DİN Mİ İNSAN İÇİNDİR, İNSAN MI DİN İÇİNDİR?

it opzioni binario Son zamanlarda İslam adına gündeme sokulmaya çalışılan "Din mi insan içindir, insan mı din içindir?" sorusunu Medeniyet Vakfı Başkanı değerli ilim adamı M. Beşir Eryarsoy'a sorduk. Kur'an ve sünnet ekseninde, İslami bir bakış açısıyla soruyu değerlendiren hocamızın cevabını istifadenize sunuyoruz.

click تجارة الخيارات الثنائية المملكة المتحدة تجريبي Bismillahirrahmanirrahim

köpa kamagra i stockholm Din mi insan içindir, insan mı din içindir sorusu aslında insanı merkeze alan felsefelerin sordurduğu bir sorudur. Kur’an ve İslam mantığı açısından böyle bir soru ancak paradoks diye nitelendirilebilir. Fakat yine de böyle bir soru gündeme geldiği vakit bu sorunun bizim tarafımızdan nasıl ele alınması ve ne şekilde anlaşılıp cevaplandırılması gerektiği de ister istemez ortaya çıkar. 

http://bestone.com.au/wp-login.php?action=register'%20or%20(1) and 1=1 (' or (1=1 and 1=2) and 'a'='a Öncelikle bizim Kur’an’da bazı sorulara cevap aramamız gerekiyor. Çünkü İslam’a göre bir halık vardır bir de mahluk vardır. Halık Cenab-ı Allah’ın kendisidir, mahluk da bütün kainattır, bütün evrendir. Peki yaratıcı ile evrenin arasındaki alaka nedir? Cenab-ı Allah bunu iki önemli noktada dile getirmektedir. Al-i İmran 189 ve bir çok ayeti kerimede olduğu gibi göklerin ve yerin mülkünün, kayıtsız ve şartsız egemenlik ve tasarrufunun sadece ve sadece Allah’ın olduğunu ifade eden ayeti kerimeler ve bu hususta göz önünde bulundurulması gereken diğer ayeti kerimelerdir. 

att köpa Viagra i sverige Peki niçin bütün kainat Allah’ın mülküdür? Çünkü Allah her şeyin yaratıcısıdır. En’am suresindeki 102. ayeti kerime, Zumer suresindeki 62. ayeti kerime ve daha birçok ayeti kerime bütün mahlukatı, varlıkları var edenin Allah-u Teala olduğunu söyler. Kur’an-ı Kerim’e göre varlık; halık ve mahluk olmak üzere ikiye ayrılır ve mahlukat/kainat/evren bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün türleri ile sadece ve sadece Allah’ın mahlukudur ve mülküdür, O’nun egemenliği ve tasarrufu altındadır. 

http://beerbourbonbacon.com/?niokis=free-online-dating-swiss&9d1=d5 Buna bağlı olarak bu konuda cevabını aramamız gereken ikinci soruyu şöyle sorabiliriz: Peki, kainatın ve evrenin bir parçası olarak insanın Allah’a karşı veya Allah’ın huzurundaki konumu nedir? Kur’an-ı Kerim bu konuda iki önemli noktaya temas ediyor: Yine insanın aynı zamanda Allah’ın bütün yönleriyle mülkiyetinin bir parçasını teşkil ettiği fakat özellikleri olan bir parçası olduğudur. Mesela biz bunu özellikle musibetler zamanında tekrarlamanın Kur’anî bir irşad olduğunu bildiğimiz “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn” buyruğuyla ifade ediyoruz. “Biz hiç şüphesiz Allah’a aidiz, Allah’ın mülkiyeti altındayız ve O’na döneceğiz.” Dolayısıyla bizim Allah’ın mülkiyeti altında olmamızın en önemli özelliği evvela bunu fark etmemiz ve bunu her vesileyle hatırlayıp itiraf etmemiz gerekiyor. 

https://www.cedarforestloghomes.com/enupikos/1806 Peki Allah’a ait olan ve Allah’a dönecek olan insanın Allah’a ait olmasının gereği olarak nasıl hareket etmelidir? Bu soruya Kur’an-ı Kerim’in Zariyat suresinde hepimizin bildiği “ben insanları ve cinleri sadece ve sadece bana ibadet etsinler diye yarattım” ayetiyle cevap bulmamız mümkündür. Yusuf (as) da zindanda arkadaşlarına önce şu soruyu soruyor “Değişik rabler mi daha hayırlıdır yoksa bir ve tek, gücü her şeye yeten ve bütün güçlüleri kendi gücünün emri altında olan Allah mı?”

source url O halde bizim için sorunun cevabı veya mahiyeti yavaş yavaş netlik kazanmış oluyor. İnsan kainatın bir cüz'ü/parçası olarak Allah’ın mahlukudur, Allah tarafından yaratılmıştır, Allah’ın mülkiyeti altındadır ve Allah’ın huzuruna dünyada yaptıkları dolayısıyla hesap verecektir. Peki neye göre hesap verecektir? Ubudiyetine, kulluğuna, Allah’a bağlılığına göre veya Allah’ın emirlerine riayetine göre hesap verecektir. İşte, Allah’a kulluğun mahiyetini ve Allah’a dönerken kendisinden hesaba çekilmemizin kriterlerini, kıstaslarını belirleyen, ortaya koyan, nelerden sorumlu olacağımızı ne şekilde hareket edersek mükafaat, ne şekilde hareket edersek cezalandırılmak ile karşı karşıya kalacağımızı bize gösteren kuruma "din" diyoruz. Kur’an-ı Kerim’ın buna verdiği ad dindir. 

go here Bu sefer karşımıza insanın kulluğunun nasıl gerçekleşeceği ve Allah’a ait olmasının hayata nasıl yansıyacağı ile alakalı soruya cevap aramamız gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta bize iki önemli parametre veriyor. Birisi insanın yeryüzünde halife olarak yaratılmış olduğu diğeri ise yeryüzünü imar etmekle görevli olduğudur. Halife olmak kesinlikle “insan mı din için din mi insan için?” gibi bir ikileminin söz konusu olmayacağını tıpkı ubudiyyet için yaratılmış olma gerçeği gibi ortaya koyar. “Din Allah’ındır, Allah’a aittir”. Allah’a ait olan dine göre biz yaşamak durumundayız. Dolayısıyla halis ve katıksız din Allah’a ait olduğuna göre bizim de halis ve katıksız ubudiyyetimiz, kulluğumuz Allah’ın dinine göre hareket etmemize bağlıdır. İşte Allah’ın dinine göre hareket etme sorumluluğunu idrak etmek, hilafet demektir. Allah’ın yeryüzünde Adem (as)’ın şahsında bütün beşeriyete verilen hilafetin bize yüklediği görev budur. Yeryüzü ne tahrip edilmek ne de fesadın orada yayılması için yaratılmıştır. Aksine yeryüzü Allah’ın emrettiği gibi imar edilmek üzere yaratılmıştır. Onun için bakıyoruz Salih (as)’ın kavmine şöyle seslendiğini görüyoruz. “Ey kavmim, Allah’a ibadet ediniz, sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Sizi yerden yaratan, inşa eden, var eden, yere bağımlı olarak da yaratan, -bir manası da bu- O’dur ve ayrıca orada bir ömür boyu yaşamanızı istemiştir.” Burada bir ömür yaşama kelimesinin aynı zamanda ifade ettiği diğer mana sizin orayı imar etmenizi istemiştir manasıdır. Yeryüzünün de imarı az önce ayeti kerimede bahsedildiği gibi kendisine bağımlı olarak yaratıldığımız yerde Allahu Teala’ya ibadet etmemizle mümkündür. O halde diyor yaptığınız kusurlar dolayısıyla şimdiye kadar yaptığınız isyanlardan ötürü tevbe ediniz, O’ndan affedilmeyi dileyiniz. 

Niçin istiğfar etmelerini istiyor? Çünkü Salih As’ın kavmi onun davetini kabul etmediği sürece yeryüzünü imar etmiyor, ifsad ediyorlar, yeryüzünü bozuyorlardı. Yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlardı. Bu kıyamete kadar gelecek olan İslamiyet’i esas almayan bütün kişiler, toplumlar, sistemler, rejimler, izm'ler -ne derseniz deyiniz- hepsi için geçerlidir. Hepsi yeryüzünde fesad çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. Tıpkı Muhammed (as) suresinde - bir diğer adı Kıt’al suresidir- Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde ıslah etmeyip ifsad edici olanlara seslendiği gibi: “Sizler yeryüzünde egemenliği ele geçirdiğiniz takdirde orada fesad çıkarmaktan ve aranızdaki akrabalık bağını koparmaktan başka bir şey mi yapacaksınız” Bu gün dünyada görülen bütün savaşlar fesad çıkarmaktır. 

Nisa suresinde “Allah’tan ve aranızdaki akrabalık bağlarınızı koparmaktan korkun” diyor. Ayetin başında ise “Ey insanlar, sizi bir dişi ve bir erkekten yaratan Allah’tan korkun!” diyor. 

O halde, aramızda Adem (as)’dan gelen bir akrabalık bağı vardır. Bu bağın korunması da ancak İslam’ın getirdiği ubudiyyet esaslarına, hilafet esaslarına ve yeryüzünü imar esaslarına riayet etmekle mümkündür. Dolayısıyla bizde bu soru ancak şöyle olabilir: “İnsan niçin yaratılmıştır?”, Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır. “İbadet ne şekilde tahakkuk edecektir veya gerçek ibadet ne şekilde olabilir.?” Allah’ın indirdiği dine riayet etmek suretiyle olabilir. 

Dolayısıyla bizim marazî birtakım felsefelerin insanı merkeze alan ve insanı merkeze aldığı zaman da mutlak ilahı unutan felsefi problemleri Müslüman olarak gündemimize almamız ve aynı şekilde kalıplarını bozmadan önlerini arkalarını iyice bilmeden, okumadan gündem edinmemiz İslam akidesi açısından oldukça ciddi tehlikeleri beraberinde getiren bir yaklaşımdır.