NAMAZIN BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATTAKİ FONKSİYONU-I

“Namaz”, Farsça bir kelime olup, dilimize de Farsça’dan geçmiş bir kelimedir. Namazın Arapçası ise “salât” olup bu da, “bağışlanma dilemek”, “yakınlaşmak”, “topyekûn olarak Allah’a yönelmek” gibi anlamları da ihtiva etmektedir. Salâtın bir manası da duadır. Dua kelimesinin kendisi de Arapça olmasına rağmen salâtın dua yerine kullanılması, “desteğin ikame edilmesi”, yani “desteğin ayağa kaldırılması” ile alâkalı olmasındandır. Salât kelimesi, “salâ” kökünden türemiş olup, bu da “patlama”, “parlama” ve “tutuşma” anlamına gelmektedir. Salâ (s-l-y) kökünün bir anlamı da “ateş”tir. Zira salât ile aynı kökten gelen se-yaslâ naran (Ateşe yaslanacak) ibaresi de bunu göstermektedir. Salât kelimesi, Kur'an'da yüz yerde geçmektedir.
Salât kelimesi, Kur’an’da da farklı vurgular ve anlamlarda kullanılmaktadır. En çok kullanıldığı anlam ise, hiç şüphesiz namaz olarak kullanılmasıdır. Bunun dışında, Kur’an’da “dua ve istiğfar”[2], “ibadet”[3], “ibadethane”[4], “destek”[5], “din ve dindarlık”[6], “davet”[7], “kulluk”[8], “yaratılış amacına uygun hareket”[9] anlamlarında kullanılmaktadır. Hz. Muhammed (as)'dan, üzerinde hiçbir tartışma olmadan nesilden nesile uygulanması ile kesinlik kazanan Rasul'ün namaz kılma şekli ortadadır. Bu da günde beş vakitte kılınan ayakta durmak (kıyam), kıraat, rükû, secde ve oturuşla bütünlük içinde yapılan bir dua tarzıdır. Namaz; fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda huşû ve hudû dolu bir boyun eğiş ve Allah’ın düşmanlarına karşı bir kıyam ve başkaldırıdır.
Salât, terim olarak; İslâm dininin temel rükünlerinden biri olan, Allah tarafından emredilip Rasulullah tarafından ayrıntılı olarak ve fiilen gösterilen namaz ibadetinin adı olarak kullanılır.

Namazı İkame Etmek!..

Kur’an, genellikle “salât etmemizi” değil, “salâtı ikame etmemizi” emretmektedir. Salâtı emreden ayetlerin muhatabı namazı kılmayanlardır, salâtı ikameyi emreden ayetlerin muhatabı ise namaz kılan mü’minlerdir. Bir şeyin ikamesi, onun doğru dürüst yapılması ve hakkının verilmesidir. Kur'ân'da namaz hakkında “yüsallûne” veya “sallû” fiillerinden ziyade “namazı ikame ederler”[10] veya “namazı ikame edin”[11] veyahut da “namazları muhafaza edin veya ederler”[12] buyrulması dikkat çekici olmuş ve arada mana farkı vardır denmiştir. İkame yahut muhafaza, tadil-i erkân, huşu' ile güzelce kılmaktır. Yani namazı ikame etmektir. Hakkını yani farzlarını, vaciblerini, âdabını yerine getirerek kılmaktır[13], denmiştir”.
Kur'an'da namaz kılmayı emreden ayetlerde "kaame" fiilinden türeyen "ekıymu's-salâte", ifadesinin kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Bakara sûresi, 3. âyette de, Kur'an'ın hidâyet ve yol göstericisi olacağı takvâ sahibi kimselerin özelliği belirtilirken "yukıymûne's-salâte" ifadesi kullanılır. "İkaame"; "bir şeyi kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, dosdoğru yapmak, özenle ve şartlarına riayet ederek uygulamak, devamlı ve itibarlı hale getirmek" anlamlarına gelir. Dolayısıyla, "namazı ikame etmek"; onu ta'dil-i erkân ile –rükûnlarının hakkını vererek-, huşû ve hudû içinde, dosdoğru bir şekilde kılmak ve hatta kıldırmak demek olur. Namaz için emr-i bil-ma'rufta bulunmak, ona engel olacak engelleri ortadan kaldırmak, başkalarına namazı hatırlatmak, emretmek ve öğretmek de namazı ikame kapsamına girer.
İkame, “doğrultmak, ayağa kaldırmak” demektir. İkame edilen salât da, sahibini ayağa kaldırır, doğrultur, onu canlandırır. Dolayısıyla problem sadece namazı eda etmeme değil, eda edilen namazı ikame etmeme problemidir. Kur’an, namazın ikamesinden söz ettiği her yerde, zımnen bu probleme dikkat çekiyor demektir.
Maun Suresi, ‘Vay o namaz kılanların haline’ derken, aslında namazı eda ettiği halde namazı ikame etmeyen bir tipten bahseder. Bu tipin özellikleri sûrede şöyle dile getirilir. Bu tip: 1) Dini yalanlayan, 2) Yetimi itip kakan, 3) Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, 4) Salâtı amacının dışına çıkarıp içini boşaltan, 5) Salâtı gösteriş için kullanan, 6) En küçük bir yardımı bile çok görüp engelleyen kimsedir. Kur’an, özelliklerini saydığı bu tür birinin üzerini şöyle çizer: “Yazıklar olsun böylesi salât sahiplerine!”[14].
Şu halde salâtı ikame etmenin içerisine, sadece Allah’ın hukukunu gözetmek değil, kulun hukukunu gözetmek de girmektedir. Sözün özü: ikame edilen salât kıymet kazanır. Tersi, salâtın içini boşaltmaktır.[15]
“Namaz, dinin direğidir; onu terk eden şüphesiz dini yıkmış olur.” (Beyhakî) hadisi açısından konuya bakarsak, namazı ikame etmek, dinin bu temel direğini, yani sütununu inşâ edip dikmek, sapasağlam hale getirmek şeklinde de yorumlanabilir. Bir çadırın ayakta kalabilmesi için temel direğin, bir binanın yükselebilmesi için temel sütunların önemi ne ise, İslâm dini için de namaz odur. İslâm binasının temeli imanla atılacak, direk ve sütunları da namazla dikilecektir. Bu yüzdendir ki, Kur’an ve sünnet, tevhid’den sonra ilk olarak namazı emretmiştir. Dolayısıyla namazı ikame etmek, Din’i ikame etmektir. Namazı terk etmek ise, Din’i helak edip yıkmaktır.
Namazın hakkıyla kılınması konusunda ölçü ise, Rasulullah’ın; “Namaz kılarken beni gördüğünüz gibi namaz kılın” (Buhârî, Ezan 18/60, Edeb 27; Ahmed bin Hanbel; V/53) hadisi olmalıdır. Dosdoğru namaz; Rasulullah’ın kıldığı, onun tanımladığı ve onun uygulama olarak gösterdiği namazdır. Allah’a lisanen ve bedenen taatte bulunmanın ötesinde; kalben ve ruhen ibadet etmek, namaz sayesinde imanı güçlendirmek, imanı tazelemek, dinamizmini artırmaya ve kulluk bilincini hatırlamaya yönelik seviye kazanmak namazın ikame edilmesi için vazgeçilmez şartlardır. Bütün bunların yanında, namazın dosdoğru ve makbul olabilmesi için şekle yönelik bazı şartların da titizlikle yerine getirilmesi gerekir.
Namazın derûnî ve ruhî boyutu, bir bakıma şeklî boyutu olmadan gerçekleşemez. Kıyam, rükû, sücud, kuûd gibi temel bedensel eylemler, hiç kuşkusuz derin ruhî ve psikolojik anlamlar içeren sembolik hareketlerdir. Bu bakımdan, Rasûlü Ekrem, namazın şekli ile alâkalı çok önemli uyarılarda bulunmuştur. “Namaza durduğunda, önce tekbir al. Sonra Kur’an’dan kolayına geleni oku. Sonra rükûa var, eklemlerin yerli yerinde (mutmain) oluncaya kadar dur. Sonra başını kaldır, ayakta büsbütün doğruluncaya kadar dur. Sonra secdeye var, mutmain oluncaya kadar kal. Sonra başını kaldır, mutmain oluncaya kadar otur. Bunu namazının bütününde böyle yap.” (Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. II/ 735 hadis no: 423)
Hadiste sözü edilen her hareketin mutmain olarak yapılması; o hareketler sırasında yapılan dua ve zikirlerin anlam kazanması bakımından elzemdir. Acele ile daha rükûa tam varmadan doğrulmak, tam doğrulmadan secdeye gitmek ve hemen secdeden kalkmak, daha oturmadan tekrar secdeye gitmek... Bütün bunlar, namazın şekli ve aslı olan bedensel unsurları eksik bıraktığı gibi, namazın manasını ve ruhunu da zedeler. Nitekim Rasulullah, namazda “horozun gagalaması gibi gagalamayı, köpek oturuşu gibi oturmayı ve tilki bakışı gibi sağa sola bakınmayı” yasaklamıştır. (Sıfatu Salâti’n-Nebî, s. 70; Fıkhu’s-Sünne, I/ 175).




Namazın Muhafazası!..

Kur’an-ı Kerim’de, mü’minlerin en belirgin vasıflarından biri olarak “onlar namazlarını korurlar” ifadesi geçmektedir (70/Meâric,34; 23/Mü’minûn,9 ve 6/En’âm,92). Kur’an-ı Kerim’de, namazın ikame edilmesi, ayakta tutulması ve devamlılığına ilave olarak bir de bu vasfın, yani “namazın muhafaza”sının geçmesi, diğer vasıflar kadar önemli olduğunu göstermektedir. Meâric suresi bu bakımdan ilgi çekicidir: “Namaz kılanlar ki onlar namazlarında devamlıdırlar... Namazlarını koruyanlar; işte bunlar cennetlerde ikramlara mazhar kılınırlar.” (70/Meâric, 22–23, 34–35). Mü’minûn sûresinin 9. ayetinde ise namazlarını koruyan mü’minlerin firdevs cennetlerine vâris olacakları anlatılmaktadır. Namazın devamlılığı, vakit açısındandır. Yani namazı terk etmemeyi ifade eder. “Namazın korunması” ise; namazdan önce, namaz esnasında ve namazdan sonra, hal ve hareketlere dikkat etmek suretiyle onu mükemmel hale getirmeye özen göstermektir.

Her Peygambere Namaz Emredilmiştir!..

Namaz/Salât insanlıkla yaşıt bir ibadettir. Bilindiği gibi, Hz. Âdem (as)’dan itibaren gönderilen her peygamberin getirdiği ilahi vahyin ortak adı İslam’dır. Bu manada İslâm da insanlıkla yaşıttır. Nasıl ki İslâm, tüm zamanların hak dini ise, salât da tüm zamanlarda geçerli olan ibadetin adıdır. Sadece salât değil, zekât da, oruç da, hac da, kurban da böyledir.
Tarih boyunca gönderilen her peygamber, kavimlerine Allah (cc)'ın farz kıldığı namaz ibadetini tebliğ etmişler, kendileri de hayatları boyunca bu ibadeti en güzel ve en doğru şekilde uygulayarak bütün mü’minlere örnek olmuşlardır. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şu şekildedir:
- Hz. İbrahim için:
Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)
- Hz. İsmail için:
Kitap'ta İsmail'i de zikret. Çünkü o, va'dinde doğruydu ve gönderilmiş (Rasul) bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekâtı emrediyordu ve o, Rabbi katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54–55)
- Hz. Musa için:
Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl. (Taha Suresi, 14)
- Hz. İsa için:
(İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti. (Meryem Suresi, 30–31)
Mü’min kadınlara örnek olarak gösterilen Hz. Meryem'e de namaz kılması emredilmiştir:
Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et. (Al-i İmran Suresi, 43)
Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Salât önceki bütün peygamberlere ve ümmetlerine de emredilmiştir (Beyyine 98/5). Başka ayetlerde de, genel ifadelerle bütün peygamberlere emredildiği bildirilmiştir. (Enbiya 21/73). Ayrıca Hz. İsmail, ev halkına salâtı emretmiştir (Meryem 55). Salât, İsrailoğulları’ndan alınan beş sözden biridir (Bakara 2/83). Hz. Musa’ya, tevhidden sonra salât emredilmiştir (Tâhâ 20/14). Lokman, oğluna salâtı öğütlemiştir (Lokman 31/17). Hz. İsa’ya emredilen iki ilkeden biri salâttır. (Meryem 19/31).
Son Peygamber (as)’ın da, diğer peygamberler gibi, başlangıçta sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa ikişer rekât namaz kıldığı rivayet edilmektedir. Beş vakit namazın farziyetinden önce risaletin ilk günlerinde Hz. Peygamber (a.s.), Cebrail (a.s.)’ın tarifi üzere abdest alıp namaz kılmış, sonra Hatice (r.anha.)’ya da abdest aldırıp namaz kıldırmıştır. Namaz beş vakit olarak Mirac gecesi farz kılınmıştır. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında, bir rivayete göre Ramazan ayının 17. gecesi, bir rivayete göre de Recep ayının 27. gecesi gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed'in peygamber oluşuyla başlayan, putperestlerin Müslümanlar üzerindeki baskıları, Peygamber ailesiyle az sayıdaki Müslümanlara karşı muhtemelen risâletin altıncı yılında başlayıp üç yıl süren ve büyük acılar getiren ekonomik ve sosyal boykota dönüştü. Bu boykotun ardından Rasulullah’ın, kısa aralıklarla sevgili eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib vefat etti. Rasulullah'ın bu kayıplardan duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla "hüzün yılı" denildi. İşte bu acılı olayların ardından Yüce Allah, bir bakıma sevgili Rasulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek, hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle Mirac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.
Namaz, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit olan farz bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de namazı emreden ayetlerden birisi şöyledir: “Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam olan) din budur.” (Beyine, 98/5)
Sünnetten delil: Bu konuda rivayet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu hadislerden bazıları şunlardır: “İbn-i Ömer’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “İslam beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, yoluna gücü yetenler için Beytullah’ı haccetmek.” (Buhari ve Müslim) Bu manada bir hadis de Hz. Ömer’den rivayet edilmiştir: “İslam, Allah’tan başka bir ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Allah elçisi olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazanda oruç tutman, yoluna gücün yeterse Beytullah’ı haccetmendir.” (Buhari ve Müslim)
İcma’dan delil ise: Bütün ümmet bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu hakkında ittifak etmişlerdir.

Namaz Vakitleri Belirlenmiş Bir İbadettir!..

Kuran’da, namazın mü’minlere vakitleri belirlenmiş bir ibadet olarak farz kılındığı belirtilmiştir. Konuyla ilgili ayette şöyle buyrulmaktadır: “Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa Suresi, 103)
Namaz vakitlerine Kur'an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde yer verilmiştir. Ancak, farklı surelerde geçen bu ayetler, namazın, 5 farklı zaman diliminde kılınması gerektiğine işaret etmektedir. Sabah vaktine Nur 24/58, Hud 11/114, Ta-Ha 20/130, Rum 30/17–18. ayetlerde değinilir ve sabah namazı farz kılınır. Öğle vaktine İsra 17/78, Nur 24/58, Rum 30/17–18. ayetlerde; ikindi vaktine Ta-Ha 20/130, Rum 30/17–18. ayetlerde; akşam vaktine Hud 11/114, İsra 17/78, Rum 30/17–18. ayetlerde; yatsı vaktine de Ta-Ha 20/130 ve Hud 11/114. ayetlerde değinilmiştir.
Allah (cc)'ın lütfüyle vahyi en iyi anlayan ve tefsir eden Peygamber Efendimiz de (sav) beş vakit namazın gün içindeki başlangıç ve bitiş zamanlarını mü’minlere tarif etmiştir. Namaz vakitlerinin bildirildiği en çok bilinen hadis-i şeriflerden biri İbn-i Abbas'ın bildirdiği hadis-i şeriftir:
"Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Cibril (aleyhisselam) bana, Beytullah'ın yanında, iki kere imamlık yaptı. Bunlardan birincide öğleyi, gölge ayakkabı bağı kadarken kıldı. Sonra, ikindiyi her şey gölgesi kadarken kıldı. Sonra akşamı güneş battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman kıldı. Sonra yatsıyı, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca kıldı. Sonra sabahı şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldı. İkinci sefer öğleyi, dünkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisinin iki misli olunca kıldı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldı. Sonra yatsıyı, gecenin üçte biri gidince kıldı. Sonra sabahı, yeryüzü ağarınca kıldı. Sonra Cibril (aleyhisselam) bana yönelip: 'Ey Muhammed! Bunlar senden önceki peygamberlerin (aleyhimüssalatu vesselam) vaktidir. Namaz vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır!' dedi."
Haftalık toplantı duası ya da sosyal, siyasal haftalık istişare namazı olarak da tanımlayabileceğimiz ve Kur'an'da Cuma 62/9–10 ayetlerinde bahsi geçen Cuma namazı Müslümanlara belirli şartlar ve vakitlerde farz kılınmıştır. Bilindiği gibi Kur'an'daki tüm ibadetler vakitlidir. Sabahleyin ikindi namazının, perşembe günü cuma namazının kılınamayacağı gibi… Her namaz, kendi vaktinde kılındığı zaman Allah nezdinde makbul ve kabul edilmesi söz konusu olur. Aksi halde olmaz. (Devam Edecek)

[1] Bu konu Ramazan ayında, Genç Birikim Konferans Salonu’nda anlatılmıştır.
[2] Tevbe 9/84, 103
[3] Ma’ûn 107/4
[4] Hac 22/40
[5] Tâhâ 20/14; Ahzab 33/43, 56; Maide 5/12
[6] Maide 5/58
[7] Hûd 11/87; Maide 5/106
[8] Lokman 31/31
[9] Nur 24/41
[10] Meselâ bk. Bakara: 2/3, Mâide: 5/55, Enfâl: 8/3, Tevbe: 9/71, Neml: 27/3, Lokman: 31/4
[11] Meselâ bk. Bakara: 2/43,83,110 vd. için ilgili âyetlerin dökümünün yapıldığı M.F. Abdülbâkî, Mu'cem, s. 579
[12] Meselâ bk. Bakara: 2/238, En'âm: 6/92, v.d için M. F. Abdülbâkî , Mu'cem, s. 207
[13] İbn-i Kesîr, 1/42; Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 1/186
[14] Ma’ûn 107/4
[15] Bakara 2/43, 83, 110; Nisa 4/162

http://achievementcenters.com/?RANDnids4=opzioni-digitali-a-partire-da-1&d28=99