RUSYA VE PKK/PYD İLİŞKİSİ

site de rencontre ado 82 Rusya’nın Kürtlerle ilişkisi, Çarlık Rusya’sı döneminden beri devam eden uzun bir tarihi geçmişe dayanmaktadır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği (SSCB) döneminde bu ilişki, daha da artarak devam etmiştir.

http://foodintravel.it/zenzero-dieci-benefici/?mashsb-refresh" and "x"="x

http://poloclubmiddennederland.nl/?author=2

Birçok yerde Kürt halkı yok sayılarak inkâr edilirken, soykırıma tabi tutulurken, SSCB’nin yardım ve desteğiyle Kürtler 20.yy’da bir devlete kavuşmuşlardır. Adı Mahabad Kürt Cumhuriyeti olan bu devlet, 22 Ocak 1946’da İran’ın Mahabad bölgesinde kurulmuş, ancak SSCB’nin bölgesel çıkarlarının baskın gelmesi nedeniyle ömrü çok uzun sürmemiştir. Nitekim SSCB ile İran arasında 9 Mayıs 1946’da sağlanan anlaşma gereğince SSCB’nin İran’dan çekilmesi, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin de sonunu getirmiştir. Bu anlaşmadan sonra İran bütün gücüyle yeni kurulan bu Kürt Cumhuriyeti’ne saldırarak 17 Aralık 1946’da işgal etmiş ve henüz bir yaşında bile olmayan devletin yöneticilerini 31 Mart 1947’de idam etmiştir.[1]

source url Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin İran tarafından işgal edilmesiyle kaçmak zorunda kalan Genelkurmay Başkanı Molla Mustafa Barzani (Mesut Barzani’nin babası), 18 Haziran 1947’de Sovyetlere sığınmıştır. 12 yıl Sovyetlerde kalmak zorunda kalan Molla Mustafa Barzani, burada çok kötü ve sıkıntılı bir dönem geçirmiştir. Ancak bu zorluğa ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılmasındaki rolüne rağmen kendilerine sığınma hakkı veren Sovyetler Birliği’nin bu tavrı, Barzani ve bazı Kürtler tarafından bir lütuf olarak değerlendirilerek hiç unutulmamıştır. Ancak her nedense Sovyetlerin, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılışındaki ihaneti hiç hatırlanmaz ve gündeme getirilmez olmuştur. İşin ilginç yanı Solcu Kürt örgütleri, Sovyetlerin Kürtlere yaptığı bu ihaneti bugün de hatırlamadıkları gibi, hiçbir şey olmamış gibi ilişkilerini ve Sovyetlere bağlılıklarını devam ettirmekte de bir sakınca görmemiştir. Bu Kürt örgütlerinin başında ise, PKK gelmektedir. Her solcu örgüt gibi, PKK da kendisini Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak görmekte ve bu nedenle Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği her ülke işgalini, o ülke halkını özgürleştirici bir girişim olarak desteklemektedir. Nitekim Afganistan işgalini ve yüz binlerce sivil katliamını sadece alkışlamamış, aynı zamanda ‘meşru ve sosyalist dayanışmanın gereği’ olarak görmüş ve savunmuştur. Sovyetler Birliği ise, kendi emperyal menfaatleri doğrultusunda Türkiye’deki başta PKK olmak üzere solcu/Marksist Türk ve Kürt örgütlerini sürekli desteklemiş ve halen de desteklemektedir. Nitekim PKK’nın Suriye’ye yerleşmesi ve Lübnan’da Beka Vadisinde ‘gerilla kampı’ kurması, bu desteğin gereğidir.

Sovyetler Birliği’nin, PKK’ya ve Öcalan’a olan desteği daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Bu destek çerçevesinde 1986’da, resmi davetli olarak Bulgaristan’a iki aylık, 1987’de de Doğu Berlin ve Macaristan’a ziyaret KGB’nin gözetim ve himayesinde gerçekleşmiştir. Bu ziyaretlerde gerek Bulgar istihbaratı ve gerekse diğer iki ülke istihbarat örgütlerinin Öcalan’a gösterdikleri ilgi ve ihtimam, Öcalan’ın muhaliflerini susturmuş ve Öcalan’ı PKK’da tartışmasız tek lider konumuna getirmiştir.

Böylece Sovyetler Birliği/Rusya Federasyonu PKK’ya sağladığı bu destek karşılığında, PKK’yı, kendi bölgesel menfaatleri için bir silahlı maşa olarak kullanma imkânına kavuşmuştur. PKK ise, bu desteğin ilk diyetini 1993’de “zımni” ateşkesi bozup 33 silahsız eri öldürerek ödemiştir. Çatışmaların yeniden başlamasının ardında, yeni Rusya’nın Azerbaycan, Orta-Asya ve Kafkasya’da fazla mesafe alan Türkiye’ye güçlü bir mesaj verme isteği vardı. Bu, aynı zamanda Rus enerji politikalarını tehdit eden, Azerbaycan’la boru hattı döşemeye kalkan Türkiye’ye gözdağı idi.

Plan işe yaradı ve sonraki on yıl boyunca PKK ile çatışmalar nedeniyle Bakü-Ceyhan boru hattı inşa edilemedi. Fakat Rusya ve İran kendi boru hatlarını Türkiye’de sorunsuzca döşediler. Kolayca içeride hatırlı “ticari ortaklar” buldular. Bakü-Ceyhan boru hattı ise ancak on yıl sonra ve “muhayyel Kürdistan’ın” sınırlarının dışında inşa edilebildi.

Ekim 1998’de Suriye’den çıkarılan Öcalan, Rusya’da da kısa bir süre kaldı. Rusya bu sefer Öcalan’a pek iyi davranmadı. Elbette bu tutum “eski dostlar” arasında biraz soğukluk yarattı. Fakat her iki taraf da bu ilişkinin duygusal değil çıkara dayalı olduğunun farkındaydı. Nitekim öyle de oldu.

Rusya, 2008 Gürcistan savaşı öncesi PKK’dan ufak bir ricada daha bulundu. Savaştan bir ay önce Bakü-Ceyhan boru hattı Erzincan yakınlarında havaya uçtu. Her ne kadar kaymakam bey, bunun “teknik bir arıza” olduğunu söylese de, Rusya, PKK üzerinden işe yarar bir mesaj vermiş, işgal boyunca da Gürcistan’dan geçen boru hattını imha etmek zorunda kalmamıştı.[2]

Ne yazık ki aynı oyun bugün de oynanmaya devam edilmektedir. Nitekim Çanakkale Üniversitesi eski Rektörü Sedat Laçiner şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Kurulduğu tarihten bu yana PKK ile Rusya ile arasında sıkı bir ilişki vardır. Gerek Suriye’deki üslerinin olduğu dönemde gerek daha sonrasında silah aktarımına kadar çeşitli işbirlikleri olmuştur. Özellikle Çeçenistan’da silahlı hareketler çoğalınca Türkiye’de de PKK’ya Rusya sempatisi artmıştır. Şu anda ise Rusya, İran ve Esad Suriye’si, Türkiye’yi bölgede durdurabilmek için PKK’yı en önemli araçlardan biri olarak görmektedir.”[3] Aynı nedenle Rusya, Suriyeli Kürtlerin en etkin partisi olan Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile de yakın iş birliği yapmaktadır.

http://palsambleu.fr/?dimyrewsy=rencontres-averroes&c7e=47 RUSYA, PKK/PYD İLİŞKİSİ

Rusya’nın Kürtlere olan ilişkisinin 200 yıllık bir tarihi geçmişi bulunmaktadır. Ruslar bu süreç içerisinde, Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu ve İran ile zaman zaman savaşmış ve bölge hâkimiyetini elinde bulundurmak için bu ülkelerdeki değişik ırktaki halklarla yakından ilgilenmiştir. Bu ilgi/ilişki, inişli çıkışlı olsa da kesintisiz günümüze kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kürtlerin devlet olmalarını bile desteklemiş, ama bu destek –yukarıda da belirtildiği gibi- çok uzun sürmemiştir. Soğuk Savaş’ın son yıllarında ise Moskova, Irak, İran ve Türkiye ile de ilişkiler geliştirmeye başlayınca, Kürtlerin Ruslarla ilişkisinin önemi azalmış, ama kesintiye uğramamıştır.

Günümüz Rusya’sında, Rusya’nın Kürt sorununa ve ayrı devlet kurma taleplerine –uçak krizinden sonra- daha duyarlı bakmaya başlamıştır. Boris Yeltsin döneminde, iç problemlerle uğraştığında Kürt sorunu da dahil dış politikayı ihmal eden Rusya, Vladimir Putin döneminden sonra hem çok yönlü, hem de çok aktif dış politika izlemeye başlamıştır. Bu çerçevede Kürt sorunu da Rusya’nın dış politikasında yeni bir boyut kazanmıştır. Çünkü Moskova ile Kürtler arasında ortak çıkarlar bulunmaktadır. Bu çıkarların başında “Pantürkizm” korkusu gelmektedir. Gerek Ruslar ve Rus hükümeti, gerekse Kürtler, Türkiye’nin Orta Asya, Kafkaslar ve Orta Doğu’da etkisini artırmaktan rahatsız olmakta ve Türkiye’nin bu coğrafyada güçlenmesini, kendileri için “tehlike” olarak algılamaktadırlar. Rusya Pantürkizm’e karşı Kürtleri bir nevi “koruma seti” olarak görürken, Kürtler de Rusların desteğini elde etmek için kendilerinin Türklerin yayılmasının önündeki en büyük engel olduğunu ileri sürmektedirler. Hatta Kürtler, son dönemde gerçekleşen Rus-Türk yaklaşımından da rahatsız olmaktadırlar.[4]

Rusya’nın, PKK ile yakın ilişkisi, PKK’nın Bekaa vadisine yerleştiği ilk günden bu yana vardır. Bu yakın ilişki, Türkiye-Rusya ilişkilerindeki gelişmelere paralel olarak azalıp çoğalsa da hiç kesintiye uğramamıştır. Bu ilişki, silah ticareti ve istihbari bilgi aktarma, Rusya’da PKK ile yakın ilişkileri olan Kürtçü örgütlerin kurulmasına onay verme, hatta Rusya’da eğitim kampları kurma şeklinde olmuştur. Bu ilişki gelişerek devam etmiş ve bugün PKK’nın geldiği noktada Rusya’daki faaliyetleri ve bu ülke istihbarat servisiyle olan irtibatları, Rusların PKK’ya desteği Türkiye’yi ciddi oranda terörize edecek noktaya ulaşmıştır.

İran’da yayımlanan hükümet yanlısı Cevan gazetesi, internet sitesinde yayımladığı haberinde Şerur Mahir adlı terör örgütü PKK üyesinin Rusya’ya gidererek silah, mühimmat ve askeri teçhizat satın aldığını bildirmiştir. PKK’nın Rusya’dan satın aldığı silahlar arasında Sam füzeleri, RPG roketatarlar, 60 milimetrelik havan topu ile bunlara ait mühimmatlar, uzaktan kumandalı mayınlar, gece görüş dürbünleri ve kalaşnikof marka silahlar bulunduğunu belirten gazete, silahların kara yoluyla Tendürek (Türkiye) –Mako (İran) sınır bölgesinden nakledilmesinin kararlaştırıldığını yazmıştır.[5]

Rusya, PKK’ya sadece silah yardımı yapmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası arenada PKK’yı destekleyici politikalar izlemiştir. Özellikle uçak krizinden sonra bu destekleyici politikalar içeride ve dışarıda fiili desteğe dönüşerek daha da artmıştır. Nitekim PKK terör örgütünün sözde liderlerinin Rus televizyonunda yayımlanan konuşmalarını Murat Bardakçı 7 Aralık 2015’de Habertürk Gazetesindeki köşesinde yazmıştır. Uçak kriziyle başlayan gerilimin ardından Rus muhabirler Kandil’e giderek, Cemil Bayık ve Murat Karayılan’la görüşmüşler. “Türkiye’de bombalanacak yerlerle” ilgili uzun analizlerin ardından bu röportajı ekrana getirmişlerdir… Ruslar, yayında PKK terör örgütünü ve teröristleri birer özgürlük savaşçısı olarak tanıtmış ve PKK’nın, DAEŞ’e karşı başarılı bir mücadele verdiğini, Türk milliyetçilerinin ise onlara arkadan ateş ettiği propagandasını yapmışlardır.

Özellikle Murat Karayılan’la yaptıkları röportajda, Rusya-Suriye-PKK ilişkisi bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır. Karayılan’ın anlattıkları aslında tam bir itiraf niteliğindedir;

“…Erdoğan’ın en büyük kâbusu güneydoğu sınırında bağımsız bir Kürdistan’ı görmek. Irak’ta bu aşağı yukarı gerçekleşti. Suriye’de neredeyse tüm Rojava’yı kontrol ediyoruz. Esad bize birlikte kazanacağımız zaferden sonra özerklik sözü verdi” demiştir.[6]

HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş da, PKK/PYD’ye Rus desteğinin daha da artırılması için Rusya ziyaretini 23 Aralık’ta gerçekleştirmiştir. Çünkü Demirtaş, ABD’ye yaptığı ziyarette, PKK/PYD’ye istediği desteği alamamıştı. Oysa 20 Temmuz 2015’den bu yana operasyonlar nedeniyle PKK etrafında gittikçe çember daralmış ve PYD de Suriye’nin Kuzeyinde ‘Kürt Koridoru’ oluşturamamıştı. İşte Demirtaş, bu konuda gereken yardım ve desteği almak için bu kez Moskova’ya yönelmişti. Tabi bu ziyaretin amacı sadece PYD’ye yardım etmek ve PKK’nın etrafındaki çemberi kaldırmak değildi. Bunlarla birlikte, PYD’nin Esad rejimi ve ABD desteğiyle Suriye’de elde ettiği konumunu, Türkiye’nin bir kısmını da içine alabilecek tarzda genişletilmesi sağlamaktı. Yani Demirtaş, Suriye’de sürdürülen kantonlaşma faaliyetinin benzerinin Türkiye’de de gerçekleşmesi için yardım ve destek istemek amacıyla Moskova’ya gitmişti. Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit, Derik ve Sur ilçeleri pilot uygulama alanı olarak bu amaçla seçilmişti; bu şehirlerin, hendek terörüyle teslim alınması, kurtarılmış bölgeler olarak ilan edilmesi, halk ile devlet arasında büyük bir çatışmanın yaşanması istenmekteydi. Bunca süredir bu şehirlerde sokağa çıkma yasağına ve 10 bin asker-polisten oluşan güvenlik güçlerine rağmen çatışmaların devam ediyor oluşu, PKK’nın çok önceden devrimci halk savaşı için hazırlık yaptığını göstermektedir. Ancak Rusya’nın ve İran’ın gözle görülebilir silah ve lojistik (ABD’nin de zımni) desteğine rağmen, bu çatışmalarda PKK kan kaybetmiş ve istenilen sonucu alamamıştır. Çünkü PKK’nın hendek siyasetini halk kabul etmemiş ve bu nedenle de bölgeyi terk etmeye başlamıştır. 300 bin civarında insanın bölgeyi terk ettiği söylenmektedir. Şayet hendek siyaseti halk tarafından benimsenmiş olsaydı, işte o zaman Türkiye kaybetmiş, PKK kazanmış olacaktı. Ama şimdi tersi olmuş ve PKK kaybetmiştir. Çünkü Öcalan’ın da belirttiği gibi halk desteği olmayan bir mücadelenin başarılı olması[7] mümkün değildir.

İşte Demirtaş, içeride özellikle Kürd halkından bulamadığı desteği, dünya turuna çıkarak, bir taraftan ABD’de Neoconlar’da, diğer taraftan Brüksel’de, Moskova’da, PKK/PYD’ye hami/efendi aramaktadır. Oysa bu, bir ilkesizliktir, Kürt halkına ve değerlerine hakarettir. Gerçi PKK/PYD de, ilkesiz, omurgasız, makyavelist bir terör örgütüdür. Bu nedenledir ki, bölgesel ve küresel bütün güçlere hizmet eden ve bundan da hiçbir rahatsızlık duymayan, halkını temsilden uzaklaşmış ve emperyal güçlerce kullanılan bir örgüt olmaktan kendini bir türlü kurtaramamıştır. Bu nedenledir ki, herkes ile her zeminde iş tutmakta, güçlü olan devletin emrine girmekte bir beis görmemektedir. Düne kadar, kendi dışındaki şahıs ve oluşumları, Amerika’nın işbirlikçisi olarak yaftalayan PKK, şimdilerde ise Amerika’nın milis gücü/şebbihası gibi hareket etmekte bir sakınca görmemektedir. Bir halkın kurtuluşu için yola çıkan PKK/PYD, Doğulu ve Batılı emperyal güçlerce Suriye üzerinden bölgeyi dizayn ederek, bölme/parçalama ve esarete mahkûm etme projesinde piyon olarak kullanılmaktadır. Antiemperyalist söylemden bir gecede “Biji Obama” seviyesizliğine düşmeleri ise tam anlamıyla bir aymazlıktır, Kürt halkına ise bir ihanettir.

source link PYD’Yİ, RUSYA DA DESTEKLEMEKTEDİR

Rusya, 28 Eylül’de New York’ta Putin-Obama görüşmesinden sonra 30 Eylül tarihi itibariyle Suriye’ye askeri olarak müdahale etmiştir. Bu müdahalede bir taraftan Esad’ın muhaliflerine havadan ve denizden ölüm yağdırmış, diğer taraftan ise Esad rejimi ile birlikte hareket eden PYD’ye de askeri olarak yardım etmeye çalışmıştır. Bu amaçla PYD Eş Başkanı Salih Müslim ile ilk görüşme Paris’te, 30 Eylül’de başlattığı saldırıdan 11 gün sonra Putin’in Ortadoğu ve Afrika Özel Temsilcisi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov görüşmüştür. Bu görüşmeden kısa bir süre sonra da 21 Ekim’de Bogdanov, Moskova’da örgütün diğer eş başkanı Asya Abdullah ve Kobani’deki temsilcilerini ağırlamıştır. Bu görüşmeler, Rusya ile PYD’nin var olan ilişkilerini daha arttırmış ve adeta bir müttefik haline getirmiştir. Rusya’nın PKK/PYD’ye yardımı, Afrin’de ve özellikle de Cerablus yolunu açmak için askeri anlamda silah ve eğitim yardımı yapmıştır. Ayrıca bunun dışında Kilis’in hemen karşısında bulunan ve Türkiye ile muhaliflerin tek bağlantı yeri olan Azez’i yoğun bombardımana tabi tutarak buranın Türkiye ile bağlantısını kopararak PYD’ye yeni alanlar açmak şeklinde de yardım yapmaktadır.

Rusya PYD’ye ve Nusayri rejimine yaptığı bu yardımların karşılığında Suriye’de hem Esad’ın, hem de PYD’nin egemen olduğu topraklarda yeni üsler elde etmiştir. Nitekim PYD’nin kontrolündeki Kamışlı’da, büyük bir dinleme üssünü, Haseke’de de askeri bir üs kurmuştur. Üstelik bu dinleme üssü, Türkiye’nin tam burnunun dibinde ve Türkiye’yi de ağının içine alan bir dinleme üssü. Rusya, böylece Tartus Üssü’nden sonra Haseke’de bir askeri varlığa sahip olmuştur. Ayrıca Rusya ile PYD, Suriye’de, ”Ortak operasyon odası” kurmuşlardır. Bu, PYD-Rusya işbirliği açısından çok önemli bir hamledir. “Ortak Operasyon Odası”nda Rus komutanlar ile PYD’liler birlikte çalışacaklar. PYD’nin sahada elde ettiği istihbarat ile Rusya’nın İHA’larla topladıkları bilgiler burada değerlendirilip, operasyonel amaç için kullanılacak.

Rus uçağının düşürülmesinden sonra, PYD’ye, İran ve Rusya’nın yaptığı silah yardımındaki artış dikkati çekmektedir. Rusya, Aralık/2015’in ikinci haftasında PYD’ye 104 ton silah vermiştir. Kısa bir süre önce de Rus askeri kargo uçağı Halep’in Kuzey ucunda Şeyh Maksut bölgesinde PYD’ye 5 ton silah indirmişti.[8]

follow RUSYA İLE ABD’NİN SURİYE’DEKİ MENFAATLERİ ÇAKIŞMAKTADIR

Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi, Putin ile Obama’nın 28 Eylül’de BM toplantıları dolayısıyla New York’ta yaptıkları görüşmede kararlaştırıldığına ilişkin yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Çünkü bu görüşmeden iki gün sonra Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalesi gerçekleşmiştir. Böyle bir karar olmasaydı, ABD’nin öncülüğünde oluşan ve 60 ülkenin katıldığı işgal koalisyonu tarafından bu müdahaleye izin verilmezdi. Üstelik Rusya’nın, Suriye’ye müdahalesi ABD’nin de işine gelmekte idi. Çünkü –ılımlı ya da radikal- rejim muhaliflerinin Rusya eliyle yok edilmesi, ABD’ye karşı bölge ülke halklarının tepkisini ortadan kaldırmış olacaktı. Zaten ABD ile Rusya’nın, gerek Esad ve Esad sonrası ile ve gerekse PYD’nin desteklenmesi ile ilgili politikaları arasında ciddi denebilecek bir fark yoktu. Böylece ABD bir taraftan, Rusya ise diğer taraftan hem PYD’ye, hem de eli kanlı Suriye rejimine gerekli yardım ve desteği vermiş olacaklardı. ABD öncülüğündeki işgal koalisyonu tarafından, zaten Esad rejimine ve PYD’ye gerekli yardım yapılmakta idi. Ama bu yardım, bu iki emperyal ülke tarafından yeterli görülmemişti. Bu nedenle Rusya’nın müdahalesine göz yumulmuştu. Aksi halde, işgal koalisyonu tarafından Rusya’nın Suriye’de bu kadar ileri gitmesi sessiz karşılanmazdı. Bülent Orakoğlu da, “Bence ABD, Türkiye’nin PKK koridorunu kırmızıçizgisi olarak görmesi üzerine, çok örtülü bir şekilde Rusya’yı devreye soktu. Çünkü Rusya’nın menfaatleri ile ABD’nin menfaatleri çakışıyor”[9] demek suretiyle haklı olarak benzer bir düşünceyi dile getirmiştir.

enter site ABD ile Rusya, Suriye konusunda hemfikirler. Çünkü;

1- ABD de, Rusya da Suriye’de yüz binlerce insanını katleden eli kanlı katil Esad’ın yönetimde artık kalamayacağını bilmektedir. Esad yönetiminin yerine daha yumuşak, layt, ama mutlaka laik/seküler ve batı yanlısı bir yönetimin işbaşına gelmesi her iki devletin de istek ve arzusudur. Her iki devlet de halkın iradesi ile yönetimin belirlenmesine karşıdırlar. Çünkü diğer ülkelerde –Tunus’ta, Mısır’da- olduğu gibi İslamcıların yönetime gelme durumları söz konusudur. Bu iki devlet de kendi menfaatlerine muhalif bir yönetimi istememektedir.

2- ABD, Mart 2011’de başlayan halk ayaklanmasının başından beri ses çıkarmayarak ya da zaman kazandırarak Esad’a zımni, Rusya ise aleni olarak silah ve lojistik destek sağlamıştır. ABD, hem Suriye muhaliflerini, hem de Türkiye’yi oyalamış, Esad’ın katliamlarına zemin hazırlamış ve aynı zamanda zaman kazandırmıştır. IŞİD bahanesiyle ABD, Ağustos 2014’den, Rusya ise, Eylül 2015’den beri fiili olarak Suriye halkına karşı, Esad diktatörlüğü ile yandaşı PYD’nin yanında savaşmaktadırlar. Her gün onlarca masum sivili katletmektedirler.

3- ABD Kobani’de, Rusya ise Afrin’de PYD’ye yardım etmektedir. ABD, PYD’ye hem silah yardımı yapmıştır, hem de PKK/PYD’lileri eğitmek için özel birlikler göndermiştir. Kobani’nin IŞİD’den alınması PYD’nin kendi gücüyle olmamıştır. ABD’nin yoğun hava desteği ve PYD’ye verdiği silahlar sayesinde Kobani IŞİD’den alınmıştır. İlk zamanlarda PYD ve PKK Kobani’de tam anlamıyla bir hezimet yaşamıştır. Ancak ABD’nin verdiği ciddi destek nedeniyle IŞİD, Kobani’den çıkarılabilmiştir. PKK/PYD’li katiller, o günlerde ‘Biji Obama’ sloganını haykırmışlardır. Şayet ABD öncülüğündeki işgal koalisyon olmamış olsaydı, bugün, Kobani başta olmak üzere PYD’nin egemen olduğu yerlerin tamamı IŞİD’in elinde geçerdi ve PYD’nin de, PKK’nın da esamesi okunmazdı. Zaten PYD, Suriye’nin kuzeyinde, PKK da, Mahmur kampı başta olmak üzere Irak’ın kuzeyinde IŞİD’in karşısında tam anlamıyla bir hezimet yaşamışlardı. Türkiye’nin uzun yıllar boşalttıramadığı Mahmur kampını, PKK’lılar, IŞİD korkusundan dolayı bir günde boşaltmak zorunda kalmıştı. Bakmayın siz bugün PKK/PYD’lilerin ABD’nin kucağında oturarak kahramanlık taslamalarına!

ABD, PYD’yi Kobani’de eğitim ve silah yardımıyla desteklerken, Rusya da Afrin bölgesinde aynı şekilde hem eğitim vererek, hem de silah yardımı yaparak desteklemektedir. Rusya, bu kadarla yetinmemekte, PYD’ye engel olabilecek Esad muhaliflerinin bulunduğu yerlere gece gündüz bomba yağdırmaktadır. Bayır Bucak Türkmenlerinin bulunduğu yerler, muhaliflerin elinde olan Cisr’i eş-Şuğur, İdlip, Azez ve Halep’te muhalifler, havadan Rusya bombalayarak karadan ise rejim askerleri, Şebbihalar, İran milisleri, Hizbullah ile PYD’liler saldırmaktadır.

4- ABD’nin de Rusya’nın –en azından şimdilik- PKK/PYD’ye verdikleri desteklerinin amacı Cerablus’u da alarak üç kantonu (Cezire, Kobani ve Afrin) birleştirerek bir Kürt koridoru oluşturmaktır. Bu koridorun oluşması halinde Türkiye’nin sadece Suriye ile değil bütünüyle Arap dünyası ile bağlantısı koparılmış olacaktır. Bu üç kantonun birleşmesinin önünde ise bir tek engel vardır o da Cerablus’tur. Cerablus bir Türkmen kenti olup, G.Antep’de Karkamış’ın karşısında 98 km boyunda 48 km eninde ve 2013’den beri de IŞİD’in elinde bulunan bir kenttir. Türkiye’nin kırmızıçizgi olarak belirttiği yer burasıdır. Türkiye uzun zamandan beri buraya asker yığınağı yapmıştır; hem IŞİD’e karşı, hem de PKK/PYD’ye karşı olmak üzere!

Türkiye, adeta bir ateş çemberi ile çevrilmiş durumdadır. Yıllardır stratejik müttefik olarak gördüğü ABD tarafından Suriye’de oyalanmış, yalnız bırakılmış; Irak’ta ise Irak, İran ve Rusya ile aynı cephede yer alarak Türkiye’nin karşısında yer almıştır. Ayrıca kendisi için hayat memat meselesi olan Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD’nin oluşumu konusunda da Türkiye’yi yalnız bırakarak PKK/PYD’yi desteklemiş ve bir Kürt oluşumunun gerçekleşmesi için destek ve katkı vermiştir. Bugün Türkiye’de PKK terörünün azmasının arkasında sadece Rusya, İran yoktur; en az onlar kadar etkili olan ABD de vardır. Suriye’de PYD’ye verilen silahlar Türkiye’de Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Sur’da sivil halka ya da polise, askere karşı kullanılmaktadır. Ayrıca ABD’lilerin Kobani’de eğittiği teröristler Suriye’de PYD, Türkiye’de ise PKK, DHKP-C, YDG-H olarak terör estirmektedirler.

Burada yetkililere şu soruların sorulması gerekmez mi?

1- Suriye konusunda ABD’ye neden bu kadar güvenilmiştir? ABD’liler verdikleri hiçbir sözü yerine getirmemelerine rağmen neden kendi imkânları çerçevesinde ve kendi ülke menfaatleri doğrultusunda bir politika üretilememiştir. ABD’ye güvenerek 6 ay sonra Emevi Camiinde namaz kılacağız diyenlerin, nasıl yarı yolda bırakıldıklarını yeniden düşünmeleri gerekmez mi?

2- Çözüm sürecinin başladığı ilk günden itibaren PKK/KCK, devrimci halk savaşı için hazırlık yaparken, KCK mahkemeleri halkı yargılarken, şehir merkezlerinde yüzü kapalı silahlı teröristler kimlik yoklaması yaparken, Doğu ve Güneydoğu’da halk vergi/haraca bağlanırken, vergi/haraç vermeyenlerin göçe zorlanırken ya da katledilirken, iş makinaları yakılırken, işçiler kaçırılırken, yönetimden ve güvenlikten sorumlu olan yetkililer neden sessiz kalmıştır?

3- Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) önce Cizre’de, bir ay sonra da Diyarbakır’da yüzü kapalı, siyah giyinmiş ve ellerinde silahlarıyla şehir merkezinde askeri tören düzenlemeleri, yemin merasimi yapmaları ve diploma vermeleri, sonra da silahlı olarak şehir merkezlerinde kimlik yoklaması yaparak terör estirmeleri neden zamanında engellenmedi? Bunlar bilinmiyor muydu? Haziran 2013’den beri geliyorum diyen Devrimci Halk savaşı fark edilmedi mi? Herkesin bildiği ve yöre halkının sayısız şikâyetlerine rağmen bunların bilinmiyor olması mümkün mü?

4- İstanbul başta olmak üzere batılı şehirlerde PKK/KCK gençlik kolu olarak YDG-H’ın örgütlenme faaliyetleri, yine uzun namlulu silahlarla eylem yapmaları da mı görülmedi, duyulmadı?

5- Tonlarca ağırlıkta silah, patlayıcı, el bombaları, roketatarlar, doçkalar şehir merkezlerinde ve sözde şehitliklerde depolanırken güvenlik güçleri ne yapıyorlardı, bunların sorulması gerekmez miydi? Evet PKK/KCK/YDGH’lı teröristler suçludur, peki ya ülkenin güvenliğini sağlamakla yükümlü olanlar, onlar hiç mi suçlu değil? En az teröristler kadar onlar da suçludurlar. Bunların, 23 Temmuz’dan bu yana katledilen her sivil masum vatandaştan, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalanlardan sorumludurlar. Diyarbakır’da, Yasin Börü ve arkadaşlarıyla Aytaç Baran’ın, İstanbul Başakşehir’de IŞİD elemanına benzetildiğinden dolayı Hikmet Ayyıldız’ın, Adana’da hamile eşi ve çocuklarının yanında Ethem Türkmen’in vahşice katledilmesinde sadece teröristler mi sorumludur, yoksa en az teröristler kadar güvenlik tedbirlerini almayan güvenlik güçleri de sorumlu değil mi?

6- Bugün, Silopi, Cizre, Nusaybin, Dargeçit, Derik, Sur ilçesi başta olmak üzere Doğu bölgesindeki diğer kentler, Suriye’nin herhangi bir kentinden ya da buradan göç etmek zorunda bırakılan 300 bin civarında olduğu söylenen halk, Suriyeli mültecilerden çok mu farklıdır? Buna kim/ler sebep olmuştur? Sadece PKK/KCK/YDGH suçludur demek suretiyle sorumluluktan kurtulmak mümkün müdür? Elbette terör örgütleri suçludur, ya bunlar silah yığınağı yaparken, halkı canından bezdirecek noktaya getirirken, KCK mahkemelerinden mülki amirler bile yargılanırken, bu ülkeyi yönetenler, halkın güvenliğinden sorumlu olanlar az mı suçludurlar?

Bugün Türkiye ne yazık ki, hem içeriden, hem dışarıdan sıkıştırılmış ve ateş çemberine alınmış durumdadır. Suçu Rusya’da, İran’da, Irak’ta, ABD’de aramaya gerek yoktur. Dönüp kendimize bakmalıyız. Malik bin Nebi’nin dediği gibi sömürüye müsait halimiz varsa, birileri bizi sömürür. Terörize olmaya müsait bir ortam varsa ki vardır, o zaman birileri de dışarıdan ya da içeriden, bu ortamı rahatlıkla kullanabilir. Çözüm süreci, önemli ve halkın yararına olan bir süreçtir. Bu süreci, sadece PKK/KCK ve İmralı eksenli yürütülmesi çıkmaza sokmuş ve bu terör güçlerini paralel bir devlet konumuna getirmiştir. Geç kalınsa da, şimdilerde çözüm sürecinin muhatabı millettir ifadesi isabetlidir. Ama Doğu’daki terör olaylarının bitmesi beklenmeden ve dış bölgesel ve küresel güçlere de fırsat verilmeden bu sürecin sonuçlandırılması gerekmektedir. Sürecin sonuçlandırılması da ancak bu ülkede yaşayan her kavme, Türk kavminin sahip olduğu bütün haklar verilince mümkün olacaktır. Aksi halde, terörün bitmesi mümkün olmaz; PKK gider, yerine bir başka örgüt gelir. Bu, asla unutulmamalıdır.

high yield strategie für binaere optionen Ali KAÇAR