özellikle de tecrübe birikiminden doğan sistemler ahlaka ihtiyaç duyarlar. Başarılı olmak ve korunabilmek için sadece kuvvete değil akîdeye ve ahlaka sapasağlam yapışan unsurlara da muhtaçtırlar. Buna ilaveten bölgedeki gerçek düşmanlar, akîde ve ahlak yönünden yozlaşmış bir toplum karşısında kendi metotlarını daha kolay bulacaklardır. Her ne kadar şu anda burada bulunan kulaklar bu sözleri işitmeye hazır değilse de bana düşen, bunları tebliğ etmek ve atfedilen suçlamadan beraat etmektir.

 

4)    Pek çok kez, “Sadece siz mi Müslümansınız?” diyenleri duymuşumdur. Öncelikle İslâmî Konferans, Nur Programı, insanların içerisinde namaz kıldıkları mescitler ve hacca giden insanlar size yeter. İkrar etmeliyim ki İslam en büyüktür, kapsamlı bir hayat nizamıdır ve mükemmeldir. Bu da eğitim ile fertlerin inşasından, İslâmî terbiye ile terbiye edildikten sonra insanlar arasında Allah’ın şeriatı ile hükmetmekten başka yolla gerçekleşmez. Bunlar, mücerret düşünceler değildir ki benimsenip evvela terbiye dâhilinde, sonra da yönetim sistemi ve hayat sahasında pratik olarak uygulanmaksızın yayılsın. İşte Müslüman Kardeşler hareketi terbiye ve hazırlık açısından en başarılı tecrübedir ve izlenen yoldaki herhangi bir hata, onun yok edilmesini mubah kılmaz, özellikle de bu hata, kendisine karşı muameledeki hatanın bir sonucuysa. (Abdunnasır’a suikast girişimi hadisesini kastediyor) İşte bunlar, Allah karşısında yalnız başına bir adamın, bütün içtenliğiyle samimiyet dolu, son anına kadar davetini tebliğ ettiği sözleridir. Ve selam, hidayete tâbi olanların üzerine olsun. (el-Harbi Hapishanesi, 22 Ekim 1965) [6]

 

Seyyid Kutub’un -Allah ona rahmet etsin- tüm bu söylediklerindeki öngörüsü doğru çıktı ve kardeşleri Yusuf Hevaş ve Abdulfettah İsmail ile birlikte idam edildi. Diğerleri hakkında da farklı hükümler verildi. Bu olay 29 Ağustos 1966 günü vuku buldu. Ardından materyalist ateizm ve ahlâkî çöküntü dalgası daha da yükseldi. Seyyid Kutub’un -Allah ona rahmet etsin- idam kararı, materyalist ateizmin temsilciliğini yapan enternasyonal komünizmin kararıyla verildi. Devlet içindeki ikinci adam Abdülhakim Âmir (zamanın Savaş Bakanı) ve sevgilisi Berlenti ile birlikte ahlâkî çöküntü giderek arttı. Bu çöküntü, Mısır devletinin çarpışmaya giren savaşçılara ve askerlere Ümmü Gülsüm ve Abdülhalim Hafız’ın posterlerinin dağıtılması kararında ve “Ve Şafak Vakti Uçaklar Yok Edildi” kitabında geçtiği gibi, o (bakan) yerinde çakılıp durmuşken Mısır hava kuvvetlerinin silahları tükendiğinde İsrail istihbarat müdürünün sarf ettiği şu sözlerde açıkça görülüyordu:

 

Arapları, Muhammed’in dininin haram kıldıklarıyla, içkiyle ve kadınla hezimete uğratacağım.” Ve nihayetinde arzusuna ulaştı. Kahire, Şam ve Amman kapıları İsrail’e açıldı. Dileseydi, Seyyid Kutub’un şehadetinin üzerinden henüz bir sene bile geçmemişken, Haziran 1967 felaketine kadar buraları işgal edebilirdi. İşte Seyyid Kutub ve arkadaşlarını idam edip İslam’ın ve İslâmî örgütlenmenin işini bitirme girişiminin meyvesi buydu! Seyyid Kutub şu sözleriyle ne kadar da doğru söylüyordu:

 

Buna ilaveten bölgenin gerçek düşmanları, akîdevî ve ahlâkî olarak işgal edilmiş bir toplum karşısında kendilerine daha kolay yol bulabilirler.” Belki de bu faydalı bir zarardır: Haziran 1967 musibetine rağmen, İslam Ümmeti’nin halkları, kendilerine karşı planlanan büyük komplonun farkına varmışlar, İslam’a savaş açan bütün zorba sistemleri reddetmişler, kurtuluş ve izzetlerinin İslam’dan başka yolu olmadığına ikna olmuşlardır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında en büyük dönüşüm noktası Suriye toprakları olmuştur: Müslüman Kardeşler hareketinin Mısır’daki ana merkezinden sonra şubesini kurduğu ilk yer Suriye olmuş, oradaki İslâmî hareket kendi bünyesine katılmış, tüm aşamalarıyla yönetim geliştirilmiştir. Hareketin harcadığı çabaları, dört örnek üzerinde sıralamak mümkündür:

 

Birinci Örnek

 

8 Mart 1963 darbesinden önce büyük bir zaman sürecini kapsayan demokratik yönetim sırasında, Müslüman Kardeşler, bu demokratik yönetimin tüm aşamalarına iştirak etmiş, bir bütün halinde Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in kurucusu es-Sibai döneminde İslâmî Sosyalist Blok adına seçimlere katılmış, es-Sibai de Humuslu olduğu halde Şam’dan aday olmuş, büyük bir çoğunlukla kazanmıştı. Sonra Temsilciler Meclisi vekili ve Suriye Anayasa Komisyonu üyesi oldu. Yeni demokratik anayasanın yapılması için geçici anayasal siyasî değişiklik akabinde ortaya attığı İslâmî maddelerle anayasaya katkısı oldu. Yine Müslüman Kardeşler Genel Murakıbı Prof. İsam el-Attar seçim sürecine öncülük etti. Sonra askerin kurdurduğu hükümet, Beşir el-Azame hükümeti düştü ve ordu içindeki maceracıların dağıttığı Temsilciler Meclisi’nin gölgesinde kabinenin oluşturulması tamamlandı. İslâmî Blok’a üç, el-Hurani grubu sosyalistlere üç bakanlık verildi. Bu hükümet 7 Mart 1963’e kadar iktidarda kaldı. Baas’la işbirliği yaparak bir seneden kısa bir sürede hükümeti devirip 17 Haziran 1967’den günümüze kadar tek başlarına otoriteyi ele geçiren Nasırcılar ve Baas Partisi liderliğinde 8 Mart’ta gerçekleşen askeri darbe sonucu düşürüldü.

 

İkinci Örnek:

 

Bu dönemde Müslüman Kardeşler, perde arkasında ordu tarafından sahtekâr demokratik sosyalizm lehine manipüle edilen seçimlere iştirak etmemişti. Çünkü bu model, Mısır ile birliğin başarısı için bizatihi Suriye siyasî partilerinin dağıtıldığı birlik dönemindeki yönetim modelini andırıyordu. Bununla birlikte ferdi olarak ulusalcı devletin yeni kurumlarına katılımlar olmuştu. Sonra bu sosyalist birlik için, iki kardeş ülkenin partisel kurumları üzerinden birlik için çok çalıştılar. Bu birlik 22 Şubat 1958’den başlayıp Eylül 1961’e kadar devam etti. O zaman Suriye ordusu askerî bir darbe gerçekleştirip Mısır’dan ayrıldığını ilan etti. Prof. İsam el-Attar, Müslüman Kardeşler nezdinden İslâmî değerleri korudu. Üniversite kürsüsünde sarf ettiği meşhur sözleri şöyleydi: “Bizler, ayrılmaya karşı birlikten, diktatörlüğe karşı özgürlükten yanayız.

 

Üçüncü Örnek:

 

Askeri darbeler ve özellikle Hüsnü ez-Zaim, Sami el-Hannavi ve Edip Çiçekli’nin gerçekleştirdiği darbe konusunda Müslüman Kardeşler bunlarla işbirliği yapmayı kesin bir dille reddettiler, sözleriyle ve görüşleriyle tek kelimeyle bunlara karşı savaştılar. Kendisiyle işbirliği yapmayı teklif eden diktatör Edip Çiçekli’ye Mustafa es-Sibai’nin söylediklerini aktaralım. Çiçekli şöyle demişti: “Ey profesör, senin hakkında benden kötü bir şey çıkmamıştır, ben senin cihadını onaylıyorum, senin ve beraberindekilerin samimiyetine güveniyorum, birbirimize karşı düşman kesilip anlaşmazlığa düşeceğimize, bize yakışan, uyum içinde olmamızdır. Bununla birlikte halen önümüzde geniş bir alan vardır. Onun için geçmişi unutalım ve işbirliği yapalım.” Prof. es-Sibai ona şöyle cevap vermişti: “Fakat sende gördüklerim, bir araya gelmemizin hiçbir yolu olmadığına dair inancımı pekiştirdi.” Bunun üzerine Çiçekli şöyle demişti: “Neden olmasın? Sen İslam’a davet ediyorsun ve ben de Müslümanım, kalbim Allah’a, Rasulü’ne ve Kitabı’na imanla dolu. O halde nasıl oluyor da bir araya gelemiyoruz ki?” Prof. Es-Sibai şöyle cevap veriyordu: “Belki de İslam’ı akîde ve ibadetten ibaret olarak anlıyorsun. Fakat bizim anlayışımızda İslam, hayatın tamamını kapsayan bir nizamdır. Her şey ona göre değerlendirilir. Bu da demek oluyor ki senin zorla dayattığın bu statükoyu kabul etmemiz asla mümkün değil. O nedenle, tarihin parlak sayfalarında olduğu ve Avrupa’dan Uzakdoğu’ya kadar dünya liderlik merkezlerinin hakkını teslim ettiği gibi bu ülkeye İslâmî nizamı geri getirinceye kadar bütün meşru vasıtaları kullanarak mücadele etmemiz kaçınılmaz. Artık burada diyalogu sürdürecek bir alan kalmamıştır.” Darbe lideri, es-Sibai’nin kendisine muhalefet etmedeki bu ısrarını ve vedalaşmak için kalktığını görünce üzülüyor ve şöyle diyor: "Hedeflerimizi korumak için zaruri gördüğümüz her şeyi yapmaktan ötürü mazur durumdayız, fakat isterim ki başka bir zamanda bir araya gelme imkanı konusunda ümitsizliğe kapılmayalım."

 

Olayı aktaran Prof. El-Meczub -Allah ona rahmet etsin- şöyle diyor: “Merhumun seyahatlerine ve evinden çıkmasına engel konulması doğaldı, yine de her gün evi Şam’ın ve diğer şehirlerin her tarafından gelen kalabalık ziyaretçilerle doluyordu. Sonra Çiçekli, Şam’ın kendisine ve ona dar geldiğini düşünüp onu Lübnan’a gönderdi ve o dönem sona erinceye kadar sürgün yerinde kaldı.[7]

 

Bu üçüncü örneğe, Hafız Esed ve ondan öncekilerin ya sürgün ya da hapisle sona eren döneminde Suriye’deki Baas rejimini de eklemek gerekir. Fakat hapis cezaları ya günler, ya aylar ya da 1970’lerdeki anayasa olaylarında olduğu gibi seneler sürüyordu. O zaman Prof. Muhammed Ali Meşal, Said Havva ve Iyd el-Bega gibi Müslüman Kardeşler’in liderleri ve Baas rejimi karşıtı gösterilere önderlik edenler de hapishaneye girmişlerdi.

 

Dördüncü Örnek:

 

Ayrımcı rejimle doğrudan karşı karşıya gelinen dönemi üç aşamada ele almak mümkündür:

 

Birinci aşama, 1963’te başlayıp 1968’de sona erer.

 

a)    Baas devrimi 8 Mart’ta meydana geldi ve akabinde İslam’a ve İslâmî harekete meydan okuyan küfür içerikli mesajlar verdi. Örneğin: “Rab olarak Baas’a, onun ----’in hiçbir ortağı yoktur, din olarak Araplığa iman ettim, bir ikincisi yoktur” Bu meydan okumadan bir sene sonra, yani 1964 yılında Sultan Camii olayları meydana geldi. Tanınmış ve nüfuzlu bir şahsiyet olan Mervan Hadid o zaman Hama şehrinde bulunuyordu. Osman el-Hurani lisesinden iki öğretmen, öğrencileri rejime karşı kışkırtmak suçlamasıyla gönderildi. Bunun üzerine bütün Hama şehri greve gitti, devrim ateşi tutuşunca, devlet masum gençlere karşı şiddet kullanmaya yöneldi. Sonra gençlerden bir grup Sultan Camii’ne sığındı. Fransız sömürgeciliğinden kalma bir gelenekle mescitlere hürmet gösteriliyor, insanlar dışarı çıkmadıkça mescitlere saldırılmıyordu. Fakat bu kez mescit bombalandı, minaresi yıkıldı, mescide baskın düzenlendi, içindekiler tutuklandı. Şeyh Muhammed el-Hamid’in -Allah ona rahmet etsin- müdahalesi olmasaydı, o gençlerin hepsi idam cezasına çarptırılacaklardı. Ancak hepsi serbest bırakıldı, sadece 14 genç idama mahkûm edildi.

 

b)    El-Emevi Camii Olayları: Hama’da yaşanan olaylara ilişkin haberler diğer şehirlere yayıldı. Bunun üzerine devlet, Şam’ı vurmak ve halkını dehşete düşürmeye yönelik bir plan hazırladı. O zaman el-Emevi Camii’ndeki olaylara liderlik edenlerden biri bana bu hususta şunları söylemişti: “Münasip bir karar almak üzere âlimlerle bir araya geldik. Bir de ne göreyim, sokaklarda ve camilerde benim bir ders vereceğime dair broşürler dağıtılıyor. İslamcılara tuzak kurmaya yönelik bir komplonun söz konusu olduğunu hemen anladım. Tanıdıklarıma insanları uzaklaştırmalarını istedim. Böylece komployu açığa çıkardık. Daha sonra yine Şam’ın her tarafında âlimler adına basılmış ve insanları ertesi gün el-Emevi Camii’nde toplanmaya çağıran broşürler dağıtıldı. Bu beni çok şaşırttı. Şeyh Hasan Habneke’nin yanında sabah namazını kılmaya gittim, bir fırsat bulup ona âlimler toplantısı olup olmadığını sordum. Kesin ve nihai bir cevap verip ‘Hayır! Bunun yolu böyle değildir’ dedi. Sonra daha önce serbest bırakılan Dr. Emin el-Masri, Şeyh Ahmed el-Kadiri ve Şeyh Ahmed el-Dakkir ile bir araya geldim. Hep birlikte Şeyh Hasan Habneke’ye gittik ve o toplantıya katılma kararı aldık. Ben kendilerine, devletin bu olayı istismar etmesini önlemek için onlardan önce camiye gidip insanları sakinleştirme önerisinde bulundum. Gittiğimde bir de ne göreyim, cami içinde insanlarla ulusal muhafızlar ve bazı ordu mensupları kavgaya tutuşmuşlar. Minbere çıkıp onları sükûnete çağırdım. Onlara dedim ki ‘Biz âlimlerin görüşünü bekliyoruz. Onlar da şu an toplantı halindeler.’ Caminin, hatta tüm mahallenin elektrikleri kesik iken onlara hitap ediyordum. Yavaş yavaş bunun bir komplo olduğu belli olmaya başladı. Sonra Şeyh el-Kadiri minbere çıkıp insanları hem ellerine silah almaya çağırdı, hem de onlarla karşı karşıya gelmeye çağırdı. Tiyatro oyununu sahnelemeye başlayıp 2000 Suriye lirasından bahsedip bunu Muhaberat’ın (Suriye İstihbarat Teşkilatı) kendisine insanları aldatması için verdiğini, silah alımında kullanmak için bunu aldığını söyledi. Kendisine dedim ki: ‘Bu, âlimlerin kararı mıdır?’ Bana dedi ki: ‘Evet, bunu bana onlar söyledi. Hep birlikte muvafakat ettik.’ Bunun üzerine sarayla irtibat kurup General Emin el-Hafız’la görüşüp yürüyüş izni almak istedim. El-Kadiri ve ismi Cevad el-Murabıt olan bir şeyh bana sarayla görüştüklerini ve izin aldıklarını haber verdiler. Biz el-Emevi Camii’nin avlusunda yürüyüş için insanları saf saf dizmeye çalışırken o sırada yaklaşık beş bin kişi toplandı ve bomba haber şimşek gibi çaktı! Bir tank caminin kapısını kırıp içeri giriyordu. Binbaşı Selim Hâtum, beraberindeki iki yüz adamıyla içeri girip taramalı silahlarla insanları taramaya başladılar. Kimileri oracıkta can verdi. İnsanların etrafını kuşatıp teslim aldılar, kamyonları tıklım tıklım doldurup hapishanelere götürdüler. Bazı muhafız subaylar başlarımızın üstünde yürüyordu. İnsanlardan Baas için slogan atmalarını istediler. Hemen söylemeyenlerin kafalarına dipçiklerle vurarak dövüyorlardı. Öyle ki kamyondaki herkes hep bir ağızdan ‘Baas, Baas!’ diye bağırmaya başladılar. Bu görüntü içimi öyle çok acıttı ki tekbir getirdim. Ben tekbir getirdikçe onlar bana tabancalarının kabzasıyla vurmaya başladılar. Yüzüm, elbisem hep kan oldu. Sonra bölge valisi general ve Suveydani generali bize gelip sosyalizm hakkında hitapta bulundular. Sonra elektrikli işkenceye başladılar. Birkaç gün sonra bizi mahkemelere çıkardılar. Hâkimler, bize camide tanklarla ateş açanların ta kendileriydi. Allah, hapishane hücresinde lider kardeşlerimden biriyle birlikte kalmamı takdir etti. Yüzleri işkenceden paramparça olmuştu. Zebaniler sakalları yoluyorlar, ağızlarımıza ayakkabılar sokuyorlardı. Bizleri el-Mezze Hapishanesi’nde tek kişilik zindanlara dağıtmışlardı. Şiddetli bir soğuk olduğu halde, tek bir battaniyeden başka hiçbir örtümüz yoktu. Bir süre sonra bazılarını serbest bıraktılar, bazılarını idama mahkûm ettiler, bazılarını da çeşitli sürelerde hapis cezalarına çarptırdılar. Sonra general el-Hafız müdahale edip herkesi serbest bıraktırdı. Bu olay 1965 yılı Ocak ayının başlarında olmuştu.[8]

 

İkinci Aşama, üçüncü aşama öncesindeki bir ara aşamaydı. Baas yönetiminin üzerinden yirmi sene geçmişken bu üçüncü merhale boyunca, Hafız Esed döneminde Haleb, İdlib, Tedmur ve Hama’da tarihe geçmiş meşhur katliamlar meydana gelmiştir.

 

Üçüncü Aşama:

 

Hama Olayları Sonrası:

 

Önceden Alınmış Karar: Yüksek Güvenlik Konseyi, 1981 yılı Eylül ayında 184 sayılı idari bir emir yayınlayıp General Rıfat Esed’i Şam, Hama ve Halep bölgeleri için olağanüstü hâl valisi olarak tayin etti. Olağanüstü hal yöneticisinin emrine boyun büktürme operasyonlarına Hama vilayetinin ismi verildi ve Hama’ya savunma kuvvetlerinden 12.000 asker sevk edilerek rastgele öldürme ve mücahitlerin ailelerinin tepesine çökme izni verildi. Rıfat Esed’e şöyle denildi: “Bu kararla sana, herhangi birinin muvafakatini almaksızın beş bin kişiye kadar öldürebilme imkânı tanınmıştır.” Rıfat Esed’in açıklamaları da bunu açığa vurarak şöyle diyordu: “Tarih, burada vakti zamanında Hama adında bir şehir olduğunu hatırlayacak.

 

Hafız Esed’in Hama’yı yok etme konusunda uygulamaya geçirdiği planı, “canlı canlı topluca defnetme” olarak adlandırmak da mümkün. Şehir, her taraftan kuşatıldı. Ağır toplarla rastgele atış yapılarak bombalandı ki tankların ve savaş araçlarının şehre saldırısının önü açılsın. Aynı anda savunma tugayları ve özel birlikler, silahsız vatandaşlara karşı sokak savaşını başlatmak için şehre girdiler. Bununla birlikte içeriden ve dışarıdan yoğun bir medya sansürü uygulandı. En iyisi, devletin bu yaptıklarını, devletin Suriye içerisinde birkaç sene dolaşmasına izin verdiği Patrik Seal’in Hama İntifadası hakkındaki kitabından aktaralım. Patrik Seal olaylara şahit olmuştu ve şöyle yazıyordu: “Hama şehri, Suriye’nin ortasındaki ovalık bir bölgedir ve uzun süre Baas Devleti’ne karşı inatçı bir düşmanlık göstermiştir. 1982 yılı başında şehir ile Şam’daki yetkililer arasındaki ilişki, en hafif tabiriyle oldukça hararetliydi. Çünkü bölgenin önde gelen şahsiyetlerinin yok edilmesi, terörün yaygınlaşması ve İslâmî isyanın terörize edilmesi gibi hadiselerin uzun süre devam etmesi, bu geleneksel kalenin, toprak sahibi güç odaklarının ve Sünni fundamentalist eğilimlerin sabrını taşırdı.

 

1982 yılının Şubatı’nın 2’sini 3’üne bağlayan gece, saat 2’de bu kadim şehirde bir ordu birliği baskınlar düzenlerken tuzağa düştü. Evlerin çatısına konuşlanmış keskin nişancılar yaklaşık 20 askeri öldürdüler. Çünkü o askerler, savaşçıların komutanı, kod adı olan (Ebu Bekir) ismiyle tanınan (Ömer Cevad)’ın gizlendiği yeri bulmuşlardı. Onun karargâhı, kalabalık bir yerleşim yerinin ortasında bulunuyordu ve diğer hücrelerle radyo vasıtasıyla bağlantı kuran bir iletişim ağı kurmuşlardı. Hükümet güçleri derhal oraya intikal ettiler. Her taraftan onu kuşattıklarında, Ebu Bekir genel intifadaya kalkışma emri verdi. Şehrin camilerindeki tüm lambalar yakıldı, Baasçılara karşı, ezan okumak için kullanılan hoparlörlerle cihad çağrıları yapıldı. Bu işaret verilince, yüzlerce savaşçı gizlendikleri yerlerden çıktılar. Yetkililerin ve Baas Partisi sorumlularının evlerine saldırıyorlar, öldürüyorlar, yağmalıyorlardı. Şehirdeki devlet otoritesine egemen olmaya çalışmak üzere polis karakollarına saldırıyorlar, silah depolarını yağmalıyorlardı.

 

Şehirlilerin saldırılarına özellikle paraşütçü kızlar maruz kalıyorlardı. Suikastçiler evlerinin çatısından aşağı inerek girdikleri iki paraşütçü kızı yataklarında öldürmüşlerdi. Büyük bir savaşçı kuvveti ise bölgenin yerlisi olan vali Muhammed Harbe’nin evini kuşatmıştı. Suriye’de ziraat konulu araştırmasıyla Fransa’da doktora unvanı almış olan vali, 1980 yılının Ocak ayında Hafız Esed tarafından bu makama tayin edilmişti. Teröristler, hoparlörlerle kendisinden ellerini havaya kaldırarak dışarı çıkmasını istediler. Ancak diğer hükümet yanlıları gibi o da evinde silah ve mühimmat depolamıştı. Kardeşinin ve dört korumasının yardımıyla, beş saat boyunca saldırganlarla çatışarak sakınabildi. Sonra güvenlik güçleri savaşa savaşa yolunu açarak onu kurtardı.

 

Şubat ayının üçüncü gününün sabahı, yetmiş kadar önde gelen Baasçı kafaları kesilmiş halde bulundu. Bunun üzerine savaşçılar “kurtarılmış” şehrin muzafferleri olduklarını ilan ettiler. Önceki gece katliamından kurtulan Bölge valisi Muhammed Harbe, parti sekreteri Ahmed el-Esad, ordu ve Muhaberat komutanları ve yerel komutanlıkların üyeleri bir araya geldiler. Öfkeden hepsinin gözleri kızarmıştı. Parti liderlik merkezinde iken hepsinin silahları yanlarındaydı. Bir durum değerlendirmesi yaptılar ve içinde bulundukları durumdan ötürü ümitsizliğe kapıldılar. Esed yönetimine karşı giderek yayılan ve daha önce benzeri görülmemiş bu isyan önünde hezimetle karşı karşıya kalmışlardı.

 

Şam’da ise Hama’daki bu isyan bir süre korkuya yol açtı. Rejim, varlığının sarsıldığını hissetti. Beş sene süren savaş, en üst düzeydeki gözde Alevileri öldüren ve Esed’in devlet başkanlığının gayri meşru olduğu suçlamasıyla lekeleyen gizli hareketi bastırmakta başarısız kalmıştı. Yaşanan korku, oluşan nefret ve akıtılan kanlar, ateşkes düşüncesine imkân bırakmadı. Hama, iki taraftan birinin elinde kalması gereken son çarpışma sahasıydı. Çünkü öyle ya da böyle ülkenin geleceği oraya bağlıydı. Hama’ya gönderilen her partili ve her paraşütçü, bedeli ne olursa olsun, İslamcı aşırılığın bu kez şehirden sökülüp atılması gerektiğinin farkındaydı.

 

Meselenin bu şekilde algılanması, fazlasıyla uzayan çatışmanın son aşamasıydı ve şehre verilen şiddetli cezanın sebebini açıklamada işe yarıyordu. Bu doğrudan çatışmanın ardında, İslam ile Baas, Sünniler ile Aleviler, şehir ile taşra arasında çeşitli düzeylerde süregelen kadim bir düşmanlık bulunuyordu. Hama savaşı, her iki taraftan ağır kayıpların yaşandığı yaklaşık üç hafta boyunca sürekliliğini korudu. İlk hafta sona erdiğinde Hükümet, bölgedeki hâkimiyetini geri almaya çalıştı. Diğer iki hafta ise isyancıları avlamakla geçti. Bunun için öldürücü hücuma geçmeden evvel şehrin girişlerini kapatmak üzere orada bulunan yerel kuvvetlere destek vermek için helikopterlerle taşınan kuvvetler gönderildi. Hama’nın etrafını kuşatanların toplam sayısı 12.000’e varıyordu.

 

Fakat bu, normal bir askeri operasyon değildi. Aksine askerlerin bağlılığının en üst derecede sınanabildiği bir iç savaşı andırıyordu. Nitekim askerlerden bazıları firar edip isyancılara katılıyordu. Hükümetin kefesi aşama aşama ağır basmaya başladığında, isyancılar eski mahallelere doğru geri çekildiler. Özellikle de Barudi ve Keylaniyye mahallelerine doğru. Bunlar uzun süreli kuşatma için hazırladıkları kışlalar mesabesindeki mahallelerdi. Asi Nehri’nin her iki yakasında bulunan kadim el-Keylani ailesinin muazzam evleri top ateşleri altında ve ordu mühendislerinin döşediği mayınlar sonucu yavaş yavaş yıkılmaya başladı.

 

Ancak gerçek kurbanlar, daha aşağı kesimlerde sokak aralarında yaşayan sıradan insanlar oldu. Kara kış içinde yoğun ateş altında yiyeceksiz, susuz ve yakıtsız kaldılar. Onların çoğu kendi evlerinin enkazı altında defnedildiler. Ağır top ateşinden sonra komando birlikleri ve silahlı partililerden oluşan paramiliter gruplar, tankların desteğiyle, ele geçirmek istedikleri savaşçıların yaşadığı çamurdan ve ağaç dallarından yapılmış, çatıları birbirine bağlı evlere doğru hareket ettiler. Direnişin artakalanlarını bastırmak için yapılan operasyonlarda çok büyük sayıda sivil öldürüldü. Bazı mahalleler tamamen silinip yerle yeksan edildi.

 

Raporlarda işlenen pek çok vahşi eylemler hakkında bilgilere yer verilmiştir. Bunların çoğu, hükümetin bölgeye yeniden egemen olmasından sonra gerçekleşti ve bütün kaçış yolları kapatılınca bazı savaşçılar yer altı tünellerinden kaçtı. Verilen zararlar ve yapılan tahripler, onlarca camiyi, kiliseleri ve oldukça eski tarihi eserlerin bulunduğu bölgeleri vurdu. Bunlar arasında, geçmişi 18. yüzyıla dayanan meşhur Kasru’l-Azm Müzesi de vardı. Yaklaşık bir aylık savaş boyunca şehrin tarihi iç mekânlarının üçte biri yok edildi. Ayrıca Hükümet güçleri keskin nişancılar yüzünden muazzam zayiata uğradı. Yıkılmış enkazlar arasındaki yollara döşenen bombalar sonucu zırhlı araçların çoğu tahrip oldu. Ayrıca isyanın bedelini bütün Hama ödedi. Silahlıların takibi sırasında pek çok insan hayatını kaybetti. Toplam sayının tam olarak ne kadar olduğu ise sezgi ve tahmine kalmıştır. Hükümet yanlılarına göre ölü sayısı yaklaşık üç bin iken, Hükümet karşıtlarına göre yirmi bin ya da daha fazladır. Kesin bir değerlendirmede bulunmak oldukça zordur. Bunu gerçekten zorlaştıran karmaşa ise askeri kuvvetlerin şehrin etrafını saran kuşatmasından kaçan kadınların ve çocukların ilk kurbanlar ya da yaralılar olarak hesaplanmasıdır. Fakat sayı ne olursa olsun, gerçeğe en yakın olan sayı beş bin ilâ on bin arasındadır.

 

1982 yılında şehrin bombalanmasıyla, çok sayıda insanın öldürülmesiyle yetinilmedi, aksine zorunlu ve kalıcı olarak oradan çıkarıldılar. Parçalanan toplumun yeniden inşası sırasında harcanan çaba yalnızca geçmişin izlerini silmek değil, aynı zamanda davranışları da değiştirmekti. Bunun için kamu bütçesinde önemli harcamalar yapıldı, eski mahalleler dozerlerle yıkılarak yok edildi, daha önceden araçların geçemediği yerlerden yollar açıldı. Bahçeler ve sahalar inşa edildi. Tüm Hama’nın şehir planları ve inşası geniş çaplı olarak yeniden yapıldı. Yepyeni okullara, sağlık ocaklarına, oyun sahalarına, büyük alışveriş merkezlerine sahip tamamen yeni mahallelerin hizmetine sunulmak üzere ayrılmış yollar ve adalar inşa edildi. Yıkım sonrasında yapılan en büyük binalar arasında 250 yataklı bir hastane, bir kültür merkezi, kızlar için bir spor akademisi, öğretmenlerin yetiştirilmesi için bir eğitim fakültesi, doğu tarzı inşa edilmiş bir alışveriş merkezi, çiftçiler, öğretmenler ve mühendisler için sendika/meslek odası binaları, gerçekten devasa bir spor salonu, olimpiyat standartlarına sahip bir yüzme havuzu ve Hafız Esed’in emri üzerine savaş sırasında yıkılan camilerin tazminatı mesabesinde devlet tarafından inşa edilen iki büyük cami, katedral büyüklüğünde bir Katolik kilisesi de vardı.

 

Devrimin yol açtığı değişiklikler arasında, 1983 yılında ilk kez kız-erkek karışık yüzülmesine izin verilmesi, Suriye’de üniversite dâhilinde ilk kez kız ve erkek öğrenciler için yurt inşa edilmesi, spor kulübüne seksen kızın katılması ve 1985 yılında Hamalı kızların masa tenisi turnuvalarında Suriye şampiyonu olması da vardı. Fakat bütün bunlar, Hama adını, mezbaha merkezi olmaktan çıkaramadı.

 

 İşkence:

 

İşkenceyi ilk başlatan Hafız Esed değildi, ancak işkencenin boyut ve çeşit olarak, yöntem ve araç olarak geliştirilmesinde büyük katkısı vardı. Rejimin, endüstri okullarında bulunan çeşitli şekillerdeki metal araçların kullanılması ile birlikte işkence tekniklerinin genişletilmesinde ve geliştirilmesinde kat ettiği ilerlemeleri gösteren birkaç basit örnek bulacaksınız.

 

 Bağlamalı İşkence:

 

Tutuklu getirilir, eline veya ayağına büyük bir bağ konur, sonra iyice sıkılır, öyle ki eti parçalanmaya, kemikleri ezilmeye başlar. Vatandaşın işkenceden kısa süre içerisinde ölmesi isteniyorsa bu bağ bazen başına konulur. Bazı görgü tanıkları, bu bağlamda tanık oldukları bazı olayları aktarmışlar, bu tür işkenceye maruz kalanların çoğunun kafalarının bu bağlarla parçalandığını, bağdan dolayı kafa kemikleri kırılanlardan birinin ‘Vettar’ ailesinden bir şahıs olduğunu, diğer kişinin de ismi bilinmeyen bir şahıs olduğunu ifade etmişlerdir.

 

 Metal Silindir:

 

Devlet birimlerinin kullandıkları araçlar arasında metal silindirler de mevcuttu ve bunları vatandaşların kafalarını ezmek için kullanıyorlar, kafa kemikleri kırılıncaya kadar kafasını bunlarla sıkıştırıyorlardı.

 

 Süleyman Kürsüsü:

 

Bu, cellatlar tarafından demir kazıklar için verilmiş bir isimdir. Dübüründen kan gelinceye kadar bunun üzerine oturtup o sırada derisi yüzülünceye kadar sopalarla ve elektrik kablolarıyla vuruyorlardı.

 

Uçan Halı:

 

Tutuklu ellerinden ve ayaklarından tavana asılır, o sırada bıçakla karnı ve sırtı yarılır, kanı iyice akana kadar öyle bırakılır.

 

 Elektrik:

 

Elektrik kabloları vatandaşın diline, ön ve arka avret yerlerine bağlanır, bazen de etinin yanma kokusu çıkıncaya kadar elektrikli ısıtıcı çalışır haldeyken vücuduna bastırılır.

 

Kızdırılmış Demirle Ütüleme:

 

Demir çubuklar ateşte kızdırılıp vatandaşın vücuduna, göğsüne, sırtına, karnına veya celladın aklına gelebilecek başka herhangi bir organına bastırılır. Pek çok vatandaş bu işkence türüne maruz kalmıştır. Onlardan biri de altmış yaşında ‘İydo’ ailesinden yaşlı bir adamdı.

 

 Boğma:

 

Bazı vatandaşlar, tam bir boğmayla boğuluyordu. Başı duvara yapıştırılıyor, ölünceye kadar borularla boğazına bastırılıyordu.

 

Tüm çeşitleri ve araçlarıyla bu işkenceler, işkence odalarında yarı çıplak bir halde yan yana dizilmiş tutuklu vatandaşlar önünde yapılıyordu. Bu terörizm türünün yanı sıra bazıları henüz canlı olan insanları üzerinden tanklarla geçiliyordu. Pek çok vatandaş buna şahit olmuştur. Yine pek çokları, köpeklerin parçaladığı cesetlere şahit olmuşlardır. Bu trajedinin şahitlerinden bazıları, işkence altında Rablerine kavuşan şehidlerin isimlerinden bazılarını halen hatırlamaktadırlar.

 

III- Tunus Toprakları

 

Arap ve İslam âleminin en büyük diktatörleri Suriye’de, Libya’da, Tunus’ta, Irak’ta ve Enver Sedat döneminde azıcık bir özgürlük tatmış olsa da Mısır’da olduğuna göre ve biz de Mısır ve Suriye topraklarını ele aldığımıza göre, Libya ve Tunus rejimlerine karşı Müslüman Kardeşler’in cihadını da ele almamız kaçınılmazdır.

 

Tunus en-Nahda Hareketi:

 

Başlangıçlar ve Yükselişler:

 

Hareketin ilk dönemleri, 1960’ların sonlarına dayanır. O zaman örgütsel toplantılarını ilk olarak 1972 yılı Nisan ayında gizlilik içinde yapan İslâmî Cemaat adı altındaydı. Öne çıkan kurucuları arasında felsefe profesörü Raşid el-Gannuşi, avukat Abdulfettah Moro ve Dr. el-Musannif bin Salim bulunuyordu. Daha sonra onlara pek çok aktivist katıldı. Bunların en barizleri, Salih Kerker, Habib el-Mekni ve Ali el-Urayyad idi. Cemaatin faaliyetleri başlangıçta fikri yönle sınırlıydı. Camilerde ders halkaları oluşturmak, Kur’an-ı Kerim’i koruma cemiyetlerine katılmak şeklindeydi. Cemaatin faaliyetleri başlangıçta Anayasal Sosyalist Parti -o dönemin tek partisiydi- tarafından memnuniyetle karşılandı. Çünkü İslâmî harekette, o vakit muhalefete egemen olan solculara karşı koyma açısından bir destek görmüştü. 1974 yılında cemaatin üyelerine el-Marifet Dergisi’ni yayınlama izni verildi. Bu dergi, hareketin düşünceleri için gerçek bir minber haline gelmişti. Sonra Ağustos 1979’da İslâmî Cemaat’in kurucu kongresi gizli bir şekilde düzenlendi. Kongrede cemaatin temel tüzüğü ve buna dayalı organizasyon şemasının oluşumu tasdik edildi.

 

1980’lerdeki Çatışmalar:

 

Cemaat ikinci kongresini -yine gizli şekilde- 9-10 Nisan 1981 tarihlerinde Suse şehrinde düzenledi. Aynı zaman diliminde Anayasal Sosyalist Parti de olağanüstü kongresini düzenliyor, kongrede Devlet Başkanı Habib Burgiba iktidar partisinin yanı sıra başka partilerin kurulmasına herhangi bir engel kalmadığını ilan ediyordu. Hareketin bu ikinci kongresinde, aleni çalışmaya başvurmanın zorunluluğu ikrar edildiği gibi, hareketin isminin "İslâmî Yöneliş Hareketi" olarak değiştirilmesi de kabul edildi. Aleni bir şekilde hareketin duyurulması, 6 Haziran 1981 tarihinde Raşid Gannuşi ile Abdulfettah Moro tarafından düzenlenen basın toplantısı sırasında gerçekleşti. Ardından hareket aynı gün, yetkililerin tepkisiyle karşılaşmamak için resmi izin alabilmek maksadıyla başvuruda bulundu. 18 Temmuz 1981’de yetkililer hareketin liderlerini gözaltına aldılar ve Eylül ayında mahkeme önüne çıkardılar. Kendilerine yöneltilen suçlamalar şunlardı: Yasadışı örgüte üyelik, cumhurbaşkanının haysiyetini zedelemek, yalan haberler yaymak, düşmanca yayınlar dağıtmak .Gannuşi ve Moro, on yıl hapis cezasına çarptırıldı. Başbakan Muhammed Mezali’nin aracılık etmesi sonucu Gannuşi 1984 yılı Ağustos ayında serbest bırakıldı. Moro ise 1983 yılında serbest bırakılmıştı. Hareket, 1980’lerin ortalarında yükselişlere ve beraberinde gelişen devlet kaynaklı çatışmalara şahit oldu. Bu saldırıların en barizi, 1987 yılında Gannuşi’nin ömür boyu ağır işlerde çalışma cezasına çarptırılması ve hükümetin hareketi, sahil kesiminde 4 turisti hedef alan patlamalara karışmakla suçlamasıydı.

 

Benzer şekilde Nahda Hareketi, başka şiddet eylemlerine karışmakla da suçlandı. Bunlar arasında, 17 Şubat 1991’de Suveyka kapısında Anayasal ve Demokratik İttifak Partisi’nin bir şubesine yapılan saldırı ve yine 1986 yılında Suse ve Minister’de yine turistleri hedef alan ve 13 kişinin yaralanmasına yol açan patlamalar da bulunuyordu. Nitekim Hareket Şubat 2011’de Suveyka kapısındaki olaylardan sorumlu olduğunu, devletin baskısı sonucu acı çeken ve kimi sürgünde, kimi hapiste olan Hareket liderlerinin yoksunluğunu hisseden Hareket’e bağlı bazı gençler tarafından yapılmış bireysel hatalar olduğunu vurgulayarak itiraf etti.

 

Zeyne’l Abidin b. Ali Yönetimi ve Devrilmesinden Sonraki Dönem:

 

Tunus Devrimi Akabinde Geçirdiği Değişimden Önce Nahda Hareketi’nin Şiarı:

 

Hareket 7 Kasım 1987’de Devlet Başkanı Burgiba’nın düşürülmesini memnuniyetle karşıladı. Yeni rejim, ilk aylarında hareketin hapishanelerdeki üyelerinin çoğunu serbest bıraktı. 7 Kasım 1988’de Hareket, Devlet Başkanı Bin Ali’nin ülkedeki siyasî çalışmanın düzenlenmesine esas teşkil etmesi için çağrıda bulunduğu Milli Misak Belgesi’ni imzalayanlar arasındaydı. Ardından bağımsız adaylarla Nisan 1989’daki genel seçimlere katıldı ve -açıklanan seçim sonuçlarına göre- oyların %13’ünü aldı. Şubat 1989’da hareket, izin taleplerinin yetkililer tarafından reddedilmesi üzerine, “dini esasa dayalı partilerin kurulmasını” yasaklayan Siyasî Partiler Kanunu’na uygun davranarak ismini “Nahda Hareketi” olarak değiştirdi. 28 Mayıs 1989’da Raşid Gannuşi ülkeyi terk edip Cezayir’e gitti. Hareketin siyasî büro başkanlığını Nisan 1988’den itibaren es-Sadık Şoro üstlendi. 1990 yılından başlamak üzere hareket, devlet ile şiddetli bir çekişmeye girdi. Bu çekişmeler, Körfez Savaşı krizi esnasında doruğa yükseldi. Mayıs 1991’de hükümet, yönetim sistemini yıkmaya yönelik komployu ve Devlet Başkanı Bin Ali’ye yönelik bir suikast girişimini ifşa ettiğini duyurdu. Ardından güvenlik kuvvetleri, hareketin üyelerine ve destekçilerine karşı şiddetli bir operasyon başlattı. Tutuklananların sayısı 8000’i aştı. Ağustos 1992’de askeri mahkeme hareketin liderlerinden ve üyelerinden oluşan 256 kişiyi ömür boyu hapse varan cezalara mahkûm etti.

 

Sonraki senelerde de hükümet, insan hakları örgütlerinin eleştirilerine rağmen harekete üye olanların peşine düşmeye devam etti. Hapishanelerdeki üyelerinin çoğu serbest bırakıldığı halde Hareket’in Tunus’taki faaliyetleri bütünüyle yasaklı kaldı. Bin Ali rejimi yıkılıncaya kadar Hareket’in en bilinen faaliyetleri, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki Tunuslular arasında görülüyordu. Londra’da sürgünde yaşayan Raşid Gannuşi liderliğinde varlığını sürdürmekte, Velid el-Benani de ona vekâlet etmekteydi. Bin Ali rejiminin yıkılmasının ardından Gannuşi, 22.01.2011 tarihinde el-Cezire Televizyonu ile yaptığı röportajda demokrasi yanlısı olduğunu ve (Tunus’ta Hizbu’t-Tahrir’in kurulması için çağrıda bulunduğu) İslâmî Hilafet’e karşı olduğunu teyit etti.

 

En-Nahda Hareketi ve Müslüman Kardeşler:

 

Hareket, kuruluş bildirgesinde Müslüman Kardeşler’le bağlantılı olduğunu kabul etmediği gibi reddetmemiştir de. Bazı kaynaklar ise hareketin Müslüman Kardeşlerin metodu ve fikrine dayalı olarak kurulduğunu söylemektedirler. Fakat gazeteci Salahaddin el-Cevreşi Hareketin lideri Raşid Gannuşi’nin Müslüman Kardeşler hareketini referans olarak değil müttefik olarak değerlendirdiğini söylemektedir. Yine bazı kaynaklar hareketi, Tunus Müslüman Kardeşleri olarak tasnif etmektedirler. Keza Hareketin kurucusu ve başkanı Raşid Gannuşi, aynı zamanda Müslüman Kardeşler cemaatinin küresel irşad bürosu üyesidir.

 

En-Nahda Hareketi Liderlerinin Listesi:

 

Raşid el-Gannuşi (Nisan 1972 – Aralık 1980)

 

Abdurrauf Bulabi (Aralık 1980 – Nisan 1981)

 

Raşid el-Gannuşi (Nisan 1981 – Temmuz 1981)

 

El-Fadil el-Beledi (Temmuz 1981 – Ekim 1981)

 

Hamadi el-Cibali (Ekim 1981 – Ekim 1984)

 

Raşid el-Gannuşi (Ekim 1984 – Ağustos 1987)

 

Salih Kerker (Ağustos 1987 – Ekim 1987)

 

Cemal el-Ava (Ekim 1987 – Nisan 1988)

 

Es-Sadık Şoro (Nisan 1988 – Mart 1991)

 

Muhammed el-Kalevi (Mart 1991)

 

Muhammed el-Akrot (Mart 1991)

 

Muhammed bin Selim (Nisan 1991 – Temmuz 1991)

 

El-Habib el-Levz (Temmuz 1991 – Eylül 1991)

 

Nureddin el-Arbavi (Ekim 1991)

 

Velid el-Benani (Ekim 1991 – Kasım 1991)

 

Raşid el-Gannuşi (Kasım 1991 – )

 

IV- Libya’da Müslüman Kardeşler

 

Geçen yüzyılın 1940’lı yıllarının sonlarında, bazı Mısırlı Müslüman Kardeşler üyesi, iltica talebiyle Libya’ya sığınarak Berka yöneticisi Emir İdris’e başvurdular. O da onları barındırdı ve o zaman Mısır’da Müslüman Kardeşler’in peşine düşen Mısır hükümetine onları teslim etmeyi reddetti. İşte onlar Libya’da Müslüman Kardeşler’in düşüncelerini yaymak için çalıştılar.

 

Müslüman Kardeşler’in resmi kuruluşu ilk kez 1968 yılında ilan edildi. 1969’daki Fatih devriminin gerçekleşmesi akabinde Müslüman Kardeşler üyelerinden bazıları, 1973 yılına kadar devam eden hükümet içindeki muhtelif bakanlıklarda bireysel olarak yer aldılar. Aynı yıl Müslüman Kardeşler liderleri tutuklanarak televizyonların karşısına çıkıp cemaatin dağıldığını ilan etmeye zorlandılar.

 

Cemaatin bu dağılışı, cemaatin bünyesine tesir etmemiştir. Cemaat çalışma yapmaya devam etmiştir ancak diğer Arap kentlerindeki tutumuna benzer daha şiddetli bir gizlilikle. Çünkü üyelerinin varış yollarının çoğunun kesildiğini keşfetmişlerdi. Fakat yurtdışındaki Müslüman Kardeşler ülkeye döndükten sonra bu problemi çözmüşler, bu da kimilerinin örgütlenmenin kesintiye uğradığını zannetmelerine neden olmuştu. Çünkü Batı bölgesinde önlerinde hiç kimseyi bulamıyorlardı. Bu da dünya çapında uygulanan gizliliğin bir sonucuydu. Fakat gerçekte örgütlenme varlığını koruyordu ve kimi liderleri hapiste olduğu halde murakıbı ve üyeleri bulunmaktaydı, özellikle Bingazi, Derne ve el-Beyda’da. (Ek: 1965’ten beri Cemaat üyesi Yunus Recep el-Bilali’nin yazdıkları)

 

1980 yılında yurtdışında eğitim gören Libyalı öğrenciler ülkelerine geri dönüp Müslüman Kardeşler’in düşüncelerini taşımaya başladılar, Cemaati yeniden kurdular ve 1998 yılı Haziran ayında açığa çıkartılıncaya kadar gizlice çalışmaya devam ettiler. O zaman Libya rejiminin siyasî örgütlenmelerin kurulmasını yasaklaması bakımından, Müslüman Kardeşler’in organizasyon yapısının ifşa edilmesi sonucu liderlerinden 152’si tutuklandı. 16 Şubat 2002’de özel halk mahkemesi, duruşmada Müslüman Kardeşler’in Libya’daki genel murakıbı Abdulkadir İzzeddin’i ve Murakıb vekili Salim Ebu Hanek’i idam cezasına çarptırırken, diğer yetmiş üç kişiyi de müebbet hapis cezasına çarptırdı.

 

Savaşçı Libya cemaatinin yaptığı yeniden durum değerlendirmesinden sonra Libya devletine düşmanlıktan vazgeçmesi üzerine Müslüman Kardeşler, Seyfulislam Kaddafi ile olan yakın ilişkileri dolayısıyla pek çok kaynak tarafından Libya rejiminin müttefikleri olarak görülmeye başladı.

 

Müslüman Kardeşler’in Libya’daki Murakıbları:

 

Müslüman Kardeşler’in Libya’daki ilk murakıbı Prof. Atiyye Cebr idi. Ondan sonra cemaati, Müslüman Kardeşlerin küresel örgütlenmesiyle ilk kez irtibatlandıran İdris Madi oldu. Abdullah Ahmed İzzeddin, sonra Prof. Beşir el-Kebti, sonra Dr. Abdülmecid Balorvin, Süleyman Abdulkadir. Kasım 2011’de ise Prof. Beşir el-Kebti, Libya içerisinde aleni olarak yapılan kongrede seçilen ilk Müslüman Kardeşler murakıbı oldu.

 

V- Cezayir Toprakları

 

Cezayir toprakları, bir dönem Cezayir’i yöneten ve Allah onun canını alıncaya kadar ağızları kapatan, insanları boğan ve farklı bir görüşe sahip olmayı ümmete haram kılan General Ebu Medyen’in temsil ettiği azgın bir diktatörlüğün hükmü altında yaşamıştır. Onun akabinde Cezayir, Bin Cedid liderliğinde demokratik yönetim doğrultusunda önemli gelişmeler kaydetmiş, ordunun halk üzerindeki kırbacını kaldırmıştır. Bu aşamadaki mücadeleye Şeyh Mahfuz en-Nahnah liderlik etmiş, sonra yönetimdeki gelişmeler, bu yeni sistemin davranışlarında ilerleme sağlamış, Devlet Başkanı Buteflika ile ölünceye kadar onun müttefiki olarak yönetime katılmıştır.

 

Mahfuz en-Nahnah’ın Hayatından Bir Kesit:

 

Tesiri: Şehid İmam Hasan el-Benna’nın kıyamı sürerken, Başkan Şeyh Mahfuz bin Muhammed Nahnah 27 Ocak 1942’de el-Buleyde şehrinde, Arap dilini muhafaza etmeleri ve İslam’a bağlılıkları ile tanınan seçkin bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. En faziletli âlimlerin ve en önde gelen üstatların önünde Kur’an-ı Kerim’i emerek, Arap dilini yutarak büyüdü. Şeyh Mahfuz Nahnah kurtuluş devrimine katıldı ve 1962 yılı sonlarına kadar el-Buleyde’de öncülük edenlerden biri oldu. Silahlı devrim döneminde mücahitler arasında yaşadı. Yine Şehid Muhammed Bu Süleymani ve Muhammed Belmehdi ile birlikte kalabalık halk gösterilerine katıldı. Kaydetmemiz gerekir ki Şeyh, bağımsızlık sonrasında pek çoklarının yaptığı gibi, ayrıcalıklar bekleyen ve ödüller isteyen kimselerden olmadı.

 

Şeyh, davet faaliyetlerine 1962 yılında başkentin ve el-Buleyde’nin camilerinde başladı. el-Ezher-i Şerif ve Ayn Şems Üniversitesi, Bağdat ve Filistin hocalarının katılımı sayesinde, bu ümmetin en hayırlı alimlerini ve adamlarını arındırıp bereketlendiren asil bir fikirden kaynaklanan Cemaat’in Cezayir’deki ilk tuğlalarını, 1964 yılında Şeyh Mahfuz Nahnah, arkadaşı Şeyh Bu Süleymani ile birlikte döşemeye başladı.

 

Lisans diploması almak üzere 1966-1967 eğitim-öğretim döneminde üniversiteye girip Arap Dili ve Edebiyatı Akademisi’ne kaydoldu. Onu bu tercihe yönelten, Batılılaşma/Fransızlaşma akımına halen dahi meydan okumanın görünümlerinden biri olagelen Arap Dili’ne duyduğu aşktı. 1970 yılında mezun olup Arap Dili lisans derecesini aldıktan sonra Kahire Üniversitesi, Tefsir yüksek lisans kısmına kaydoldu.

 

Başkent Cezayir’deki Merkez Üniversitesi’ndeki arkadaşlarıyla birlikte öğrenciler için mescit açma işine katıldı ve oradaki ilk Cuma namazı imamı oldu. Namaza 12 kişi katıldı, aralarında Şehid Bu Süleymani, Abdulvehhab bin Hammude ve Malik bin Nebi de vardı…

 

Ailelerin İslâmî şahsiyetinin korunmasını ve bütün Batılılaşma çağrılarına karşı konulması talebiyle düzenlenen yürüyüşlerde hep ön saflardaydı.

 

1975 yılında Şeyh Nahnah, o zaman sosyalist sistemi Cezayir toplumuna zorla dayatan Huvari Ebu Medyen başkanlığındaki yönetim sistemine karşı darbe tertip etmek suçlamasıyla 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Oysa bu sistem, Cezayir halkının Arap-Müslüman kimliği ve dinamikleri ile asla uyuşmayan bir tercihti ve o, siyasî ve ekonomik özgürlük alanlarının genişletilmesine çağırmıştı. Hapishane onun için bir yandan ilmini artırması, diğer yandan fikri ve siyasî tezleri incelemesi için  bir fırsattı. Onun eliyle mahpuslardan pek çoğu sapkın davranışlardan uzaklaşıp ahlaklandılar, örnek teşkil eden iyi modellere dönüştüler.

 

Şeyh, benzerleri peygamberlere ve insanları ıslah edenlere yönetilen suçlamalara maruz kaldı. Birkaç hapishane dolaştı ve o süreçte hapishanelerin benzerini hiç görmediği bir İslâmî faaliyet yürüttü. 1980 yılında hapishaneden çıkınca yoluna devam etti.

 

Şeyh Nahnah’ın liderlik ettiği hareket, büyük siyasî kazanımlar gerçekleştirmeyi başardı. Zira önceki hükümet içerisinde yedi bakanlık koltuğu, mevcut hükümette de üç bakanlık koltuğu kazanmayı başardı.

 

Mahfuz Nahnah, Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da ve Afrika’da İslam ve Batı, insan hakları ve demokrasi meselelerini ele alan pek çok uluslararası konferanslara ve toplantılara katıldı. Bu ülkelere düzenlediği ziyaretler esnasında bu devletlerin liderleri ve önde gelen yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Bunlar arasında; Fransa, İspanya, İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İngiltere, İtalya, İsviçre, Ürdün, Suudi Arabistan Krallığı, Sudan, Katar, Kuveyt, Fas, Libya ve daha pek çok devlet sayılabilir.

 

Nahnah’ın öne sürdüğü en önemli tezler arasında şunlar vardı: Şura, demokrasi, gelişme, hoşgörü, birlikte yaşam, karşılıklı saygı, insan haklarına saygı, kadının yaşam alanlarına katılımı, azınlıkların haklarına saygı, medeniyetler arası diyalog, yönetim ilkesinin genişletilmesi, otoritenin barışçıl yollarla devralınması, bireysel ve temel özgürlüklere saygı, uzlaşma, ılımlılık, yöneten ile yönetilen ilişkilerinin kurulması. “Barış Toplumu Hareketi” Partisi lideri, şiddeti, terörü ve her tür dinde aşırılık tezahürlerini kınadı ve bunları İslam’a ve Müslümanlara yabancı olarak değerlendirdi. Otuz yılı aşkın davet kariyerini sahih akîdeyi ve uzlaşma, ılımlılık gibi değerleri savunmaya adadı. Devletin yapmakta olduğu büyük hatanın; silah taşıma, kelle kesme, yıkım ve nefret kültürü taşıma hatalarını çözmeyeceği görüşündeydi.

 

Hareketi bugüne kadar ağır bedeller ödedi, çevresinden ve destekçilerden 500’den fazla kişi suikasta kurban gitti, bunlar arasında Şeyh Muhammed Bu Süleymani de bulunuyordu. Sosyalizm, laiklik, bölgesel sorunlar, Siyonizm, Filistin meselesi ve Afganistan konularında açık tutumlar sergiliyordu.

 

Düşüncelerini dile getirdiği bazı kitaplar kaleme aldı. Bunlar arasında, “Diyalog Adamı” ve “Başkanlık Yolunda Bir Adım” gibi kitapları vardır. Ayrıca muhtelif alanlardaki ve Arap gazetelerindeki kültürel çalışmalara katılmış, ulusal ve uluslararası medyada röportajlar vermiş, İtalya ve İsveç’te düzenlenen İslam-Hristiyanlık diyaloglarına iştirak etmiştir.

 

İlk kitabını “Arzulanan Cezayir Yitirilen Eşitlik: İslam Ulusalcılık Demokrasi” başlığıyla yayımlamıştır.

 

- 1980 yılında büyük İslâmî ittifak beyannamesini hazırladı.

 

- 1988 yılında ilk İslâmî festivali düzenledi.

 

- 1989 yılında İslâmî kimliğin korunması maksadıyla tüm davetçileri bir araya getiren bir bağlılık oluşturma çağrısında bulundu.

 

- 1990 yılında İrşad ve Islah Cemiyeti’ne başkanlık edenlerin ilki oldu.

 

- 1991 yılında İslâmî Toplum Hareketi’nin çoğunluk oylarıyla, sonra da öneri yoluyla ilk başkanı oldu.

 

- Pek çok âlimle birlikte Filistin toprağının herhangi bir karışından dahi vazgeçilmesini reddeden bir belgeye imza attı.

 

- Bağdat’a giden âlimler heyetine iştirak etti.

 

- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olan ilk İslâmî hareket lideri oldu.

 

Mahfuz Nahnah, Cezayir Barış Toplumu Hareketi başkanı ve Cezayir’deki siyasî İslam konusunda uzlaşma sağlayan adam idi. Asla şiddete inanmamaktadır, aksine uzlaşmaya ve ılımlılığa eğilim göstermektedir. Nahnah, 1995’te düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki merkezi kazandı ve 3 milyondan fazla oy aldı. 19 Haziran 2003 tarihinde vefat etti.

 

VI- Irak Toprakları

 

Irak’taki Müslüman Kardeşler cemaati, Irak’ta faaliyet gösteren İslâmî hareket örgütlenmelerinden biridir. Küresel Müslüman Kardeşler cemaatinin fikri ve örgütsel bir uzantısıdır. Mısır’a gidip Müslüman Kardeşler’in fikrini Hasan el-Benna’dan alıp benimsedikten sonra bu örgütlenmeyi kurup oluşturan kişi Muhammed Mahmud el-Savvaf’tır. Örgütlenme, İslâmî bir hayır cemiyeti olarak faaliyetine başladı. Ancak 1960 yılında resmi olarak Irak İslâmî Partisi adıyla varlığını ilan etti. O zaman başkanlığını Kenan es-Samerrai yürütüyordu. Parti, Müslüman Kardeşler cemaatinin siyasî kanadını temsil ediyordu. Ancak henüz üzerinden iki yıl bile geçmemişken Irak hükümeti tarafından 1962 yılından 2003 yılına kadar resmen yasaklı olarak kalmıştır.

 

Amerika’nın 2003 yılında Irak’a saldırmasından sonra parti örgütlenmesini yenilemiştir. Irak’taki Müslüman Kardeşler cemaati ise gizli bir örgütlenmeye dönüşmüştür. Irak Hükümeti’nin cemaatin liderlerini ve üyelerini yakalama girişimlerine ve onlardan bir kısmını tutuklayıp idam etmesine rağmen, örgütlenme sağlamlığını koruyabilmiştir. Bu da ona, 2003 yılında Amerika’nın Irak’a saldırması akabinde, çok sayıda kuruluşlar, örgütlenmeler ve cemiyetler kurma ehliyeti kazandırmıştır. Dr. Abdülkerim Zeydan’ın Müslüman Kardeşler’in Irak’taki çalışmasını 1970 yılı başlarında dondurmasından sonra biri Irak dışından -Dr. Usame et-Tikriti- ve diğeri de Irak içinden -el-Hac Hatim Ebu Udey- olmak üzere iki murakıb belirlenmesiyle birlikte çalışmasına geri dönebilmiştir. 2003 olaylarından sonra ise içerideki ve dışarıdaki çalışmalar birleştirilmiş, yeni murakıb olarak Dr. Ziyad Şefik er-Ravi’yi seçtiklerini ilan etmişlerdir. Kendisi oldukça etkili ve önemli bir şahsiyettir. Dünya çapında tanınmış bir doktordur. Safları bütünleştirebilme yeteneğiyle meşhurdur. Fakat daha ziyade karizmasıyla öne çıkmakta, bu da onun, cemaatin geleceğine ilişkin meselelerde kendi şahsi görüşlerini ön plana almasına neden olmaktadır.

 

25.05.2009 tarihinde düzenlenen seçimler akabinde Dr. Muhsin Abdülhamid, genel murakıblık makamına ve Parti’nin Şura Konseyi Başkanlığı’na seçildi. Ayrıca Tarık el-Haşimi de murakıb vekili seçildi ve parti lehine diğer oluşumların bazılarından oy kazanmak maksadıyla Tarık el-Haşimi’nin partiden ayrıldığı duyuruldu.

 

Müslüman Kardeşler’in Irak’taki Murakıbları:

 

Muhammed Mahmud es-Savvaf

 

Kemal el-Kaysi

 

Dr. Abdülkerim Zeydan

 

Usame et-Tikriti

 

Hatim Ebu Udey

 

Ziyad Şefik er-Ravi

 

Muhsin Abdülhamid

 

Müslüman Kardeşler’in Irak’taki Önde Gelen Şahsiyetleri:

 

Müfekkir Şeyh Muhammed Ahmed er-Raşid

 

Müfekkir Şeyh Abdülkerim Zeydan

 

Dr. Numan Abdurrezzak es-Samerrai

 

Şeyh İyad el-İzzi

 

Şeyh Muhenned el-Gariri

 

Şeyh Abdülcelil el-Fehdavi

 

Şeyh İbrahim en-Na’me

 

Şeyh Yusuf el-Hassan

 

Prof. Halid Osman

 

En Önemli Siyasî Şahsiyetler:

 

İyad es-Samerrai

 

Dr. Usame et-Tikriti

 

Tarık el-Haşimi

 

Abdülkerim el-Samerrai

 

Dr. Ammar Vecih

 

Dr. Muhammed İkbal

 

Dr. Selim el-Ciburi

 

Dr. Ziyad el-Ani

 

Müslüman Kardeşler’in Irak’taki Kurucuları:

 

Müslüman Kardeşler’in Irak koluna, gerek örgütsel, gerekse düşünsel olarak bağlı olan kurumların en önemlilerinden bazıları:

 

Bağdad Uydu Kanalı

 

Daru’s-Selam Radyosu

 

Iraklı Talebeler ve Gençler Birliği

 

Irak İslâmî Partisi

 

Irak Haması

 

İslâmî Irak Direniş Cephesi – Cami

 

Kürdistan İslâmî Birliği

 

Siyasî Tutum:

 

Irak’taki Müslüman Kardeşler, kendi siyasî kanadı olan Irak İslâmî Partisi ile kendi siyasî tutumları konusunda anlaşmazlığa düşmüştür. Bu da gerek cemaat içerisinden, gerekse cemaat dışından yoğun eleştiriler yöneltilmesine neden olmuştur.

 

Cemaat, Irak’ın yeni anayasasına muvafakat vermeyi reddetmiştir.

 

Cemaat, Irak ile Amerika arasında imzalanan güvenlik anlaşmasına muvafakat vermeyi reddetmiştir.

 

VII- DEMOKRATİK SİSTEMLERLE BİRLİKTE

 

İslâmî hareket, sözde demokrasiye sahip diğer ülkelerde, savaşmayı veya karşı koymayı değil, diyalog kurmayı esas alarak hareket etmektedir. Kimi zaman yasaklanmakta, kimi zaman sıkıştırılmakta, kimi zaman bir nebze özgürlük alanı açılmakta, kimi zaman da yönetime iştirak etmektedir. Bütün bunlar söz konusu sistemlerin koşullarına göre değişkenlik arz etmektedir.

 

Son Söz:

 

Bir sene önce İslam Âlemi’nde iki parlak nokta görüldü, bunlardan ilki Hamas ve işgalci düşmana karşı cihadı muhafaza edip siyasî alanda genel seçimlerden başarıyla çıkmasıydı ve diğeri de Necmettin Erbakan liderliğindeki Saadet Partisi’nden sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adını taşıyan Türkiye idi. Erbakan ile siyasî anlaşmazlığa düşen Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yeni bir nesil ortaya çıkmış, Adalet ve Kalkınma Partisi dikenlerle dolu, hatta her tarafta adeta her taşın altında her an patlamaya hazır mayınlarla döşenmiş bir yolda yürümeyi başarmıştır. O zamanlarda ve bir sene öncesine kadar İslâmî hareketin tam bir siyasî başarısızlığa uğradığına dair bir anlayış oluşmuş, İslâmi Hareket hiçbir ülkede ayağını yere sağlamca basmaya güç yetirememişti. Hatta Sudan’da kurulan ve saflarındaki büyük parçalanmadan dolayı nihayete eren, daha da ötesi yönetimi altında Güney Sudan’ın Kuzey Sudan’dan koptuğu sözde İslam devletinde bile.

 

İnsanların çoğu, İslâmî hareket ile yönetim dizginlerini ele geçirme arasında engel olarak terörün, azgın diktatörlüğün ve otoriter sistemlerin var olduğunu bilmelerine rağmen, nihayetinde siyasî başarısızlıkları İslâmî hareketin bu sistemlerle başa çıkmaktan aciz olduğuna bağlamaktadırlar. Bütün siyasî dehalar bir araya toplansaydılar bile siyasî alanda bu ümmetin ve bu halkların hayır, kahramanlık ve fedakârlık fışkırtan yüreklerinin gösterdiği böylesine şaşırtıcı bir ilerlemeyi tasavvur dahi edemeyecekleri bir zamanda Allah-u Teâlâ bu ümmete merhamet etmeyi murad etti. Bütün dünya onların bu tavırlarını öylesine büyük bir şaşkınlıkla karşıladı ki buna Arap Baharı adını verdiler. Ben ise dünya haritasını değiştirecek İslâmî Arap Baharı olarak adlandırıyorum. Öyle ki en azgın diktatör rejimlerin kalbinde, tuğyan damarları patlatıldı ve önüne çıkan tüm rejimleri, kimi yerlerde kâğıttan uçakların düştüğü gibi, kimi yerlerde metalden uçakların, füzelerin, mermilerin düştüğü gibi yere düşürecek İslâmî Arap aydınlığı yükseltildi. Zira konumuz bu konu değil, ama yine de yeryüzünde azgınlığın doruklarına ulaşmış Tunus, Libya ve Mısır rejimlerini, sonra da kökü sökük halde düştü düşecek Yemen ve Suriye rejimlerini hatırlatmakla yetinmek isterim.

 

وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِن فَوْقِ الأَرْضِ مَا لَهَا مِن قَرَارٍ  “Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer.” (İbrahim, 26)

 

Allah Azze ve Celle’nin şu kavli bunu ne de güzel ifade ediyor:

 

وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا  “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 81)

 

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ  “Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!” (Enbiya, 18)

 

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلامُ الْغُيُوبِ، قُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيدُ  “De ki: Kuşkusuz, Rabbim gerçeği ortaya koyar. Çünkü O, gaybı çok iyi bilendir. De ki: Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir ne de geri getirebilir.” (Sebe, 48-49)

 

Mısır, Tunus, Fas, Kuveyt, Filistin ve Allah’ın bereketlendirdiği Yemen ve Şam’daki halklar, aynı yolun sonuna ulaşmak için artık İslâmî hareketlere güven duymaktadır. Bundan sonrasında İslam düşmanları, ya alçaltıcı bir hezimete uğramış halde arkalarına bakmadan kaçacaklar, ya barış içinde yaşayacaklar ve yeryüzündeki mustazafların devleti Allah’ın -Azze ve Celle- vaadini gerçekleştirmek için yeniden harekete geçeceklerdir.

 

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 

 “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi onları da yeryüzüne mutlaka halife kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” (Nur, 55)

 



[1] Şehid Hasan el-Benna’nın Risaleleri.83-84

[2]Şehid İmam Hasan el-Bennanın Risaleleri, s. 215-216, Dâruş- Şihâb Yayınevi

[3] Beni Niçin İdam Ettiler, s. 28. Bu, Seyyid Kutub’un -Allah ona rahmet etsin- mahkeme sırasında ve idamından önceki sözlerini içeren, en son yazdığı küçük bir kitapçıktır.

[4] Beni Niçin İdam Ettiler, s. 46

[5] Beni Niçin İdam Ettiler, s. 28

[6] Beni Niçin İdam Ettiler, s. 95-98

[7] Mustafa es-Sıbai, Davetçi Müceddid, d. Adnan Zarzur, S. 286-289

[8] Bir Asırda Suriye, a.g.y, C.1, s. 136, 137