Afganistanda Bir İnsanlık Dramı Yaşanmaktadır!!!

Afganistan ve Pakistan’da tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Bir taraftan işbirlikçi Zerdari ve Karzai, diğer taraftan ise Obama’nın eli kanlı yönetimi tarafından, karadan ve havadan, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapılmadan masum sivil halkın üzerine kan ve ölüm kusan bombalar yağdırılmaktadır. Afganistan’da 2001 yılında, Pakistan’da ise Mayıs 2009 ayının başlarından itibaren başlayan bu saldırılar, emperyal ABD ile birlikte gerek ISAF ve NATO güçleri ve gerekse işbirlikçi Karzai ve Zerdari yönetimlerinin işbirliğinde tam anlamıyla bir vahşete dönüşmüştür. Bu saldırıların neticesinde yüz binlerce insan öldürülmüş, göçe zorlanan çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan milyonlarca sivil ise ya atılan bombaların altında ya da açlıktan ve susuzluktan ölmüşler veyahut da mülteci konumuna düşürülmüşlerdir. İşlenen bu vahşet karşısında, öldürülen bir hayvan için dünyayı ayağa kaldıran sözüm ona uluslararası kuruluşlar sessiz, Birleşmiş Milletler sessiz, halkı Müslüman olan bölge ülke yönetimleri ve Müslüman halklar da sessiz. İşin en acı yanı ise, Müslüman halkların sessiz olmasıdır!.. PAKİSTAN KURULDUĞUNDAN BU YANA HEDEFTE OLAN ÜLKEDİR!..
Pakistan, 1947 yılında, dönemin emperyal ülkesi İngiltere’ye ve işbirlikçisi Hindistan’a rağmen İslam’i duyarlılıkla kurulmuş bir devlettir. Pakistan, kuruluşundan bu yana, şekli de olsa var olan kimi İslami özelliklerinden ve İslam’dan uzaklaştırılmak için, birçok katliama, iç çatışmalara, bölgesel savaşlara ve birçok askeri darbeye maruz bırakılmış bir ülkedir. Yerel ve küresel laik, seküler ve işgalci güçlerin bütün baskı ve dayatmalarına rağmen, Pakistan’daki İslami duyarlılık –özellikle de- halk bazında artarak devam etmiştir ve İnşaallah da devam edecektir. İçerideki işbirlikçi, laik ve seküler güçlerle, dışarıdaki emperyal işgalci güçlerin tek amacı, Pakistan’ı, bu İslam’i duyarlılıktan uzaklaştırmak ya da kontrol altına alarak ılımlaştırmaktır. Dolayısıyla bugün, Svat vadisinde devam eden bu insanlık dışı katliamın asıl nedeni, İslam’dır; İslami hayat tarzını yaşamaya çalışan Müslüman halktır. Bölge halkı, İslami kimliği ve tercihleri sebebiyle yok edilmeye ya da terör estirilerek İslami tercihlerinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır.
ABD, her yerde olduğu gibi Pakistan’da da ikili, hatta çok yönlü bir oyun tezgâhlamaktadır; bir yandan iktidardaki partileri destekler görünürken, bir yandan da halkı ve halkın içindeki ayrılıkçı grupları iktidarlara karşı kışkırtmaktadır. Nitekim 27 Aralık 2007’de muhalefet lideri Benazir Butto’nun öldürülmesinin arkasında da ABD vardı, Pervez’in iktidardan düşürülmesinin ve Lal Mescidi’nde işlenen insanlık dışı katliamın arkasında da yine ABD vardı. ABD’nin uyguladığı bu politikaların arkasındaki asıl amaç, ülkede iç karışıklık ve istikrarsızlık meydana getirerek, kendi politikalarını rahatlıkla uygulama imkânı bulmaktır. Yine, bir yandan Veziristan ve Belucistan bağımsızlık hareketlerini desteklerken, diğer yandan da Pakistan yönetimi ile birlikte hareket ettiği imajı meydana getirilmeye çalışmaktadır. Kısacası, ABD, nükleer silaha sahip Pakistan’ın istikrarsızlaştırılması için, birbirine düşman tarafları desteklemek dahil, her türlü çirkin ve insanlık dışı yönteme başvurmayı vazgeçilmez bir politika olarak benimsemiştir.
Pakistan, kurulduğundan bu yana, uzak yakın emperyalist ülkeler tarafından ekonomik, askeri ve sosyal ablukaya alınarak bölünmeye ve parçalanmaya muhatap kılınmak istenen ülkelerin başında gelmektedir. Pakistan, nüfusu ile, içinde bulunduğu bölgenin konumu ile ve stratejik önemi ile daima emperyal ülkelerin iştahını kabartmıştır. Nitekim dış emperyal güçlerin dayatması ve kışkırtması neticesinde Pakistan ilk bölünmeyi ne yazık ki 1971’de Doğu Pakistan’ın, Bangladeş ismiyle ayrılıp bağımsız bir devlete dönüşmesiyle yaşamıştı. Şimdilerde de dış emperyal güçler, elbirliğiyle, aynı şekilde, Pakistan’ı birden fazla parçaya bölmek için her türlü entrikaya başvurmaktadır. Çünkü birkaç parçaya bölünerek küçülen Pakistan, daha kolay kontrol edilebilir bir ülkeye dönüşecektir. Böylece Pakistan, ordusu ve elindeki nükleer silahıyla emperyalizm açısından tehlike ve tehdit oluşturmaktan çıkarılmış olacaktır.
Bu nedenledir ki bölgede tam anlamıyla kirli ve emperyal amaçlı bir savaş devam etmektedir. ABD, dün Vietnam’da, Kamboçya’da, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da devam ettirdiği insanlık dışı bu sömürge amaçlı savaşı, bugün Pakistan’da da sahnelemeye çalışmaktadır. Çünkü Pakistan, bölgenin en güçlü ve nükleer silaha sahip halkı Müslüman olan tek ülkedir. Çünkü Pakistan’ın Müslüman halkı, başta Filistin ve Afganistan olmak üzere İslam coğrafyasında meydana gelen bütün işgallere karşı direnen Müslümanları desteklemektedir. Çünkü Pakistan halkı, her türlü işgale ve emperyal dayatmalara karşı çıkma onurluluğunu gösteren bir halktır. Zaten bu nedenle, Obama henüz yönetime gelmeden Irak’taki işgalci askeri güçleri bu bölgeye, üstelik ilave güçle göndereceğini açıklamıştır. Çünkü ABD, bu bölgede, teknolojik ve askeri üstünlüğüne rağmen güç kaybetmekte ve bunca katliama rağmen Afganistan’ı kontrol altına alamadığı gibi Pakistan’ı da kaybetmeye başlamıştır.
SVAT VADİSİ!..
Pakistan 1947 yılında kuruluncaya kadar Svat Vadisi Hindistan’ın içinde büyük ölçüde özerk bir krallık olarak varlığını devam ettirmişti. Pakistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra, Svat Vadisi özerk bir krallık olarak Pakistan’a katılmıştı. 1969-70’de General Yahya Han tarafından bu krallık lağvedilerek, bütünüyle Pakistan’a dahil edilmişti. Ancak, 1990’lı yıllara kadar Pakistan hükümetleri Svat bölgesi ile ilgilenmedikleri için, bu bölge, İngiliz sömürge döneminden kalma kanunlarla idare edilmeye devam edilmişti. 1990’lı yıllarda, bir mahkemenin bu kanunları Pakistan Anayasası’na aykırı bulup ilga etmesiyle, halkın da şeriat kanunlarıyla idare edilmek istemesi üzerine çatışmalar başlamış ve olaylar 1994 yılına kadar devam etmiştir. Pakistan ordusu, halkın bu isyanını ancak 1994 yılında bastırabilmiştir. 6-7 yıl sonra benzer olaylar, 11 Eylül 2001 olaylarından sonra yeniden patlak vermiştir. Bu olaylara komşu bölgelerdeki halk da katılınca olaylar daha da büyümüş ve nitekim Svat Vadisi’ne şeriatla idare edilebileceğine dair Şubat/2009’da Taliban ile anlaşma sağlanınca, ortam da tekrar sakinleşmişti. Ancak bu durum, ABD’nin işine gelmemiştir. ABD, Pakistan yönetiminden, Taliban ile Svat Bölgesi'nde yaptığı anlaşmayı bölgedeki silahlı grupları güçlendireceği gerekçesiyle bozmasını istemiştir. Bu amaçla ABD temsilcileri, Richard Holbrooke ve Amiral Michael Mullen, Pakistan Başbakanı Yusuf Rıza Gilani ve Genelkurmay Başkanı General Pervez Aşfak Geylani ile yaptığı gizli toplantıda bu talebin yerine getirilmesini istemişlerse de, Pakistan yönetimince, başlangıçta bu teklifler kabul edilmemiştir. Ancak ABD, baskısını devam ettirmiştir. Nitekim ABD Savunma Bakanı Robert Gates de bir Afgan TV kanalına yaptığı açıklamada anlaşmadan duydukları rahatsızlığı resmen dile getirerek, "Biz Pakistan liderliğine anlaşmadan duyduğumuz rahatsızlığı bildirdik, Pakistan yönetiminin bizim hassasiyetimizi gözetip anlaşmayı iptal edeceğini umuyoruz” diyecek kadar küstahlaşmıştır.
Bu baskı ve dayatmalardan ve Zerdari’nin ABD ziyaretinde yapılan ikili görüşmelerden sonra 2 Mayıs’ta Taliban ile yapılan ikili anlaşma Pakistan tarafından iptal edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş Svat vadisine hem Pakistan ve hem de ABD güçleri saldırarak bugünkü vahşetin meydana gelmesine neden olmuşlardır.
TALİBAN, NEDEN BU KADAR SUÇLANIYOR?
Afgan cihadı, sadece bizlerin değil, bütün dünya Müslümanlarının üzerinde büyük bir etki meydana getirmiş ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir halk hareketidir. Bu hareketle, dünyanın iki süper emperyal ülkesinden birisi olan Sovyetler Birliği, Afganlı mücahidler karşısında yenilerek Afganistan’dan çekilmek zorunda bırakılmıştır. Bu, Afganlı Müslüman halk için büyük bir başarı iken, Sovyetler Birliği açısından ise tam anlamıyla bir hezimet olmuştur. Çünkü yenilmez denilen Sovyetler Birliği’nin kızıl ordusu Afganistan’da mağlup edilmişti. Afganlı mücahidlerin bu başarısı, bizlere, bulunduğumuz ülkelerde de, küfürle mücadele edebilme ve İslam’ın yeniden devlet olabilme umudunu vermişti. Yine, aynı dönemlere denk gelen İran devrimi de bizlerin bu umudunu daha da yeşertmiş ve İslam coğrafyasının her yerinde Müslüman kitlelerin ayağa kalkmasını sağlamıştı. Ayağa kalkan kitlelerin sloganları da, bu ülkelerde meydana gelen olayların, kitleler üzerinde oluşturduğu heyecanı yansıtır türdendi. Hatırladığım kadarıyla o dönemin en popüler sloganlarından birisi ‘Pakistan, Afganistan, İran, sıra sende Türkiye’ sloganı idi. Bu ve benzeri sloganlar, o dönemlerde bizim gençlik rüyalarımızı süsleyen ve bizleri umutlandıran, heyecanımızı yansıtan sloganlardı. Bize göre, bu üç devlette de İslam tamamdı; yani İslam artık devletti, sıra Türkiye’ye gelmişti ya da gelmeliydi. Bazı kesimlere göre, yapılan küçük çaplı eylemler bile çok kısa bir süre sonra bir halk hareketine dönüşerek İslami devrimin yolunu açacaktı; çocuksu umutlardı, ama az da olsa bir kısım böyle düşünmekte ve bu amaçla eylem yapmaktaydı. Ancak çok sürmeden, emperyal iç ve dış güçler bu ve benzeri tehlikelerin de farkına varmış olmalılar ki, Türkiye’de, dönemin ABD Başkanı Carter’ın ‘bizim çocuklar’ dediği darbeciler tarafından 1980 darbesi gerçekleştirilmişti. Tutuklamalar, gözaltılar ve ülke genelinde oluşturulan baskı ortamı Müslüman kitlenin moralini bozmuşsa da yine de umutlar, heyecanlar bütünüyle yok olmamış, devam etmişti. Ta ki, Afganistan’da iç çatışmaların başlaması, üstelik Afgan cihadında en önde gelen mücahidler arasında başlayan iç savaşın yıllarca sürmesi hem moralleri bozmuş, hem de yeşermekte olan umutları tüketmeye başlamıştı.
Afganistan’da meydana gelen bu iç çatışmalar, Taliban’ın yönetimi el geçirmesine kadar devam etmişti. Ancak bu çatışmalarda binlerce masum Müslüman öldürülmüş ve zaten az olan ülke imkânları ise heder edilmişti. Taliban, yönetiminin ilk yıllarında ABD ile fazla problem yaşamamıştı. ABD ilk dönemlerde, Taliban yönetimini de, diğer ülkelerdeki kukla yönetimler gibi kendi güdümünde bir yönetim olması için çaba sarf ediyordu. Taliban yönetimi ise buna yanaşmamıştı. ABD ile Taliban’ın ilk çatışması, Afganistan’dan geçen petrol ve doğal gaz boru hatlarının ihalesinin kime verileceği konusunda çıkmıştı. Taliban yaptığı araştırmalarda, bu ihalenin ABD’nin dev petrol şirketi Unocal yerine, Arjantin petrol şirketine verilmesini ülke menfaatlerine daha uygun bulmuştu. Nitekim ihaleyi de Arjantin şirketine vermişti. İşte bu ihaleden sonra, Taliban’ın vahşiliği (!), kadınlara yaptığı zulümler (!) ve burka’lar gündeme gelmeye başlamıştı. ABD eli kanlı örgütü CIA’yı, güdümündeki diğer bölge ülke yönetimlerini ve istihbarat teşkilatlarını, Taliban aleyhine hemen devreye sokmuştu. Ve daha sonraları da bildik oyunlar sahnelenerek, Taliban yönetimden uzaklaştırılmıştı. Eğer ihale, ABD şirketine verilmiş ya da ABD’nin güdümüne girme kabul edilmiş olsaydı, Taliban, bugün hala iktidarda olurdu. Tıpkı, Karzai gibi, Zerdari ve diğer kukla yönetimler gibi! Taliban’ın bir tek suçu var, o da ABD’nin güdümüne girmemesiydi. Eğer girseydi, bugün Türkiye’deki ABD işbirlikçisi yönetim ve medya, Taliban’ı ve yönetimini tu kaka etmezlerdi, edemezlerdi.
ABD’nin, Avrupa’nın, Siyonist İsrail’in, Türkiye’deki laiklerin, Kemalistlerin ve bilumum İslam düşmanlarının Taliban’a karşı çıkmalarını anlamak mümkün. Ya ‘İslamcıların’?! Müslüman olduklarını söyleyen, yeri gelince zulme karşı ve mazlumlardan, müstezaflardan yana olduklarına dair mangalda kül bırakmayanların, Taliban’la ne alıp veremedikleri var ki, tıpkı İslam düşmanları gibi Taliban’a karşı çıkmaktadırlar? Ne yazık ki, ‘İslamcılığı’ da meslek edinen bu çevreler, Taliban’a, emperyal Batılılar, Siyonist İsrailliler ve diğer İslam düşmanı çevreler gibi yaklaşmaktadırlar. Elbette hiç kimse, Taliban’ı, sütten çıkmış ak kaşık olarak değerlendirmez değerlendirmemelidir de! Taliban’ın da hataları, yanlışları, eleştirilecek yanları vardır. Ama bugünkü gibi mahkûm edilmesi, adı anıldığı zaman vahşetle ya da ABD güdümünde olmakla suçlanması, ne kadar tutarlıdır ve ne kadar insani ve İslami’dir? Taliban’ı suçlayanlar, bugün Pakistan’da Svat Vadisi’nde, Veziristan’da, Belucistan’da yaşanan insanlık dramının karşılığında, ne tür bir çaba göstermektedirler acaba? ABD’nin ve kukla Zerdari yönetiminin sivillere yönelik karadan ve havadan gerçekleştirdikleri katliamlar karşısında kılı dahi kıpırdamayan bu çevrelerin Allah’ın huzuruna çıktıkları zaman nasıl hesap vereceklerini düşünmeleri gerekmez mi? O bölgede, çocuk, kadın, yaşlı binlerce insan katledilirken ve mülteci konumuna düşürülen milyonlarca insan ölüme terk edilirken, acaba hangi zevklerinden ve hangi hobilerinden vazgeçebiliyorlar?
Taliban’ı eleştiren bu çevreler, acaba şu kadar yıldır (2001’den beri), ABD’siyle, NATO’suyla, ISAF’ıyla ve yerel işbirlikçi güçleriyle Taliban’ın üzerine bombalar yağdırmalarına rağmen, Taliban’ın neden yok edilemediğini hiç düşünmezler mi? Acaba hâlâ utanmadan ABD, bölgede işgalini sürdürebilmek için Taliban’ı el altından destekliyor nakaratını mı tekrarlıyorlar? Bu çevreler, bugün, Afganistan’ın %70’den fazlasının Taliban’ın kontrolüne geçmesini ve halkın Taliban’a yönelik sevgisinin günden güne artmasını nasıl izah edebiliyorlar? Taliban halkına zulmediyorsa, neden Afgan halkı bugün Taliban’ın etrafında kenetlenmiş durumdadır? Taliban başta kadınlar olmak üzere halkına zulmediyorsa, bir kurtarıcı olarak takdim edilen bu işgalci güçler, neden halk tarafından desteklenmiyor? Bu entel çevreler bunu hiç düşündüler mi? Bu çevreler, Batılı bir takım stratejistlerin, işgalci ABD’nin ve güdümündeki güçlerin Afganistan’da kaybettiklerine ilişkin feryatlarını hiç mi duymuyorlar? Bu küresel işgalci ve terörist güçlerin Taliban’ın karşısında, ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüklerine rağmen yenilmelerini neye bağlıyorlar?
Kim ne derse desin, Taliban, Afgan halkının içinden çıkmış ve halkı, hatasıyla sevabıyla temsil eden meşru bir güçtür. Ve Afgan halkı her gün daha fazla Taliban’ı sahiplenmektedir.
Kim ne derse desin, Taliban, Afganistan’ın tek meşru gücüdür ve ABD işgali öncesindeki Taliban hükümetinin adil icraatını bilen Afgan halkının adalet ve özgürlük özlemini temsil etmektedir. Taliban’ın kaybetmesi, Afganistan’ın kaybetmesi, Afganistan’ın kaybetmesi ise Kafkasların ve dolayısıyla bölgenin bütünüyle kaybetmesi anlamına gelir. Bu ise, bölge için, hatta bütün dünya için büyük bir felaket olur.
ER YA DA GEÇ ABD MUTLAKA YENİLECEKTİR!..
ABD, ister Obama’nın, ister Bush’un politikalarını uygulasın, Afganistan’da da, Pakistan’da da, geçmişte emperyalist İngiltere’nin ve Sovyetler Birliği’nin uğradığı hezimeti mutlaka –İnşaallah- tadacaktır. Bugün, ABD’nin ve işbirlikçi diğer işgalci ülke askerlerine rağmen Taliban’ın, Afganistan’ın %70’den fazlasını elinde tutuyor olması da bunu göstermektedir. Taliban’ın bu başarısında, kendi azim ve kararlığının yanında, Afgan ve Pakistan halkının onurlu katkısı ile dünya Müslümanlarının dualarını unutmamak lazımdır. Emperyalist işgalci ABD’ye ve yerli işbirlikçilerine kurşun atanın da, taş atanın da ortaya koydukları onurlu direnişin takdire şayan olduğu unutulmamalıdır. Aslolan emperyalizme, küfre, şirke, tuğyana, ırkçılığa ve Siyonizm’e karşı mücadele etmektir. Allah’a şükür ki, birçok coğrafyada bu mücadeleyi, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, yaz ve kış demeden devam ettiren mücahidler, muvahhidler vardır! Ne mutlu onlara!..

http://blog.pinkprincess.com/?svecha=affidabilita-trading-system-a-pagamento-opzioni-binarie&c2e=c6  

video trading binario