MÜSLÜMAN GÜVENİLİR İNSANDIR

see 3

forex bank öppettider farsta İnsanların bir arada huzur ve sükûnet içerisinde yaşamaları, birbirlerine verebilecekleri güvenle alakalıdır.

see  Güven duygularının yoğun bir şekilde yaşandığı toplumlarda ilişkilerde sağlam ve sarsılmaz bir temel üzerine bina edilmiş olur; kimse kimsenin aleyhine olmadığından insanlar birbirlerine kuşkuyla bakmaz, arkalarını dönmekten çekinmezler, acaba zarar görürmüyüm düşüncesiyle kendilerini koruma refleksiyle başka yanlışlara düşme gibi bir tehlike de yaşamazlar. Güven, ayrıca görev ve sorumlulukların arızasız bir şekilde yerine getirilmesinde de belirleyici rol oynar.

http://huntersneeds.net/rigaro/2824 Müslüman, hakka, hakikata teslim olan, selamete erdiren, esenliğe çıkaran,  barış ve güven tesis eden anlamlarına gelir. Allah’ın emir ve yasaklarını -ön şart ileri sürmeden- yerine getiren insandır Müslüman. Bu, Allah’a karşı sonsuz bir güven anlamı taşır. Böyle bir güvenin karşılığı ise Allah’ın o insana güvenmesi ve rızasına kavuşturacak şeylerle onu istihdam etmesidir.

http://halilbalim.com/?frimol=paginas-de-citas-en-internet&3de=75 Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde buyuruyorlar ki:

mujeres solteras judias “Müslüman, dilinden ve elinden güvende olduğu, mü’min de insanların malları canları hususunda, kendisine güvendiği kişidir.” (Tirmizi, İman bab,12)

http://yuktung.com.my/esnew/1422 Ellerimiz insanlara zarar vermek için asla kalkmamalı, ille de bir el uzanacaksa, düşen birisini kaldırmak için uzanmalı, merhametle insanları kucaklamalı,  veren el,  koruyup kollayan el olmalı, dillerimiz bir ok misali kalplerin tahribatına sebebiyet vermemeli, kırmak dökmek niyetiyle açılmamalı, yalana dedikoduya, su-i zana, iftira ve gıybete kapı olmamalı,  bir yılanın zehrinden daha şiddetli olan zehrini akıtmamalı, gönül kırmak için değil yapmak için açılmalı, söylenecek bir söz varsa o da Peygamberimiz’in ifadesiyle ya hayır söylemeli ya da susmayı tercih etmeli.

rencontres ecologie die Peygamberimizin burada özellikle dil ile eli ifade etmelerinde çok önemli mesajlar saklıdır, zira insanın en fazla aldandığı ve başkasını aldatmada kullandığı bu iki uzvumuz çok önemli bir unsurdur.

follow link Mü’min, barış ve güven içerisinde yaşamanın teminatıdır, her şeyden önce sevgi insanıdır. Ancak bu sevgi her şeye rağmen, herkese olan sevgidir;  bu sevgi dünyevi bir menfaat neticesinde tesis edilmiş, iğreti, pamuk ipliğiyle bağlı bir sevgi değildir, kökü hakka bağlı, Kur’an’dan beslenen, sağlam ve sarsılmaz, kopmaz ve sapmaz bir sevgidir.

https://mummiesclub.co.uk/bilbord/2082 Yaratandan ötürü olunca bakışlar, her çirkinliğin üzerinde bir güzellik mutlaka görür. Güzelliğe değil Mü’minin asıl tutkusu, güzeller güzeli Allah’a olan sevgisidir. O sevgi, her şeyi sevme sebebidir, “Yaratılanın Yaratandan ötürü sevilmesidir.”

Saf_Tutan_Muslumanlar

 

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.  Birbirinizi sevmenize vesile olacak şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.(Müslim, İman, 93-94)

Sevgi insanı olmayı ne zaman ki başarırsak güven hususunda da bütün problemleri aşmışız demektir. Çünkü insan sevdiği kişiye asla yanlışlık yapmaz, sevdiğine şefkatle merhametle muamele eder. Onu asla aldatmayı düşünmez.

Güven sıfatı, insanlara sadece zarar vermemek hususunda kazanılmış, daha ilerisine gidilememiş, asıl görev ve sorumlulukların düşünülmediği bir erdemlilik midir? Elbette ki değil, zira böyle düşünüldüğünde onun anlamını daraltmış olur. Bir evladın hayırlı olması, başka bir ifadeyle anasının babasının ona güvenmesi, onlara karşı asi olmaması değildir sadece, ayrıca onlara hizmette kusur etmemesi, bunları yaparken bile bıkkınlık belirtisi olarak “öff” bile dememesidir. Bir komşunun bize olan güveni her sıkıntısında yanında olmaktır, derdiyle dertlenmek, sevincine ortak olmaktır, açlığını susuzluğunu bilmektir, yeri geldiğinde o, olmadığında onun bıraktığı her şeyi emanet olarak görmektir. Bir memurun amirine, bir patronunun işçisine, bir Müslümanın akrabalarına, diğer Müslüman kardeşlerine,  hatta farklı inanç sahiplerine, kısaca herkesin, herkese karşı yerine getirmesi gereken görevlerinin bilincinde olmak ve onun gereklerini yapmaktır asıl güven. Bugün, maalesef insanların iyiliklerini ve kötülüklerini sadece zararının dokunmamasına bağlıyor, bunu yeterli bir kriter olarak görüyoruz. Güven duyguları aşına aşına bu şekli almış, Elbette ki zararımızın kimseye dokunmaması da bir erdemliliktir ancak yeterli değildir.

Peygamberimiz bir Hadisi Şerifinde buyuruyor ki:

Mü’min, geçimi güzel olan kişidir, geçimsiz kişilerde ise hayır yoktur”(Ahmet b. Hanbel, Müsnet,2/400)

Başka bir Hadis-i Şeriflerinde de:

“Çevresindeki kişilerin emin olmadığı kişi cennete giremez”(Müslim İman ,18)  buyurarak  biz Müslümanları uyarıyor.

Müslümanın hayatına baktığımızda hep güven tesisinin parametrelerini görürsünüz: Örnek olarak, bir selam. Müslümanın Müslüman üzerindeki haklardan biri olan güven sözüdür, benden sana zarar gelmez teminatıdır, o selama memnuniyetin ifadesidir ziyadesiyle almak. Sadece bu mudur, elbetteki değil. Bir duadır, paroladır,  bağlılıktır, yakınlıktır, yakınlaşmaktır.

Camiye gidiyor birbirimize, güvenle sırtlarımızı dönüyoruz. Okuduğumuz Fatiha’da “biz” diyerek kardeşlerimizi de duaya dâhil ediyoruz. Tahiyyatta,  selamımızı devam ettiriyor,  yine selamla güven duygularını tazeleyerek namazdan çıkıyoruz. Musafahada elden tutarak güç verme vardır kardeşlerimize,  bu şekilde o eller yine hayrın güvencesi olarak kalkıyor, haccda aynı duygu vardır,  “Lebbeyk Allah’ım”, sen çağırdın bende geldim, verdiğim sözü yerine getirmek için geldim” diyerek güveni ispat vardır Allah’a.  Bütün dünya Müslümanlarının güven tazeledikleri yerdir orası.  Zekât bir güven değil midir? Fakirlerin yokluklarına yapılan bir takviyeyle. Kurban; bölüşmektir, İbrahimî bir fedakârlık ve İsmailî bir teslimiyetle Allah’a bir güvendir. Oruç da farklı değildir, onda da, varlık arasında,  yokluğu hissetmek vardır. Ta ki, fakirlerin bizlere olan güveni sarsılmasın.  Nimetlerin üzerindeki, -oruçla daha bir aşina hale gelen- Allah’ın merhameti, sahip edildiğimiz zenginlik,  o nimetlerin arkalarındaki el-emin, es-Selam olan Allaha güvenmenin şek ve şüphesiz gerekliliğini gösterir.  Bütün ibadetler aslında -bir şekilde- güven etrafında böyle dönüp durmaktadır.

Mü’min Mü’minin aynasıdır, Mü’min Mü’minin kardeşidir, Malını o yokken korur, kötülüklere karşı etrafını çevirir, onun üzerinde bir şey gördüğünde onu alır, atar, Mü’minin Mü’min kardeşiyle durumu, birbirini yıkayan, temizleyen iki el gibidir”( Tirmizi, bir, 18) buyuruyor Yüce Rasul. Güven burada daha başka bir güzellikte zuhur ediyor. Kirletmemek değildir tek derdimiz, kirlendiğinde de onu temizlemektir.  Yakası katlı olan bir kardeşimizin yakasını dahi düzelttiğimizde olması gerekeni yapmış oluyoruz, düşeni kaldırdığımızda insancıl davranmış bulunuyoruz. Hele hele ağlayanla ağlanmak, gülenle gülmek, dertlinin ağıdına belki ses katmaktır. Müslümandaki güven işte budur, yani aslında olması gerekendir.

Güvenin başka bir görüntü şekline ya da birlik ve beraberlikteki önemine şu hadisi şerifle bir kez daha şahit oluyoruz.  Peygamberimiz buyuruyorlar ki:

Mü’minin Mü’mine karşı durumu, kısımları birbirlerini perçinleyen, bina gibidir..(Riyazüssalihin, terc. c. 1; s. 213)

Mü’min, kendini toplumdan tecrit edemez, Toplum içerisinde olmak hayatın idamesi için,  olmazsa olmaz şarttır.  Ancak bir bütünün parçası olmak da sorumluluk gerektirir. İfade edilen şeyin anlamını bulması, o toplumda ahengin korunması, nizam ve düzenin sağlanması, güç birliğinin,  tesis edilmesi,  ancak fertlerin İslamî ve imanî bir bakışla, ihlas ve samimiyetle birbirlerine karşı olan görevlerini yerine getirmeleri ve doğal olarak insanlara güven tesis etmeleriyle mümkündür.

Çok yerinde, bir o kadar çarpıcı bir örnekle Peygamberimiz Mü’minlerin birlik ve beraberliklerini tesis etmelerinin önemini vurgulamak için onları bir vücudun uzuvlarına benzeterek buyuruyor ki:

Mü’minler bir birlerini sevmede, bir birlerine şefkat ve marhamette, bir vucudun uzuvları gibidirler cesedin her hangi bir uzvu rahatsız olunca, diğer azalar da bu yüzden humma (şiddetli ateşe)  uykusuzluğa tutulur.(Riyazüssalihin,c.1, s.214,h.no.227)

Bir göze çöp kaçsa el şefkatle o gözün yardımına ulaşır, bir ayak sancıyan ağrının dinmesi için koşuşturur, bir el öteki elin yarasını sarma hususunda tereddüt etmez.

Bütün azaların birbirlerine olan şefkati merhameti sorgulanamaz bir bedende; güven vardır aralarında, biri ötekinin aleyhinde olmaz, acı aynı acı, ağrı aynı ağrıdır. Ayağa diken battığında göz yaşarır, baş ağrıdığında bütün vücut müteessir olur. Çünkü bir vücut olmak, aynı olmaktır. O birliktelikte, ben ve sen olmaz biz olur.

Peygamberimiz bunu daha da güncelleyerek buyuruyor ki:

“Sizden birisi kendisi için istediğini Mü’min kardeşi içinde istemedikçe (kâmil mânâda) iman etmiş olamaz.”(Buhari, İman,7)

Şimdi böyle etle tırnak gibi birbirlerine yakın olan insanlar, arasında güvensizliğin olmasını nasıl yorumlayıp, imanımızın ve teslimiyetimizin neresine oturtacağız bir düşünelim?

Bütün peygamberlerin sıfatlarından biri de son derece güvenilir olmalarıdır.  Çünkü insanlara emniyeti telkin eden,  güveni,  samimiyeti, sadakati tebliğ etmekle görevlendirilen Allah’ın koruması altında olan özel insanlardır Peygamberler.

Son peygamber; bizim peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.)’de, bu güven,  kendisine risalet görevi verilmeden önce de vardı. Muhammed-ül Emin diye anılırdı, herkesin güvenini kazanmıştı, O’nun doğru dediğinden kimse şüphe etmezdi, emanetin güvenle birleştiği zirveler onunla anlam kazanmıştı, hak adamıydı, her şey ona emanet edilirdi, bir defa yalan söylediğine şahit olunmamıştı.

Şam’da bulunan Hirakliyusun, ticaret için gelen, daha Müslüman olmamış Ebu Süfyan’a,  Peygamberimiz hakkında: “Yalan söylediğine hiç şahit oldunuz mu?”  diye sorması üzerine Ebu Süfyan bile: “O’nun hiç yalan söylediğine şahit olmadık.” diyerek güvenilen bir insan olduğunu itiraf etmiştir. ( Buhari, Bedül vahy,1)

Kendisine Risalet görevi tevdi edildiğinde, tebliğ görevine yakınlarından başlaması gerektiği emr-i ilahisiyle(bknz. Şuara 214)  Sefa Tepesi’nde toplanan Kureyşlilere:

“Şu dağın arkasından düşman atlılarının geldiğini söylesem ne dersiniz” dediklerinde, “Sen emin, güvenilir birisin, sana inanırız dediler.” Bunun üzerine Allah’ın Rasulü:

Öyleyse,  önümüzdeki kıyamet günü azabıyla sizi korkutmakla memurum, bana iman ediniz” (İrfan Yücel, Peygamberimizin Hayatı, D.İ.Y. Yayınları) buyurarak risaletini ilan etmiştir.

Hicretin arefesinde, hayati tehlikesi söz konusu olmasına rağmen,  çok sevdiği beldesinden, yerinden yurdundan, ayrılmadan önce,  yine de kendisine emanet edilenlerin ağırlığını sırtında hissediyor, onların yerine ulaştırılmasının kaygısını taşıyordu. Bu nedenle Hz. Ali’nin kendi yatağına yatmasını istiyor, sabah olduğunda, emanetleri teker teker yerlerine iadesi için sıkı bir tembihte bulunuyordu. (bknz. İbni Hişam II,98)Bakın görün ki,  ne Hz. Ali’nin Rasullullah’a olan güveninde bir sarsılma söz konusu,  ne de Rasulullah’ın,  Allah’ın kendisine vaat ettiğinden.    Burada herkes herkese güveniyor, kimse kimseden şüphe etmiyor, gevşeklik de göstermiyordu. Her şeyden önce bir ismi de  “El Mü’min” ve ”Es-Selam” olan Allah’a güvenleri tamdı. Allah kendisine güvenenin güvenini boşa çıkarır mı? Çıkarmadı da, çıkarmayacak da;  kendisini öldürmek için evinin kapısında bekleyen o azılı düşmanların bir an gözleri göremez, kulakları duymaz oluyor. Allah’ın sakladığını kim aşina hale getirebilir ki, Allah’tan kim ne saklayabilir ki, o Rasulünü onlardan saklıyordu, adeta salına salına Allah’ın Rasulü, aralarından geçip giderken, cehaletten medeniyete, zulümden adalete, karanlıktan aydınlığa, Asr-ı Saadetin temellerini atmaya Medine’ye, medeniyete gidiyordu, Hz. Ali’yi Allah’a emanet ederek. Hz. Ali, o yatağa yatarken ölümüne yattığını biliyordu belki, ancak güven sadakat böyle bir şeydi işte. Bildiklerini, gördüklerini sahip olduklarını güvendiğinin emrine vermek, asıl güvenilecek yere geleceğini teslim etmek, ahiretin için candan da geçmek canan da maldan da mülkten de.

Sadece Allah’ın Arslanı Hz. Ali mi? Elbetteki hayır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, daha niceleri de emniyette zirveleri tutmuşlardı, bizim bunları burada anlatmakla bitirmemiz mümkün değil elbette ki. Ancak, Peygamberimiz miraca çıktığında müşriklerin Hz. Ebu Bekir’e gelerek: “Senin peygamberin güya göklere çıkmış, orada Allah’la bizzat görüşmüş, ne dersin çıkmış mıdır?” dediklerinde.  “O, Benim Peygamberim mi bunları söylüyor? O söylediyse doğru söylemiştir, ben bundan da ötesine inanmışım” diyerek Peygambere (s.a.v.) karşı güvenini, sadakatini de göstermiştir.

Hz. Ömer’in devlet işlerinin dışındaki işleri için kendine ait olan mumu kullanması, “Fırat Nehri kenarında bir koyunu kurt kapsa korkarım ki Allah onu Ömer’den sorar korkusuyla” emanetin ağırlığını zerrelerinde hissetmesi, insandaki güven duygusunun, cennet kandili “Ömer”cenin başka bir tezahürüdür.

Rasulullah adeta bir güneş gibiydi, O, Kur’an’ın bizzat yürüyen yaşayan en canlı bir örneğiydi, her şey nurunu, aydınlığını, ışığını, ısısını ondan almıştı. O’nun ashabı Rasulullahın kendi ifadeleriyle, gökteki yıldızlar gibidirler, kim onlara uyarsa kurtuluşa erer. Çünkü onlar da onunla aydınlandılar ve onunla aydınlattılar, bütün karanlıkların bilinmezliğinde,  körlüğün belirsizliğinde yol bulamayanlara yollarını ve yoldaki işaretleri gösterdiler.

Ancak güneş, perdesini kapatanlara değil, aydınlığın hasretiyle yolunu yordamını, yönünü yöntemini bilenlere fayda sağlar. Bugün güvenin, samimiyetin biz Müslümanlardaki yansıması, iz düşümü, yok denecek kadar sönükse, Kur’an’î bir hayatı, hayat olarak kabul edememenin,  Allah’ın Rasülünü hakkıyla anlayamamanın eksikliğindendir.

Güven; sadakattir, samimiyettir, olduğun gibi görünmektir, verilen sözde durmak, emanete riayet etmektir. “Kalu bela”da verdiğimiz söz vardır, bu güvenimizi kelime-i şehadetle tazeledik. Bu; güven insanı olacağımıza dair,  ahde vefanın yenilenmesi hususunda bizi sorumluluk altına sokan kulca verilmiş bir güvencedir. Yapacağımız şeylere dair bir güvence, sözlerimizle eylemlerimiz arasındaki uyuma dair bir güvence, insanları aldatmayacağımıza dair bir güvence. Başkalarının bizden emniyet içerisinde olacağına dair bir güvence.

Peygamberimiz bir Hadis-i Şeriflerinde buyuruyorlar ki:

Münafıklığın alameti üçtür:  söylediği vakit yalan söyler, vaad edince vaadinde durmaz, ve emanete hıyanet eder.” (Rumuzul Ehadis, s.,5;  H. No,4)

Şu hadise verilen sözlerin yerine getirilmesi, güvenin Mü’mindeki karşılığının nasıl olması gerektiği hususunda çok önemli, bir o kadar ibretli bir derstir Mü’minlere:

“Bir Sahabe diyor ki Peygamberimizle (s.a.v.) bir meseleyi görüşmek için bir yerde buluşmaya karar verdik. Ben, her nasılsa o sözümü unuttum, gidemedim, buluşma yerine, üç gün sonra hatırıma geldiğinde koşarak buluşma yerine gittim ne göreyim Allah’ın Rasulü beni üç günden beri orada bekliyordu. Beni görünce:  “Ey genç bana zahmet verdin,  üç günden beri burada seni beklemekteyim”(Ebu Davut)

Güven, emniyet insanı olmak, sözüyle özü uyum içerisinde olan, inandığı gibi yaşayan, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanların bir özelliğidir.

Yüce Allah bu hususta:

“…Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.  (İsra 349)  buyuruyor.

Başka bir Ayeti Kerime’de de yüce Allah:

Ey iman edenler yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz, Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında çok büyük bir günahtır.” (Saf, 2-3)  buyurarak Mü’minlere,  güven ve samimiyetin kriterlerini ve ölçüsünü gösteriyor. Yapmayacağımızı söylememek değil, söylediğimizi yapmaktır asıl olan. Ne söylemekten ne de yaşamaktan muaftır bir Müslüman. Yeri geldiğinde susarak mesajını verirken yeri geldiğinde avazı çıkıncaya kadar bağırarak ne olduğunu haykırandır Müslüman. Ancak içiyle dışı bir olmak her şeyi yerli yerinde yapmayı gerektirir. Bu da güvenenin samimiyet ve ihlasın harcı,  dolayısıyla, hayatı Allah için inşa etmenin olmazsa, olmaz şartıdır.

Sonuç yerine

Peygamberimizin bir Hadis-i Şerifiyle bitiriyorum:

Hayırlınız, kendisinden iyilik umulan ve kötülüğünden emin olunandır, kötünüz de kendisinden, iyilik beklenmeyen ve kötülüğünden emin olunmayandır. (Tirmizi, 34, Kitabül fiten, bab 76, h. no 2263)

Evet, kardeşim,  son söz olarak, şimdi, biz kendi nefsimize dönüp şöyle bir düşünelim.  Allah’ın emirlerini yerine getirme hususunda kendimize ne kadar güveniyoruz. Güvenemiyorsak şunu unutmamalı ki,  kendi nefsine güvenemeyen birisi asla kimseye güven telkin edemez, kendini aşamayan, nefsini terbiye edemeyen,  kimseye faydalı olmaz.

Allah bizi bize bırakmasın, Kendine kul Habibine ümmet eylesin. (Âmin)

Selam ve dua ile