TÜRKİYE’DE OLUŞTURULAN UÇURUMLAR VE KOPUŞLAR 3

http://fade.graphics/day/how-to-turn-off-navigation-on-iphone-7.html Bilimsel Gelişme-Geliştirme Tarzındaki Kopukluk

Teknik ve sosyal gelişmelerin, ilerlemelerin kendi kanunları vardır, ama hepsinin üstünde, onları yönlendiren ve yöneten bir akıl vardır. Merkeze neyi koyarsanız gelişme o istikamette yürür. En bağımsız ve tarafsız olan veya görünen bilimler bile -mesela matematik- nerede ve ne için kullanıldığı çok mühimdir ve bu niyet belirleyicidir. Bilimi din karşıtlığına oturtursanız bilim geliştikçe dinden koparsınız diye bir ön kabulünüz olur ve dünyadaki bilimsel gelişmeleri o gözle okur ve öyle bilim adamı olmaya çalışırsınız.

http://panelya.com/?tyrti=opzion-time-demo&d7a=6d
Burada üzerinde durulması gereken konu bilimin özelliklerini fark ederek onu insanlığın emrine vermektir. Son yüzyılda bilim ile İslâm arasında bir zıtlık olduğu tezi revaç buldu. Buna karşı bilimi dinin dışına çıkararak bir karşı savunmacı tez geliştirildi. O savunmacı teze göre asıl olan “Batı Bilimi” dir ve İslâm tarihi boyunca yapılanların hepsi sanki bugünkü Batı bilimine zemin hazırlayan bir geçiş süreci olarak kabul edildi. Batı bilim zemini asla sorgulanmadı. Fethullah gibi pozitivist İslâm anlayışını savunanlar, dinin kendisini de pozitivistleştirmeye gayret gösterdiler. “Asıl olan bilimdir.” dediler, bilim de akıl ile ölçülür, nas -Kur’ân ve sünnet- bilime karışamaz, akıl onun nasıl kullanılacağına karar verir. Sanki akıl ile nas arasında bir çatışma var ve FETÖ aklı, diğer İslâm düşünür ve âlimleri ise akıldışılığı savunuyorlar intibaını veriyor.

http://varisportsclub.com/?biud=iqoption-mobile&fec=99 Oluşturulan atmosfer şudur: “Bilimi, İslâm tarihini, dünya tarihini, son bilimsel ve teknik gelişmelere derinliğine vakıf bir âlim (hocaefendi) var. Bu zat, İslâm’ı en iyi anlayan ve bu çağa göre yorumlayan bir perspektife sahiptir, ancak onun doğrultusunda gelişme olursa ülkeye, insanlığa olumlu katkı sağlanır.”

Fethullah, İslâm ilim geleneğini de tersyüz etmiş biridir, ona göre bilim mutlaktır, din ona uymakla mükelleftir. Dinin temel naslarını bilim ve akılcılık esaslarına göre açıklar. Pozitif bilim esastır, nas -Kur’an ve sahih sünnet- bu çağın pozitivist ve akılcı anlayışına göre değerlendirilmelidir. En gaybi konularda bile bir akılcı ve pozitivist yorum yapar. Ahirete müteallik konularda bile kurduğu dünya düşüncesine göre tevilde bulunur. Gaybi konuları, Yahudi teolojisinden devraldığı akılcı ve materyalist yorumlara yakın bir tarzda açıklar.

Çok akılcılık ile hurafeyi yan yana ve iç içe sokar ve sonunda modern dünyanın geçer anlayışına, sömürü sistemine uygun bir hale getirir. Bu konuda Şia ile aynı yöntemi kullanır. Bu da Batı kafalı ilim erbabına uygun gelir. opzioni binarie con etoro Dünü Bugüne, Bugünü Yarına Bağlama

Dün ile bugünü, bugün ile yarını birbirine bağlayabilirsek, tarih ile günümüzü yan yana ve iç içe değerlendirebilirsek, belki sapmaları ve herzeleri önleyebiliriz. 

Bu hususta iki zıt kutup var;

Birincisi: Geçmişi nakarat halinde tekrarlayarak, bugüne ait bir söz söyleyeni itham ederek ve zındıklığına hükmederek bir kalkış ve çıkış arayanlar. Böyle davrananlar, farkına varmadan İslâm’ın diriliğine de ket vurmuş oluyorlar. İçtihat kapısını kapatmakla eş anlamlıdır bu. Sosyal olaylar hareketli ve akışkandır, akıcı ve yürümekte olanı sabitlemek, hayatı dondurmaktır. Dini de böyle anlamak ve anlatmak dinin diriliğini ve canlılığını bitirir. 

İkincisi: Dünü hesaba katmadan, birikmiş ümmet tecrübesini ve ilim geleneğini hiçe sayarak her şey bugün başlıyor, biz bu günü yaşıyoruz, geçmiş geçmişte kalmıştır, ayet ve hadislere de böyle bakarak varlık gösterenler var. Böyle devam edilirse; şiraze kopar ve istikamet bozulur. Böyle bir zihniyet farkına varmadan köksüz ve türedi zıpır bir yola insanları sürükler. Bu çığır bizden/ümmetten çok karşı tarafın işine yarar.

Bu mantıkla İslâm’ın ilim, idare, siyaset, edep ve adap geleneğini muhafaza zordur. Bunlardan koparsa ümmet nerede duracağı ve kime hizmet edeceği belirsizleşir, muğlaklık, kapalılık ve müphemlik doğar bundan da en çok FETÖ tipi yapılanmalar yararlanır.

Bu iki hususta denge sağlanamazsa, ya kopukluk olur veya donukluk olur, ikisi de ümmetin geleceği için hayırlı neticeler doğurmaz.

FETÖ iki zıt metodu aynı anda kullanarak İslâm ilim geleneğine de darbe vurdu, modern dünyada İslâm’ın söz söyleme hakkına ve alternatifine de zarar verdi. 

Birçok konuya bu açıdan bakabiliriz. Milletin ve devletin özünden sapmalar, Fethullah olmasa bile başkasının işine yarayabilir. Devlet-millet kaynaşmasını engelleyen, halktan kopan, bilim ile dini karşı karşıya getiren her türlü düşüncenin karşısında olmalıyız. Bu konuda açık tavır takınmalıyız, muğlak ve genel ifadelerle geçiştirilecek bir mesele değildir.

***

Belki fayda sağlar veya bazı kafalardaki kimi soru işaretlerine şifa olabilir düşüncesiyle  Üstad Sezai Karakoç’tan uzun bir alıntı yapacağım;

http://blog.pinkprincess.com/?svecha=affidabilita-trading-system-a-pagamento-opzioni-binarie&c2e=c6 TARİH VE TABİAT

Tarihi yoğun, şimdiki zamanı yoksul ülkelerdeki buhranın kökünde, biraz da, tarih ve tabiat çatışması vardır. Böyle yerlerde eski diye damgalanan ne varsa hemen hemen hepsi tarihtir. Yeni diye ileri sürülenlerin çoğu da, tabiatla insanın ilgisinden devşirilmelidir. Elbet, burada söz konusu olan tabiat, dışımızda bizi çevreleyen fizik şartlarından çok, tarihin baskısından o şartlara ve iç dürtülere kaçış ve sığınışın dünya görüşündeki yansımasıdır. Tarihi şartların ağırlaştığı dönemlerde, tabiat kaynaklı felsefeler geçer akçalışır (geçer akçe haline gelir). Çatışan iki görüşten biri hep tarih kaynaklı gerekçeye dayanırken, öbürü, tabiat temelli düşünceler çevresinde döner. Roma’nın yakılışında Yunan felsefe akımları imparatorluk tarihinin karşısına çıkmışlardı. Doğu dünyanın geçen yüzyıllardaki yıkılışında da, tarih doğu, tabiat batıydı. Cengiz akını, bir tabiat çığı gibi tarihi çiğnemiştir. Parlak bir tarih sayfası olan Endülüs medeniyetini de, azgın bir tabiat gücüne benzeyen barbar kuvvetler yıkmıştı. Bizans’ın yıkılışında durum daha komplekstir. Tarih, bozula bozula karanlık bir tabiat halini almış, yeni ve canlı bir güç de ilerleye ilerleye tarihleşmişti. Birinci oluş Bizans’ı, ikinci oluş Fatih’i özetler. Böylece, tarihleşmiş bir tabii güç, tabiatlaşmış bir tarihi yenmiştir.

Şimdi de etrafımızda olup biten görüş savaşlarını bu açıdan değerlendirmemiz mümkündür. Batıcılık hep bir tabiat felsefesiymiş gibi kendini empoze etmeye çalışmaktadır. Komünizm de, girdiği yere hep bir tabiat felsefesi gibi girmektedir. Tarihi materyalizm açıklaması, tabiatçılağa tam teslim olmak için, tarihin, açıklanarak ortadan kaldırılmasından başka bir şey değildir. Tarihi de tabiata irca etmektir yani.

Tarihî şartların omuzları çökertecek kadar ağırlaştığı zamanlarda birdenbire bu tabiat felsefeleri yerden bitmişçesine boy verir. Çok defa da, zaten dışardan yıkıcı kuvvetler tarafından getirilmiş olarak repertuardadırlar. Gün gelince, sandukanın kapağı açılır ve dışarı çıkarlar. O ülkelerin ölümü de bundan olur. Tarihe fazla adapte olmuş ülkeler, bu tabiata birdenbire açılışa dayanamazlar. Tabiat felsefelerine kapılış, başlangıçta, acı vakitleri, yenilgileri unutmak için başvurulan bir avuntudan doğmaktadır. Geçmişi unutmak isteyen gençlik, bu görüşlere su gibi akar. İnsan tarihi unutur ama tarih insanı unutmaz ve öcünü alır. Sonuç kaçınılmaz olur ve ülke batar.

İlk çağlarda epikürcülük, ortaçağda mutezile, yeniçağlarda, günümüzde pozitivizm, Marksizm, hatta ekzistansiyalizm böyle kritik anlarda doğmuş ve geçmişi unutmak için hayat dokusuna katılmak istenmiş doktrinler ve dünya görüşleridir. Fakat, tarihin ağır şartları geçince ve değişince, bunların etkileri de ya büsbütün kaybolmakta veya hafiflemektedir. Marksizm’in, Birinci Dünya Savaşı’nda pratiğe geçişi, hayata sokuluşu ve İkinci Cihan Savaşı’nda da güçlenişi herhalde bir tesadüf değildir. Tarihî tecrübe bize göstermektedir ki, uzun süren köklü barış geldiği gün, Marksizm de hayatını tamamlamış olacaktır.

İslâm, tarih ve tabiatı barıştıran bir dünya görüşü taşıdığından, incelmiş, sivrilmiş ve daha güçlenmiş bir tabiat olan batı önünde, öbür Asya ve Afrika ülkeleri gibi, hemen çözülmemiş ve erimemişizdir. Çatışma uzun sürmüştür ve sürmektedir. Tabiatçılık bugüne kadar tarihi ezer gibiydi. Ama, dönüş başlamıştır. Tarihin etkisi yeniden belirmiştir. Ağır şartlar hafifledikçe, Avrupa kendi derdine gömüldükçe, tarihin doğuşu, yeniden doğuşu, hızlanacaktır. Şüphesiz, geçmiş zaman tıpıtıpına ayni olarak dönecek değildir. Söz konusu o köktür, temeldir. Ancak, tarihin bir güçlü faktör olarak bu yeniden gelişinde, tabiata bakışın da ne olduğu kesinlikle tayin edilmelidir. Belli başlı çizgileriyle hayatın canlı kuvvetlerinin de anlamını bilmek ve tarihi, hakikati incitmeyecek bir şekilde değerlendirmek, insanla alâkalandırmak gereklidir. İşte o vakit, tabiat adına tarihî yıkmaya gelen akış duracaktır.

İslâm, tabiatın da değerini ve hakkını vermiştir. Biz onu bir parça ihmal ettiğimizden şimdi aşırı hücumuna uğruyoruz. Bu sınır tanımaz tabiat anlayışı karşısına İslâm’ın tabiat anlayışını çıkarmak gerekir. Azgın tabiat, meşru tabiatla yenilir. Tabiatçılığa paydos, fakat bir ölçü içinde tabiatı verimlendirmek ve değerlendirmek şartıyla. [(Sezai Karakoç, Sütun, Günlük Yazılar II. sh. 217-220) Bu yazı 1967 yılında yazılmıştır.]

Kâzım Sağlam