Halifeliğin Kaldırılması ve TBMM

Milli Mücadelenin başlangıcından ve özellikle de Mustafa Kemal’in Samsun’a gittiği günden itibaren yaptığı konuşmalarda, çektiği telgraflarda ve yayınladığı tamimlerde gündeme getirdiği tek ve en önemli konu, Hilafet merkezini ve Saltanatı kurtarmaktı. Bu, 27 Ekim 1922’de İngilizler tarafından hem İstanbul, hem de Ankara hükümeti görüşmeler için Lozan’a çağırılmasına kadar devam etmiştir. Bu şekilde çağrılmayı fırsat bilen Mustafa Kemal, 1 Kasım 1922’de Meclis’te saltanatın İslam’da olmadığına dair tam bir din âlimi gibi uzun bir konuşma yaparak saltanata karşı tavrını açıkça göstermiştir. Bu konuşmada, İslam’da saltanatın olmadığını dört halife dönemindeki uygulamaları anlatarak ispata ve milletvekillerini ikna etmeye çalışmıştır. Neticede saltanat, hilafetten ayrılarak 1 Kasım 1922’de kaldırılmış ve Vahideddin Efendi 17 Kasım 1922’de ülkeden ayrılmış, 18 Kasım’da ise Abdülmecid Efendi Halife olarak seçilmiştir. Halife seçiminden sonra Mustafa Kemal yurt içinde, İsmet İnönü de Lozan görüşmeleri dolayısıyla gittiği Lozan’da Halifeliği övmeye, kanlarının sonuna kadar Hilafet makamını korumaya ve bu makamın Osmanoğullarına ait olduğuna ilişkin açıklamalarda bulunmaktaydı. Ancak bu konuşmaların ve Saltanatın kaldırılmasının üzerinden de çok geçmeden bu sefer Halifeliğin aleyhinde aynı tür konuşmalar yapılmaya başlanmıştır. Aslında İnönü, Kazım Karabekir gibi isimlere göre Mustafa Kemal kendisi Halife olmak istiyordu. İktisat Kongresi için İzmir’e giderken uğradığı her şehirde buna ilişkin konuşmalar yapmaktaydı. Ancak Mustafa Kemal’in bu tavrı, İngiltere’nin Lozan görüşmelerinde Halifeliğin kaldırılmasını şart koşmaya kadar devam etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk Fotoðraf ve Objeler

http://blog.pinkprincess.com/?svecha=affidabilita-trading-system-a-pagamento-opzioni-binarie&c2e=c6 HİLAFETİN KALDIRILMASI!..

TBMM’deki halife seçilmesinden kısa bir süre sonra Mustafa Kemal’de Halifelikle ilgili bir takım değişikliklerin olduğu görülmeye başlanmıştı. Bu nedenle kimi milletvekilleri Halifeliğe sahip çıkmak için bir takım girişimlerde bulunmaya başlamışlardı. Bunların başında da Afyonkarahisar mebusu İsmail Şükrü Hoca gelmekte idi. İsmail Şükrü Hoca 15 Ocak 1923 tarihinde, önceden bastırılmış olan bir risaleyi meclis üyelerine dağıtarak açıkça harekete geçmişti. Risalenin adı “Hilafeti İslamiyye ve Büyük Millet Meclisi”dir.[1]Medrese öğrenimi yapmış vaiz olan Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) mebusu olan Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay), (1876–1950) 46 yaşında mebus seçilmiş, ailecek hoca ve müderris yapısına sahipti.[2]

Şükrü Hoca[3], Halifenin varlığından bahisle “onun tanınmasının şer’an vacib olduğunu” Meclisin halifeyi hemen hemen ittifakla seçtiğini ve bu maksatla hilafet aynı zamanda hükümettir. Hilafetin hukuk ve vezaifini iptal etmek hiç kimsenin, hiçbir meclisin elinde değildir” görüşünü savunmuştur.

optionweb betrug Şükrü Hoca risalesinin başında, “Bazı ulemayı kiram arkadaşlarımızla birlikte, düşündüklerimizi, kütüb-ü şer’iyye’de mevcut, muayyen ve müstakar (değişmez) İslam buyruklarını neşrederek… ne yazık ki yanılgıya sürüklendiği, aldatıldığı görülen Müslüman kamuoyunu tenvir etmeyi kaçınılmaz bir vecibe telakki ettik” diyerek Müslüman kamuoyuna “Halife meclisindir, meclis halifenindir” demişti.

Bu risale mecliste milletvekillerine dağıtıldığında Mustafa Kemal Eskişehir’de bulunuyordu. Gezi anında meclisteki gelişmeleri duyan Mustafa Kemal, Şükrü Hocanın dağıttığı, “Hilafet-i İslamiye ve BMM” adlı risaleyi gezinin ikinci durağı olan İzmit’e acilen istetmişti. Meclisteki beklenmedik bu gelişmeler ve yeniden halifeliği gerçek anlamında görmek isteyenlerin tavrı Mustafa Kemal’i çok sinirlendirmişti. Mustafa Kemal, meclis içerisindeki bu hareketi düpedüz irtica hareketi olarak yorumluyor ve Şükrü Hocanın taraftarlarına ateş püskürüyordu. (…)[4]

Bu risale, sahibi olduğu matbaada basan da İkinci Grubun önde gelen mensuplarından Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’dir. Deniz yüzbaşısı iken askerlikten istifa ederek siyasete atılan Ali Şükrü Bey sadece dini konularda değil, siyasi konularda da Mustafa Kemal’le sürekli çatışan biriydi. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’nün hariciyeci olmamasını eleştiren Ali Şükrü, bu dönemde meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal’in tepesini iyice attırmış, hatta Mustafa Kemal’le birbirlerinin üzerine yürümüşlerdir.[5]

Hoca Şükrü Efendi’nin risalesine karşı, Saltanatın kaldırılmasında da ilk adımı atan Antalya mebusu Rasih Kaplan, Muş mebusu Elhac İlyas Sami ve Siirt mebusu Halil Hulki adlı üç “sarıklı” tarafından değişik halifelik yorumlarına karşı “Milli Hâkimiyet” kavramını savunan ve “İslamiyet’te ruhani ve cismani farkı yoktur. Böyle bir farka delalet edecek şekilde bulunmak kâfiri taklittir” diye bir başka risale yazmışlardır. Bu üç hoca, Hoca Şükrü Efendi’nin risalesinde Saltanatla Hilafetin ayrılığının geçici olduğunu söylemesine itiraz ederek “Hayır efendim! Vaziyet muvakkat değildir. Hal-i tabii ve asli budur!” diyerek resmi görüşü adeta ilan etmişlerdir.[6]

punto di rottura opzioni binarie Hoca Şükrü Efendi’nin risalesi Mustafa Kemal’e, İzmit’te ulaşmıştır. İzmit’te bu risale kadar önemli olan bir başka olay ise İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısıdır. Toplantıya davet edilen gazeteciler sırasıyla Vakit’ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar’dan Velit Ebuzziya, İleri’den Suphi Nuri (İleri), Tanin’den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam’dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam’dan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı olup, üç de izleyici vardır: Ankara Hükümeti’nin İstanbul’daki temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) Bey ile eşi Halide Edip Hanım İstanbul’a gelene kadar aynı görevi yapmış olan İstanbul Kızılayı’nın başkanı Hamid Bey. Toplantı TBMM’nin yeminli dört kâtibi tarafından zabıt altına alınmış, ancak konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırılmıştır. Yine de bazı gazeteciler dönüşlerinde toplantıdan genel olarak söz eden yazılar kaleme alırlar. Toplantı boyunca 60’dan fazla konu başlığı üzerine durulduğu halde, Mustafa Kemal’in gazetecilerle en çok konuşmak istediği konunun Hilafet olduğu, sorduğu sorulardan gayet rahat anlaşılır.[7]

Peki, ne olmuştur da, daha üç ay önce Saltanat’ın kaldırılması sırasında muhafaza edilmesine Mustafa Kemal’in bile itiraz etmediği hatta savunduğu Halifelik böylesine rahatsızlık yaratır olmuştur? Bu rahatsızlığın görünürdeki nedenlerinden ilki, yeni Halife Abdülmecit Efendi’nin biat törenini takiben, teşekkür telgrafını TBMM Başkanlığı yerine “Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine” diye çekmesi; imzasını da “Halifeyi Resullullah Hadimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn Abdülmecid bin Abdülaziz Han” diye atmış olmasıdır. Bilindiği gibi Halife Hazretlerine imzasını “Halife-i Müslimin” veya “Hadimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn” olarak atması, ayrıca “han” gibi hanedan çağrıştıran unvanlar kullanmaması gayet açık biçimde anlatılmıştır. Dahası, Halife olarak atanmasından sadece iki ay sonra Abdülmecit Efendi’nin sakallarını tam boy uzatıp, bütün nişanlarını takıp sağda solda gezmeye başlaması, ardından da Hilafet konusundaki olumlu görüşleri gayet iyi bilinen Doğu Trakya Komutanı ve İstanbul’daki geçici askeri kumandan Refet (Bele) Paşa’nın Abdülmecit Efendi’ye süslenip püslenmiş Konya adlı bir beyaz at hediye etmesi epey can sıkmıştır ki[8] Abdülmecit Efendi Eyüp Camii’ndeki Cuma namazlarından birine Halifelik nişanları ile katılınca, bundan 2,5 ay önce cesaret edilemeyen adımın atılması için uygun atmosfer yakalanmıştır.

İşte böyle bir atmosferde 16-17 Ocak gecesi İzmit Kasrı’nda yapılan toplantının başında “İstanbul’da hilafet ve saltanat meselesi mevzubahis oluyor mu?” diyerek konuyu açan Mustafa Kemal gazetecilerin çekingen biçimde ve kısaca görüşlerini belirtmesinden sonra İstanbul’un coğrafi ve siyasi mevkiinden başlayan, nüfus, meclisteki durum, İkinci Grubun kurulması gibi konuları da kapsayan uzun bir açıklamaya girişir. Gazetecileri halifelik meselesine dair soru sormaları için teşvik eder ancak soruların kendi istediği gibi formüle edilmemesine tahammülü olmadığı da bellidir. Nitekim daha sonra belirttiği gibi İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı Bey’in “Yeni hükümetin dini olacak mı?” diye sorması kendisini çok rahatsız etmiştir. “Laik hükümet tabirinden dinsizlik manası çıkarmağa mütemayil olanlara fırsat vermemek maksadı” ile “o gün istemeden de olsa “Vardır efendim fakat İslam dini hürriyeti efkâra mani değildir” der. Hakkı Bey’in “Yani hükümet bir din ile tedeyyün edecek mi?” şeklindeki ısrarı üzerine de “Edecek mi, etmeyecek mi bilmem. Bugün mevcut olan kanunlarda aksine bir şey yoktur. Millet dinsiz değildir, mütedeyyindir. Dini de din-i İslam’dır. Dini reddedecek ortada bir sebep yoktur” demek zorunda kalır.[9] Ancak o gün toplantıyı terk edenlerin büyük bir kısmı, Mustafa Kemal’in Hilafet ve laiklik konusunda radikal adımlar atacağını anlamış olmalıdır.

Mustafa Kemal halife olmak istiyordu!..

Ancak bütün bu yapılanlara rağmen ve yine 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa’ya, 1 Kasım 1922’de kaldırılan Saltanat’a ve 29 Ekim 1923’de ilan edilen Cumhuriyet’e rağmen Halifeliğe ve Anayasa’daki: “Devletin dini İslâm’dır” maddesine dokunulmamıştı. Çünkü Kâzım Karabekir’e göre Mustafa Kemal sultan/halife olmayı düşünüyordu. Balıkesir Hutbesi’nde ve diğer konuşmalarında hiç yoktan sürekli Hilâfet’ten ve Saltanat’tan bahsedip çektirdiği sarıklı, cübbeli fotoğrafın altını “mefkure (ideal) hatırası” yazarak imzalaması bunun en bariz deliliydi. Onu halife/sultan olma fikrinden caydırmak için İnönü ve Karabekir çok uğraşmışlardı. Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal’in halife/sultan olma çabalarını ve kendilerinin nasıl engel olmaya çalıştıklarının hikâyesini şu manidar sözlerle noktalar: “Hilâfet ve Saltanat’ı almak için koyu bir mü’min yüzüyle minberlere kadar çıkıp hutbeler okumak, başaramayınca bizzat medh’ü sena edilen mukaddeslere dil uzatmak ve bunları alt üst etmek üzere tek adamlığa çıkmak iki tehlikeli ifratın birinden diğerine atlamak herkesin yapabileceği bir iş değildi.[10]

1923 Şubatının ilk günlerinde (7 Şubat’ta) bir öğle namazını Balıkesir Paşa Camii’nde büyük bir kalabalıkla kıldıktan sonra minbere çıkan Mustafa Kemal, İslâm dininin yüceliğini, erdemini, Allah’ın birliğini, şanının yüceliğini, peygamberin Allah tarafından insanlara dinin gerçeklerini telkin için gönderildiklerini, dinin temel kanunu olan yüce Kur’ân-ı Kerim’in değişmez kuralları bulunduğunu, İslâm’ın son ve mükemmel bir din olduğunu belirttikten sonra tarihe “Balıkesir Hutbesi” olarak geçen bir konuşmada bulunmuştur. Bu konuşmanın bir bölümü şöyledir:

“Ey Cemaat! Bu dakikada, Tanrı’nın elinde, Tanrı’nın huzurunda bulunuyoruz. Peygamberimizin inanmış olanlarla toplandığı kutsal yerde bulunuyoruz. Ey Balıkesirliler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatmak, sonra kalkıp gitmek için değildir. Camilerimiz din ve dünya işleriyle ilgili işlerde meşveret (birleşip/görüşme) içindir. Her şey ancak meşveret suretiyle en doğru yola sokulur. Dinimiz, dünyamız, milletimizin mutluluğu ve refahı, milli egemenliğimiz ve bağımsızlığımız için ne düşünüyorsak ortaya koyalım, dertleşelim. Ben yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum. Milli emanetler, milli irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bütün bir milletin arzularının, emellerinin sonucundan ibarettir.”[11]

Halifelik, İngiltere istemediği için kaldırılmıştır!..

Halife ve Hilafete bu kadar övgü ve medh ü senâdan ve Balıkesir’deki hutbe iradından kısa bir süre sonra 3 Mart 1924 günü niçin Halifeliğin kaldırılmasına karar verilmişti? Elbette Halifeliğin kaldırılmasının bir perde arkası vardı ve bu Mustafa Kemal’in Hilafete yönelik düşüncelerinin değişmesine sebep olmuştu. Perde arkası olayların başında Lozan Konferansı ve bu konferansta İngiltere’nin alenileşen Hilafete karşı olan ezeli tavrı gösterilmektedir. Çünkü üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kuran İngiltere, bu asrın başlarında çok sayıda İslâm ülkesini sömürgesi altına almıştı. Fakat bütün İslâm dünyası manen İstanbul’daki halifeye bağlı olduğu için o topraklarda hâkimiyetini tam manasıyla kuramıyordu. Bu yüzden önünde en büyük engel olarak Hilafeti görüyordu.[12] Dolayısıyla İngiltere’nin çıkarları için Hilafetin son bulması gerekiyordu. Bu sebeple Lozan Konferansı, İngiltere için iyi bir fırsat oluşturmuştu. Bu fırsatı çok iyi değerlendiren İngiltere, Türk delegelerine: “Ya Hilâfet kaldırılır ya da sizinle tekrar savaşılır” tehdidinde bulununca heyet başkanı İnönü, bu tehditten korkmuştu. Ancak, İnönü’nün yapacağı bir şey yoktu. Çünkü o tarihlerde Türkiye’de Mustafa Kemal tarafından Hilâfet konusunda övücü, medh edici konuşmalar, hutbeler irad ediliyordu. Nitekim Lozan Konferansı’nda bulunan Lord Curzon’a Türkiye’den ulaşan haberlere bakılırsa, Mustafa Kemal’in İnönü’ye paralel olarak Hilafeti göklere çıkardığı ve daha emin bir tabirle söylemek gerekirse Halife olmak istediği anlaşılmakta idi. Böyle bir gelişmeyi kabul etmek istemeyen Lord Curzon İsmet İnönü’nün müşaviri sıfatını haiz bulunan İstanbul Haham başısı Hayim Naum Efendi’yi çağırarak daha önceki taahhütlere uygun olarak “Hilâfet ilga edilmediği takdirde sulhün gerçekleşemeyeceği”ni söylemiştir. Esasen bu mesele ile öteden beri meşgul bulunan Hayim Naum Efendi, İsmet İnönü ile Lord Curzon arasında bu mesele ile ilgili haberleri getirip götürmek suretiyle ciddi bir gayret sarf etmişti.[13] Türk delegeleri ile Hilâfet konusundaki pazarlık bitirilemeyince Hayim Naum Efendi, İnönü’den evvel Türkiye’ye gelmiştir. Bu sırada toplanan İzmir İktisat Kongresi’ne katılmak üzere muhtelif şehir ve kasabalara uğraya uğraya seyahat eden Mustafa Kemal, her yerde Hilafeti methediyor ve bir ‘halife namzedi’ gibi konuşmalar yapıyordu.[14]  Sözgelimi tam Lord Curzon’un Lozan’ı terk ettiği güne tesadüf eden 4 Şubat’ta Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’nde yukarıda nakledilmiş olan hutbeyi okumuştur.[15] Fakat İzmir’de kendisine mülâki olan Hayim Naum Efendi’den İngilizler’in Hilâfet hakkındaki kararlarını öğrenen Mustafa Kemal, takip etmekte olduğu “Hilâfet Siyaseti”nin politikasına uygun olmadığını anlayınca rota değiştirmiş ve ilk önce İzmir İktisat Kongresi’nde Hilafete hücum eden bir konuşma yaparak yeni siyasetinin ilk işaretini vermiştir.[16] Ayrıca bu görüşmede “iddiaya göre Hayim Naum Efendi’ye Lord Curzon’a verilmek üzere “yazılı bir taahhüt”te de bulunulmuştur.[17] Lozan Konferansı için yeniden davet edilen Türk delegeleriyle konferansın ikinci devresi başlamış ve bu devre gayet kısa sürmüştür. Burada varılan resmî neticelerin dışında ayrıca gizli bir anlaşma daha yapılmıştır ki, bu anlaşma başta “Hilâfet’in ilgası” olmak üzere bütün inkılâp hamlelerini içine almaktadır.[18] Rauf Orbay’ın hatıralarında bu konuya şöyle yer verilmektedir: “İsmet Paşa, anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizler’le bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan Hayim Naum Efendi’nin telkinleriyle “Hilâfet’in artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu” fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki, ya dört-beş ay önceki Hilâfet’e bağlılık, hatta Hilâfet’in kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kati ifadeler ve İslâm âlemine bunun duyurulması hususundaki telâş ve heyecan ne olmuştu?”[19]Lozan Muahedesi’nden sonra İngiltere Avam Kamarası’nda ‘Türkler’in istiklâlini niçin tanıdınız?’ diye yükselen itirazlara Lord Curzon’un verdiği cevap: ‘İşte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz’ idi. Bu çerçevede Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’ların verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır. Artık bunun üzerinde her şey apaçık anlaşılıyor değil mi?[20]

Ağustos’ta durum Hilafet yanlılarının aleyhine dönmeye başlayacaktır. Çünkü yeni seçimlerde sadece İkinci Grup üyeleri değil, eski İttihat ve Terakki mensuplarının da varlık göstermeleri önlenmiştir. Seçilenlerin ezici çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu üyelerindendir. 11 Ağustos’ta Meclis açılmış, iki gün sonra Meclis Başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiş, aynı gün Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa ile ters düşen Rauf Bey başbakanlıktan çekilmiş ve yeni başbakan Fethi (Okyar) Bey döneminde 23 Ağustos’ta Lozan Barış Anlaşması Mecliste onaylanmış ve 29 Ekim 1923’de bir oldubittiyle Cumhuriyet ilan edilmiştir.[21]

2 Kasım 1923’de Hüseyin Cahid’in gazetesi Tanin “Çok Yaşa Cumhuriyet” başlığını atar, Vatan ve Tevhid-i Efkâr’da Cumhuriyet’in ilanına karşı olduğu bilinen Rauf Bey’in görüşleri yayınlanır. İstanbul Barosu başkanı ve Dersim mebusu Lütfi Fikri Bey ise Halife’nin kendiliğinden çekileceği dedikodularına karşı yazdığı “Huzûr-u Hazret-i Hilâfetpenâhî’ye açık ariza” başlıklı mektubunu Tanin gazetesinde yayınlatır. 10 Kasım 1923 tarihli mektupta, yazar Abdülmecid Efendi’nin halifelikten istifa edeceği dedikodularına değinerek, eğer Abdülmecid Efendi Halifelikten kendi rızasıyla ayrılırsa, İslam dünyasına büyük hizmetleri dokunan Osmanlılar üzerinde büyük dış baskıların meydana çıkacağından dem vurmakta, Halife Efendi’nin kesinlikle böyle bir şeye kalkışmaması için adeta yalvarılmaktadır. Lütfi Fikri Bey’e göre Halifelik “manevi hazine” olup “istifa bir intihar”dır.[22] Aslında Mustafa Kemal’in Halifeliği kaldırmasından değil, Halifeliği üzerine almasından endişe ettiği hissedilen Hüseyin Cahit (Yalçın) ise Tanin’de “Şimdi de Hilafet Meselesi” başlıklı başyazısında Lütfi Bey’e destek vererek Halife’nin Türklerin gücünün kaynağı olduğunu, Halifeliği Türkiye sınırları dışına çıkarmanın intihardan farksız olduğunu söylemektedir. Hüseyin Cahid bu yayınlarını Kasım ayı boyunca da sürdürecektir.[23] Rauf Bey ise Cumhuriyet’in ilanı üzerine verdiği demeçle 15 Kasım 1923 arasında kendisi gibi düşünen Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet paşalar ile Dr. Adnan Bey’i bir araya getirdiğini açık eder. Hatta bu arada Kazım Karabekir Paşa Halife Hazretlerine bir ziyaret yapıvermiştir.[24]Mustafa Kemal fırsatı kaçırmaz ve Rauf Bey’i, 22 Kasım 1923 tarihli Halk Fırkası görüşmelerinde 8 saat boyunca sıkıştırır, ama sonunda kamuoyuna fırkada bir ayrılık olmadığı açıklanarak iş tatlıya bağlanmıştır.[25]

Dış dünyadaki Müslümanlar da Hilafet konusunda endişelenirler ve bir takım girişimlerde bulunurlar. Nitekim Güney Asyalı Şii Müslümanların önde gelen liderlerinden ve Londra’daki İslam Cemiyeti’nin reisi Seyit Emir Ali ve İsmailiye mezhebinin lideri Ali Ağa Han, 9 Kasım 1923’de Halifelik makamı üzerine uzun bir mektup kaleme alır ve bunu The Times gazetesinde yayınlar. Emir Ali mektubunda, dinsel meseleleri tartıştıktan sonra Halifelik eğer Osmanlı Hanedanından ayrılacaksa, bunun Sünni Müslümanların ittifakı ile olması gerektiğini yeni halifenin ise tüm Müslümanların yapacağı seçimle seçilmesini önermektedir. Bazı çevrelerce “İngiliz Hükümetinin Kalemi” olarak tanıtılan Emir Ali 1919’da toplanan Paris Konferansı’na, yine “Britanya ajanı” diye takdim edilen İsmailiye Mezhebinin lideri Ali Ağa Han ile birlikte katılan Şii temsilcidir. İngiltere’nin kadim düşmanı Rusya’nın doğal olarak karşıtı olan bu iki önemli şahsiyet İngiliz-Osmanlı işbirliğinin faziletlerine yürekten inanmakta ve bu işbirliğinin Rusların tehdidi altında olan Asyalı Müslümanlara güç vereceğini düşünmektedirler.[26]

Emir Ali ve Ali Ağa Han 24 Kasım 1923’de Ankara’ya bir mektup gönderirler. Mektupta, kendilerini Türkiye’nin dostu ve gerçek destekçileri olarak tanıtmakta ve Halifeliğin şu andaki belirsiz durumundan ve Halifenin Türkiye’nin politik yaşamından dışlanmasından duydukları üzüntüyü belirtmektedirler. Yazarlara göre bu durum İslam’ın moral gücünü bozarak uzun vadede İslam dünyasının parçalanmasına yol açabilir. Ancak mektup Başbakan İsmet İnönü’den önce İstanbul basınının eline geçer. İkdam, Tanin ve Tevhid-i Efkar gazeteleri, 5 ve 6 Aralık 1923 tarihlerinde mektubu yayınlarlar.[27] Mektubun içeriği ve Sünni olmayan iki liderin Halifelik konusuna bu kadar dahil olmasının yarattığı kuşkular bir yana, mektubun Ankara yerine İstanbul’da ortaya çıkması büyük gerginlik yaratmıştır. Hâlbuki mektubun içeriği Hindistan Müslümanlarının yıllardır dile getirdikleri sempatinin tekrarından ibarettir. Hint Hilafet Komitesi’nin büyük çoğunluğu da Sünni’dir. Türkiye’den gelen tepkiler üzerine Ağa Han Londra’da The Times gazetesine bir açıklama yaparak “İngiliz telkini” ve “Padişahçıları teşvik” suçlamalarını reddeder.[28] İki Hintli soylunun mektubuyla Türkiye’nin tehlikeye girmeyeceğini gayet iyi bilen Mustafa Kemal’in bu olayı siyasi muhaliflerini sıkıştırmak için kullanması yakındır. (Devam edecek)

[1] Sebilürreşat başyazarı Eşref Edip Fergan tarihçi Kadir Mısırlıoğlu’na bu risaleyi kendisinin yazdığını, fakat yasama dokunulmazlığından yararlanmak için Hoca Şükrü Efendi’nin adıyla yayınlandığını söyler. Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet, Sebil Yayınları, İstanbul, 1993, s.295, dipnot 295; ayrıca bkz;  http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm

[2] Mete Tunçay, Tek Parti Yönetiminin Kurulması, s.64, Yurt Yayınları, Ankara-1981

[3] Hoca Şükrü Efendi “Milli Mücadele’ye katılanların katli vaciptir” şeklindeki Şeyhülislam Dürrizade Es Seyyid Abdullah’ın fetvasına karşı çıkarılan ve fetvayı veren Rıfat Börekçi’nin adından dolayı Börekçi Fetvası diye bilinen fetvaya imza veren Anadolu’lu hocalardan biridir. Meclisin en faal üyelerinden biri olduğu halde mebusların da savaşa gitmeleri kararı verildiğinde İslamköy yakınlarında kurulan ve gösterdiği kahramanlık yüzünden daha sonra Çelik Alay diye anılan alayla savaşa katılan ve daha sonra Çelikalay soyadını alan Hoca Şükrü Efendi’nin yayınladığı risale yüzünden gördüğü tepki gayet ironiktir. Daha geniş bilgi için bkz; http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=353592

[4] Naşit Hakkı Uluğ, Halifeliğin Sonu, İş Bankası Yayınları, tarihsiz, s.101-102

[5] Ali Şükrü Bey, son olarak 26/27 Mart akşamı, Karaoğlan Çarşısı’ndaki Kuyulu Kahve’de dostlarıyla sohbet edip ve nargile içtikten sonra Mustafa Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman’ın adamlarından Mustafa Kaptan’la kol kola yürürken görülmüştür. Kayboluşunun üçüncü günü kardeşi Şevket Bey, Başbakan Rauf (Orbay) Bey’e başvurur. İkinci Grup üyeleri tarafından Meclis gündemine taşınan konu, vekillerce ateşli biçimde tartışılır, “kaybolan tavuk değildir, bir milletvekilidir! Meclis derhal harekete geçmelidir” çağrısı üzerine Ankara Valisi Abdülkadir Bey’in emriyle tüm polis ve jandarma teşkilatı seferber edilir.

Topal Osman’ın yardımcısı Mustafa Kaptan’ın itiraf ettiğine göre, Mustafa Kaptan tarafından, yemek bahanesiyle Topal Osman’ın Saman Pazarı’ndaki evine götürülen Ali Şükrü Bey, burada Topal Osman ve sekiz adamı tarafından kementle boğulmuştur.

Ali şükrü Bey’i kim, niçin öldürdü? Bu konuda birçok iddia bulunmaktadır. Mahmut Goloğlu, Topal Osman tarafından şahsi husumetten dolayı öldürüldü, o dönemde TBMM zabıt kâtibi olan Mahir İz, Galiba ‘bir taşla iki kuş vurulsun’ diye Ali Şükrü Bey’in vücudunun ortadan kaldırılması Topal Osman’a havale edildi” der. Rıza Nur ise, Topal Osman’ın öldürülmesi emrini bizzat Mustafa Kemal vermiştir. Topal Osman cinayetten sonra Mustafa Kemal tarafından teselli edilmiş, Mustafa Kemal’in evinde saklanmıştır. Yine Rıza Nur’a göre etrafları sarılan Topal Osman ve sekiz adamı mukavemet etmeden Muhafız Alayı Kumandanı İsmail Hakkı Bey’e teslim olmuşlar, İsmail Hakkı Bey bu dokuz kişiyi tabanca ile öldürmüştür. Daha geniş bilgi için bkz;http://yakintarihimiz.org/milli-mucadele-kahramanitopal-osman-ve-ali-sukru-bey-mustafa-kemalin-emriyle-oldurulmustur-bir-tasla-iki-kus-vurulsun-diye.html; ayrıca bkz; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul,1969, s.339

[6] Ayşe Hür, Toplumsal Tarih Dergisi, S. 148, Nisan 2006, s.14-23

[7] Ayşe Hür, Toplumsal Tarih Dergisi, s. 148, Nisan 2006, s.14-23

[8] Atatürk, 1938, Nutuk, s. 499-500 ve 505-506

[9] http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm

[10] Mustafa İslâmoğlu, İslâmî Hareket Anadolu/III, Denge Yayınevi, İstanbul 1993, s. 227; Paşalar Kavgası, s.204

[11] Kemal Zeki Gençosman, Altın Yıllar, Hür Yayın, İstanbul 1981, s. 55-56.

[12] Yılmaz Altıparmak, İslâmiyet Açısından Atatürk ve İnkılâplar, 2. bsk, Timaş Yayınevi, İstanbul 1993, s. 279

[13] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 271-272.

[14] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 273

[15] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 273.

[16] Gazi Paşa İzmir Yollarında, s. 102 vd.’den nakl: Mısıroğlu, Lozan, s. 273.

[17] Mısıroğlu, Lozan, s. 274.

[18] Mısıroğlu, Lozan, s. 276.

[19] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 276.

[20] Yılmaz Altıparmak, İslâmiyet Açısından Atatürk ve İnkılâplar, 2. Baskı, Timaş Yayınevi, İstanbul 1993, s. 281-282.

[21] Daha geniş bilgi için, F. Rıfkı Atay, age. s.376 vd.

[22] Seçil Akgün, Halifeliğin Kaldırılması ve Laikliik, Turhan Kitabevi, tarihsiz, Ankara,138; ayrıca bkz; Mısıroğlu, Hilafet, s.303; Tunçay, age.72; Uluğ, age. s,130

[23] Akgün, age. s.138-139; Uluğ, age. s,130

[24] Akgün, age. s.142

[25] Tunçay, age.s.72

[26] http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm; ayrıca bkz; Tunçay, age. s.73-74; Mısıroğlu, Hilafet adlı eseri, s.305 vd.

[27] http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm

[28] Tunçay, age. s.74-75

İSRAİLSİZ FİLİSTİN'E DOĞRU!..

Filistin topraklarının kutsallığı, başta Kudüs ve Mescid-i Aksa olmak üzere birçok kutsal mekânı içinde barındırıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de ‘etrafı mübarek kılınmış’ olarak bahsedilen yer, sadece Mescid-i Aksa ya da Kudüs değil bütünüyle Filistin topraklarıdır. Kudüs, Kur’an-ı Kerim’de lafız olarak geçmese de, ‘etrafı bereketli kılınmış’ (İsra, 17/1), “mukaddes topraklar” (Maide, 5/21), “İyi, güzel bir yerden” (Yunus, 10/93) kasıt Kudüs olduğu rivayet edilmiştir. Kudüs’te, birçok peygamberin yaşamış olması da Kudüs’e ayrı bir kutsiyet kazandırmıştır. M.Ö. 4000 yılında kurulduğu rivayet edilen Kudüs, M.Ö. 1900 yılında Hz. İbrahim (as) tarafından ziyaret edilmiş, daha sonrasında ise Hz. İbrahim (as)’ın oğlu Hz. İshak (as)’ın soyundan gelen Hz. Davud (as) döneminde başkent ilan edilmiştir. Kudüs, Hz. Davud (as)’dan sonra yerine geçen oğul Hz. Süleyman (as) döneminde de bu özelliğini korumuş ve bu şehirde yeryüzünün ikinci mescidi, Mescid-i Aksa da inşa edilmiştir. Ayrıca bu şehirde, Hz. Zekeriya (as) ve oğlu Hz. Yahya (as), Hz. Zekeriya (as)’ın baldızı olduğu rivayet edilen Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa (as) da yine bu topraklarda yaşamışlardır.
Son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın Mirac olayı da, bu topraklarda gerçekleşmiştir. Müslümanlar, -rivayetlere göre- 16-17 ay bu mescidi kıble edinerek namazlarını kılmışlardır. Dolayısıyla Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Hz. Muhammed (as) övgüsüne mazhar olan Mescid-i Aksa ile ilgili bir Hadis-i Şerif’te: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine yapılır: Benim şu mescidime (Mescid-i Nebevi), Mescid-i Haram’a ve Mescid-i Aksa’ya” buyurulmak suretiyle Mescid-i Aksa’nın kutsallığı ve önemi belirtilmiştir. Ayrıca İsra Suresinin ilk ayetinde ‘etrafı mübarek kılınmış topraklar’ denilmek suretiyle kutsallığı ayetle de tescil edilmiştir.
Kudüs’ün içinde bulunduğu bu toprakların kutsallığı ve önemi, tarih boyunca çeşitli krallıklar tarafından defalarca işgal ve istilaya uğramasına neden olmuştur. Özellikle M.Ö. 586’da Babil kralı Buhtunnasır tarafından gerçekleştirilen işgalde Mescid-i Aksa yerle bir edilmiş, burada yaşayan Yahudilerin bir kısmı öldürülmüş, geri kalan kısmı ise, Babil’e sürgün edilmiştir. Sürgün edilen bu Yahudiler, ancak M.Ö. 538’de Persler tarafından bu topraklar işgal edildikten sonra yurtlarına dönebilmişlerdir. Kudüs’te yakılan, yıkılan yerler ve mabedler bu dönüşle birlikte tekrar onarılmıştır. Bu arada Mescid-i Aksa da yeniden inşa edilmiştir.
Kudüs, Hz. Ömer (ra) tarafından 638’de fethedildikten sonra tekrar eski hüviyetine kavuşturulmuş ve bütün din mensuplarınca kutsal sayılan yerler serbestçe ziyaret edilebilir hale getirilmiştir. Bu durum, Haçlıların 1099’daki işgaline kadar devam etmiştir. Ancak Haçlılar tarafından Kudüs işgal edilince, başta Müslümanlar olmak üzere diğer din mensuplarına ziyaret yasaklanmış ve özellikle de Müslümanlara yönelik insanlık dışı katliam günlerce devam etmiştir. Bu insanlık dışı işgal (1099-1187) tam 88 yıl sürmüştür. Ünlü komutan Selahaddin Eyyubi uzun bir hazırlıktan sonra 1187’de Hittin denilen yerde Haçlıları ağır bir mağlubiyete uğratarak Haçlı işgalini sona erdirmiştir. Haçlıların bugünkü torunları ve özellikle de Siyonist İsrailliler bu savaşı, yani Hittin Savaşı’nı unutmuş değillerdir. Bu nedenle her İsrailli, bir gün aynı şekilde kendilerinin de tıpkı Haçlılar güruhu gibi bu topraklardan kovulacakları endişe ve korkusunu yaşamaktadır.
İşte bu nedenle Siyonist İsrail, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Selahaddin Eyyubi ve Hittin Savaşını unutmuş değildir. Selahaddin Eyyubi sıradan bir komutan değildi. Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali bütün Müslümanları, ama özellikle de Selahaddin Eyyubi’yi çok üzmüştü. Bu üzüntü, Selahaddin Eyyubi’nin her halinde kendini göstermekteydi. Hatta bir defasında neden bu kadar üzüntülüsün diye kendisine sorulduğunda, ilginç, ilginç olduğu kadar da düşündürücü şu cevabı vermişti; "Kudüs ve Beytü'l-Makdis, Mescid-i Aksa, Haçlıların işgali altında bulunduğu müddetçe ben nasıl olur da gülebilirim, nasıl olur da sevinebilirim ve istediğim gibi nasıl olur da yemek yiyebilirim? Hele hele, gözüme uyku nasıl girebilir?"
İşte Allah’u Teâlâ, Peygamberler şehri, Hz. Ömer (ra)’in emaneti olan Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtarmayı böyle bir komutana nasip etmişti. Siyonist işgal altında bulunan Kudüs, bugün de, kurtarılmak için, bu şekilde İslami duyarlılığa sahip böyle bir komutan beklemektedir. Bu topraklar, geçmişte nasıl böyle büyük bir komutan çıkarmışsa, bugün de, yarın da benzeri komutanlar elbette ki çıkaracaktır. Yeter ki, biz isteyelim ve buna layık olalım!
II. ABDÜLHAMİD, FİLİSTİN’DE SİYONİSTLERE TOPRAK SATIŞINI YASAKLAMIŞTI!..
Dönemin emperyal ülkesi Britanya İmparatorluğu (İngiltere) 1800’lü yılların ortalarında Kudüs’te elçilik açtıkları zaman "Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere" burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya atmıştı. Filistin’de kurulacak Müslüman olmayan bir devlet, İngiliz emperyalizminin orta doğu’da hem ileri karakolu, hem de Avrupa'daki Yahudi nüfusu azaltmış olacaktı. Zaten muharref Tevrat’a göre Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki topraklar tanrının (Yahova) İsrail oğullarına vaat ettiği topraklardı. Bu nedenle Yahudiler, iki bin yıldır dini törenlerinden sonra 'gelecek baharda Kudüs'te buluşacağız' diye sayıklıyorlardı. Ayrıca "vatansız halka, halksız vatan" sözlerini de sloganlaştırmışlardı. Onlara göre Yahudiler vatansız, Filistin ise halksız bir vatandı. Oysa Filistin halksız vatan değildi. Çünkü 1800’lü yılların başlarında Filistin’de sadece 8000 civarında Yahudi yaşarken, 1000’den fazla köy ve ondan fazla kentte (Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron, Nasıra gibi) Filistinliler yaşamaktaydı. Yani bu topraklar, o zamanlarda da halksız değildi.
Filistin’de bir Siyonist devletin kurulmasının öncülüğünü Dr. Theodor Herzl yapmaktaydı. Theodor Herzl, Yahudilere, Filistin’de toprak satın almak için birçok yol denemişti. Nitekim bu amaçla 19 Temmuz 1896'da danışmanı Kont Nevlinski aracılığıyla Sultan II. Abdülhamid’e, Filistin’de toprak karşılığında Osmanlı’nın borçlarını ödeme teklifini iletmişti. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin ya da altın olarak tahmin ettikleri Osmanlı'nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.
Abdülhamit şiddetle Teodor Herzl'in teklifini reddederek Nevlinski'e Herzl'e iletmesi için şu cevabı vermişti: 'Eğer Bay Herzl senin, benim arkadaşım olduğu gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.' (Doç. Dr. Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, s 108-109)
II. Abdülhamid Yahudilerin gizli yollardan gidip Filistin topraklarına yerleşmelerini engellemek için de çeşitli tedbirler almıştı. Bu tedbirlerden birisi Filistin topraklarındaki kutsal mekânları ziyaret etmek için oraya giren Yahudilerin pasaportlarının gümrük kapılarında alınması ve dönüşte iade edilmesiydi. Yine Yahudilerin Filistin’de, daha sonraları Osmanlı’nın tamamında herhangi bir şekilde toprak satın almaları yasaklanmıştı.
Siyonistler, bu taleplerinden vazgeçmeyerek yeni tekliflerle Abdülhamid’e başvurmuşlardı. Dr. Theodor Herzl, Sultan İkinci Abdülhamid Han’a, Tahsin Paşa kanalıyla yeni teklifler sunmuştu:
1. Yahudiler, Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler.
2. Osmanlı Devletine büyük malî yardımda bulunacaklar.
3. Sultan Abdülhamid Han’ın siyasetini Avrupa’da destekleyecekler.
4. Yahudiler, Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.
5. Sultan Abdülhamid Han’a şahsı için büyük servet verecekler.
6. Filistin’de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa’ya gitmeye lüzum kalmayacak.
Tahsin Paşa’nın hatıralarına göre, Sultan Abdülhamid Han, bu teklifler karşısında çok hiddetlenmiş ve yüksek sesle bağırarak: “Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size Siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burayı terk edin. Defolun!” demiştir. (http://www.istanbultarih.com/filistin-meselesi-ve-filistin%E2%80%99in-siyasi-tarihi/)
Parayla toprak satın alma girişimleri, Abdülhamid’in kararlı tutumuyla sonuçsuz kalınca, Siyonist hareket, Osmanlı’yı yıkmak için yoğun bir faaliyet başlatmıştır. Herzl bu durumu kendi sözleriyle şöyle açıklamıştı:
“Siyonizm’in amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz.” Tabii bu son derece ‘aktif’ bir bekleyiş olmuştur. Siyonistler, İsrail Devleti’ne izin vermeyen Abdülhamid’i kesin olarak saf dışı bırakmaya karar vermişlerdi. Dolayısıyla Abdülhamid karşıtı, bir iç muhalefet grubuyla iş birliği yapmak gerekiyordu. Yahudi liderler bu noktadan hareketle, Jön Türklerle iş birliği yapmaya karar vermişlerdi. Siyonist lider Theodor Herzl bu tarihi kararı şöyle dile getirmişti:
“Bir tek plan aklıma geliyor. Sultana karşı kampanya açmalı, bu iş için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurmalı.” (http://dinimizvetarihimiz.blogcu.com /jon-turkler-ve-siyonistler/12278802)
Siyonistler, İttihat ve Terakki ve diğer karanlık güçlerle el ele vererek 1908’de ikinci Meşrutiyet’i ilan ettirmişler ve 31 Mart vak’ası ile de İkinci Abdülhamid Han’ın hal’edilmesinin (tahttan indirilmesi) zeminini oluşturmuşlardır. Ve nitekim çok geçmeden 31 Mart vak’asıyla hiç ilgisi olmayan Sultan Abdülhamid 27 Nisan 1909'da tahttan indirilmiştir.
SİYONİST DEVLETİN KURULUŞUNA DOĞRU!..
Bir terör devleti olan Siyonist İsrail’in ve İsraillilerin hayat felsefesini layıkıyla anlayabilmek için onların bozuk/batıl dini inançlarını bilmek gerekmektedir. Tahrif edilmiş Yahudilik, insan aklının ürünü milli bir dindir. Yani onların dinleri ile ırkları birdir. Annesi Yahudi olmayan birisinin Yahudi olması mümkün değildir. Kendilerinin üstün ırk olarak yaratıldığına inanırlar. Bu nedenle de, kendileri dışındaki bütün insanların kendilerine hizmet etmek üzere yaratıldığını kabul ederler. Binlerce yıl vatansız yaşayan Yahudilerin Filistin’e yerleşip daha sonra Nil ile Fırat arasında bulunan ve Kapadokya bölgesine kadar uzanan toprakları (Arz-ı mevud) ele geçirmeyi inançlarının bir gereği sayarlar. Çünkü Siyonist devletin Muharref Tevrat’ta, ‘Dünya Krallığı’nın merkezi haline gelecek bir Yahudi Devleti’nin bu topraklarda kurulacağından bahsedilmektedir. Kurulacak Siyonist devletin sınırları Tevrat’ta şöyle belirtilmektedir: “Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırsız çölden Lübnan’dan, ırmaktan, Fırat ırmağından Garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.” (Tekvin Bölümü, 12/25)
Yahudiler kendilerine vaat edildiğine inandıkları bu topraklara kavuşmak amacıyla ilk tarihi adımı 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde I. Siyonist Kongresi’ni düzenleyerek atmışlardır. Theodor Herzl, başkanlığını yaptığı bu kongrede kuracakları Yahudi Devleti’nin sınırlarını şöyle açıklamıştır:
“Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır.”
Muharref Tevrat’ta da belirtildiği gibi kurulacak Siyonist devletin sınırları Filistin toprakları ile sınırlı değildir. Nitekim Theodor Herzl’den 88 yıl sonra, İsrail ordusunun komutanı Moshe Dayan, mevcut Yahudi Devleti’nin sınırlarını yeterli bulmayacak ve şunları söyleyecekti: “Eğer Kitab’-ı Mukkaddes’e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab-ı Mukaddes’te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitabın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir…” (Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967) (http://www. ilmiarastirma.net/ makale/110812/filistin-de-bugune-nasil-gelindi)
Theodor Herzl’in Basel kentindeki kongreden sonra Siyonist devletin kurulması için yoğun faaliyet gösterilmeye başlanmıştır. Bu konuda en önemli destek ise Britanya İmparatorluğu tarafından sağlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dönemin emperyal ülkesi İngiltere, Filistin’in içinde bulunduğu toprakları, Fransa ile 16 Mayıs 1916’da imzaladığı Sykes-Picot Anlaşması ile kendi himayesine almıştır. Kısa bir süre sonra ise, 1917’de, Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de Yahudilere devlet kurma hakkını tanıdığını dünyaya ilan etmiştir.
Bu deklarasyondan sonra çeşitli ülkelerde yaşayan Yahudilerin Filistin’e göç etmesi için yoğun çaba sarf edilmiştir. Ancak bütün bu çabalara rağmen 1933 yılına kadar Filistin’e göç eden Yahudilerin sayısı 180 bin’i geçmemiştir. Bu sayı, Hitler tarafından Yahudiler fırınlarda yakılıyor, öldürülüyor, katlediliyor şayiası nedeniyle gittikçe artmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’de ancak 800 bin’i bulabilmiştir.
Filistinli Müslümanlar, emperyalist İngiltere öncülüğünde gerçekleştirilmek istenen işgale karşı yoğun bir mücadele vermeye başlamışlardı. Özellikle İzzeddin El-Kassam’ın verdiği mücadele takdire şayan bir mücadele idi. El-Kassam bir yandan Filistinlilere yönelik tebliğ çalışmalarını devam ettirirken, bir yandan da Filistinli gençleri Siyonistlere ve emperyal İngiliz işgaline karşı cihada hazırlamakta idi. Siyonistlere ve işgalci İngiliz güçlerine ağır kayıplar verdiren İzzeddin El Kassam, Cenin yakınlarında bir dağda gençlere silahlı eğitim verirken, karadan 500 tam donanımlı ve havadan da uçaklarla etrafı işgalci İngiliz güçlerince sarılmış ve öğleye kadar devam eden yoğun çatışma sonucunda üç arkadaşı ile birlikte 19 Kasım 1935’de şehid düşmüştür. Filistin’de verilen İslami mücadele İzzeddin El Kasam’ın şehadetiyle daha da şiddetlenmiştir. Mısır İhvan-ı Müslimin lideri Hasan el-Benna tarafından gönderilen mücahidler, Filistin’deki İslami mücadeleye güç ve moral takviyesinde bulunmuşlardır. Bugün, Filistin’deki İslami mücadeleyi omuzlayan Hamas, o dönemlerde Hasan el-Benna’nın gönderdiği mücahidlerin gösterdikleri çabanın bir ürünüdür.
Siyonistler, emperyalist İngiltere’den ve Cemiyet-i Akvam/Milletler Cemiyeti’nden aldıkları güçle ve oluşturdukları terör örgütleri ile Filistin’de tam anlamıyla terör estirmeye başlamışlardı. Irgun ve Haganah Siyonist terör örgütlerinin, Filistin’de masum sivil halka yönelik gerçekleştirdikleri insanlık dışı vahşet, halkın yerlerini, yurtlarını terk etmelerine neden olmaktaydı. Bu terör örgütleri, bazen öldürdükleri, yaraladıkları ve esir ettikleri Müslümanları kamyonlara doldurarak şehirde dolaştırıyor ve bu kutsal şehri terk etmek istemeyen Müslümanlara yönelik olarak: "Eğer burayı terk etmezseniz sizin de sonunuz böyle olacak" şeklinde anonslar yapmaktaydılar. Bu katliamlar doğal olarak sivil Müslümanların gözlerini korkutmuş ve Müslümanlar Siyonist terör örgütlerinin vahşice saldırılarından canlarını kurtarabilmek için göç etmeye başlamışlardı.
ABD ve İngiltere’nin öncülüğündeki Birleşmiş Milletler, 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının Filistinliler ile Yahudiler arasında paylaştırma kararı almasıyla Siyonist terör devletinin kurulmasında ilk müşahhas adım da atılmış oldu. Bu kararı Filistinli Müslümanlar kabul etmeyince çatışmalar başlamış, Filistinliler karşısında zor duruma düşen Siyonistlerin yardımına yine malum bu çevreler yetişmişti. Böylece Siyonistler, BM ve ABD ile İngiltere’nin yardımıyla 14 Mayıs 1948’de terör devletinin kurulduğunu ilan etmişlerdi. BM kararı gereğince, Filistin topraklarının %55’i Siyonistlere, %45’i ise Filistinlilere bırakılmıştı. BM ve İngiltere’nin oyun ve senaryoları neticesinde Batı Kudüs Siyonistlere, Doğu Kudüs ise Filistinlilere bırakılmıştı. 5 Haziran 1967’deki 6 gün savaşında ise Kudüs’ün diğer bölümü yani Doğu Kudüs de, Arap ülke yöneticilerinin ihaneti sonucunda Siyonist güçlerce işgal edilerek, Kudüs bütünüyle işgal altına alınmıştı. Zaten Siyonist İsrail, Kudüs’ü, 11 Aralık 1949’da hukuksuz olarak kendisine başkent ilan etmişti.
HAMAS VE İNTİFADA!..
1967 mağlubiyeti Araplarda özellikle de Filistinli gençlerde tam anlamıyla bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk meydana getirmişti. Gençler tarafından Siyonist İsrail, artık yenilmez ve baş edilmez bir güç olarak görülmeye başlanmıştı. İşte umutların tükendiği böyle bir zamanda, 1952’de, yüzme sporu esnasında kafası üstü düşerek felçli hale gelen Şeyh Ahmet Yasin gençlerin imdadına yetişmişti. Kendisine bile hayrı yok gibi gözüken bu nur yüzlü mübarek insan, 8 Aralık 1987’deki intifada’da etkin rol oynayacak gençleri yetiştirmeye başlamıştı. Gazze’de kurduğu İslam Merkezi’nde çalışmalarına yoğun bir şekilde devam eden Şeyh Ahmed Yasin, sık sık Siyonistler tarafından ifade için karakola çağrılır olmuştu. Ama o, bıkmadan usanmadan ve korkmadan çalışmalarına devam etmekteydi. Nihayet 1984’de Siyonistler tarafından 13 yıla mahkûm edilerek bu faaliyetlerinden alıkonmak istenmişti. Ancak 11 ay sonra bir esir takası neticesinde tekrar serbest bırakılan Şeyh Ahmed Yasin çalışmalarına daha da hız vermişti. 8 Aralık 1987’ye gelindiğinde o meşhur İntifada hareketini başlatmıştı. Şeyh Ahmed Yasin 20 yıl içerisinde bütün dünyayı, özellikle de Siyonist ırkçıları hayrette bırakan genç bir nesil yetiştirmişti. Şeyh Ahmed Yasin’in bu çalışmaları Hamas olarak bir örgüte dönüşerek, o zamana kadar milliyetçi, sosyalist bir çizgide devam eden Filistin mücadelesinin şeklini değiştirmiş ve İslami bir şekle dönüşmesini sağlamıştı. Siyonist İsrail, Şeyh Ahmed Yasin’i tekrar tutuklayarak İntifada’yı durdurabileceğini sanmıştı. Ama yanılmıştı. Çünkü İntifada daha da hızlanmıştı. 18 Mayıs 1989’da tutuklanarak cezaevine konan Şeyh Ahmed Yasin, felçli ve bakıma muhtaç olmasına rağmen, yargılandığı mahkemeye; "Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır" diye haykırmıştı.
16 Ekim 1991’de açıklanan mahkeme kararıyla Şeyh Ahmed Yasin’e, Siyonist devleti yıkıp yerine İslami bir devlet kuracağı gerekçesiyle ömür boyu hapis cezası verilmişti. Siyonist ırkçılar, bu cezaya rağmen bir yandan da Şeyh Ahmed Yasin’le pazarlıklarını da devam ettirmekteydiler. Bir keresinde İsrail'i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakılma teklifinde bulunulmuştu. Şeyh Ahmed Yasin bu teklifi elinin tersiyle reddetmişti. Daha sonra İsrail'i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesi şartıyla serbest bırakma teklifinde bulunulmuştu. Bunun üzerine Şeyh Ahmed Yasin: "Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim" cevabını vermişti.
Şeyh Ahmed Yasin, 8,5 yıl Siyonist zindanlarında yattıktan sonra serbest bırakılmıştı. Bırakıldığında sağlığı bozulduğundan Amman’da tedavi gördükten sonra memleketine dönmüştü. 29 Eylül 2000’de Aksa İntifadası’na öncülük etmişti. 22 Mart 2004’de evinin yakınındaki mescidde sabah namazını kıldıktan sonra evine dönerken tekerlekli sandalyesinde iki yardımcısıyla birlikte Siyonist katiller uçaktan attıkları bir füzeyle şehid etmişlerdi.
Şeyh Ahmed Yasin bütün vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadele etmekten ve başkalarını da bu yolda mücadeleye teşvikten geri kalmaksızın mücadele dolu bir hayat yaşamıştı. O, bedeniyle ilgili engelleri aşamasa da, bunu çok fazla önemsememişti. Böylece örnek bir şahsiyet, örnek bir tavır sergilemişti. Dolayısıyla gösterdiği bu örneklik hak davada mücadeleye meyilli olanları cesaretlendirmişti. Örnek bir hayat ortaya koyduğu gibi "Allah yolunda şehit olmak en ulvi gayemizdir" sözüne sadık kalarak dünya hayatını noktalarken de, örnek olmuştu.
Şeyh Ahmed Yasin ve arkadaşlarının temel hedefi, Allah yolunda, O’nun razı olacağı tarzda mücadele etmekti. Bu mücadelede, Siyonist İsrail’le asla uzlaşmamak ve onu bir devlet olarak tanımamak bu hedefin bir gereği idi. Şeyh Ahmed Yasin’e göre bölgede barış, ancak Siyonist İsrail’in bu toprakları terk edip gitmesiyle mümkündü. O Siyonist ırkçı İsrail’le birlikte, iki ayrı devlet olarak yaşamayı asla düşünmemişti. Böyle bir taleple gelenleri de elinin tersiyle reddetmişti.
Filistin’e 29 Kasım 2012’de BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünün verilmesi önemli bir adımdır, ancak asla yeterli değildir; Filistin’in de, diğer devletler gibi kendi topraklarında bağımsız ve aynı haklara sahip bir devlet olma hakkı vardır. Bu yeterli midir? Elbette ki hayır. Çünkü Siyonist İsrail, Filistin topraklarından ve dolayısıyla Ortadoğu’dan def olup gidinceye kadar, yapılan ve yapılacak hiçbir şey asla yeterli olmayacaktır. Aksi halde, 1920’lerden beri –ve halen- Siyonistler ve onların destekçisi emperyal güçlerle canı ve kanı pahasına verilen mücadelenin hiçbir anlamı kalmaz.
Şeyh İzeddin El-Kassam, Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyin, Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz Rantisi, Yahya Ayyaş, Fethi Şikaki, İmad Muğniye, Ahmed el-Cabari vb. ile Hasan El-Benna’nın gönderdiği mücahidlere yönelik gerçekleştirilen katliamlara rağmen verilen mücadelenin bir anlamı kalmazdı. Şayet Siyonist İsrail, Filistin topraklarında bir devlet olarak kabul edilirse, Filistin İslami mücadelesinde akıtılan bunca kanın, katledilen, şehid edilen bunca güzide insanın; henüz yeni doğmuş bebeklerin, çocukların, kadınların, yaşlıların kanları boşa akıtılmış olmaz mı? Filistin topraklarında yüzyıldır verilen mücadelede katledilen bunca şehidin rızası hilafına Siyonist İsrail’in tanınması, tanıyanların alnında silinmez kara bir leke olarak kalacaktır. Bu asla unutulmamalıdır.
Şu kesin olarak bilinmelidir ki, Ortadoğu, artık eski Ortadoğu değildir. Velev ki, Ortadoğu’daki ülke yönetimlerine Müslümanlar gelmemiş olsalar bile! Çünkü artık Ortadoğu’daki hiçbir yönetim; ister muhafazakâr, ister laik, ister sol eğilimli yönetimler olsun, halkın iradesiyle yönetime gelen bu yönetimler, eskisi gibi, ABD’nin ya da Siyonist İsrail’in her dediğine boyun eğen yönetimler asla olmayacaktır. Nitekim Gazze’ye 14 Kasım’da başlayan ve 8 gün devam eden Siyonist saldırılarda bölge ülke yetkililerinin, saldırılar devam ederken bile Gazze’ye akınları bunu çok açık olarak göstermiştir. İki sene önce bu, mümkün olabilir miydi?
Yazılıp çizildiği gibi, zafer, ne Hamas’ın, ne Türkiye, Katar ve Mısır’ın ve ne de Siyonist İsrail’indir; asıl zafer, Tunus’ta ilk kıvılcımı çakan Muhammed Buazizi’nindir, Ortadoğu’da diktatörlere, emperyal ve Siyonist işgalci güçlere karşı kıyam eden yoksul halklarındır; kısacası zafer, –eğer varsa- Ortadoğu halk ayaklanmalarında Allah için mücadele ederken şehid düşen mazlumlarındır.
Siyonist İsrail, bu topraklardan sökülüp atılmadıkça zaferden bahsetmek kanımca çok doğru olmayacaktır. Gerçek zafer, ancak İsrailsiz bir Ortadoğu, İsrailsiz bir Filistin olunca gerçekleşecektir. İnşaallah bu da çok yakındır.

NAMAZIN BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATTAKİ FONKSİYONU-I

“Namaz”, Farsça bir kelime olup, dilimize de Farsça’dan geçmiş bir kelimedir. Namazın Arapçası ise “salât” olup bu da, “bağışlanma dilemek”, “yakınlaşmak”, “topyekûn olarak Allah’a yönelmek” gibi anlamları da ihtiva etmektedir. Salâtın bir manası da duadır. Dua kelimesinin kendisi de Arapça olmasına rağmen salâtın dua yerine kullanılması, “desteğin ikame edilmesi”, yani “desteğin ayağa kaldırılması” ile alâkalı olmasındandır. Salât kelimesi, “salâ” kökünden türemiş olup, bu da “patlama”, “parlama” ve “tutuşma” anlamına gelmektedir. Salâ (s-l-y) kökünün bir anlamı da “ateş”tir. Zira salât ile aynı kökten gelen se-yaslâ naran (Ateşe yaslanacak) ibaresi de bunu göstermektedir. Salât kelimesi, Kur'an'da yüz yerde geçmektedir.
Salât kelimesi, Kur’an’da da farklı vurgular ve anlamlarda kullanılmaktadır. En çok kullanıldığı anlam ise, hiç şüphesiz namaz olarak kullanılmasıdır. Bunun dışında, Kur’an’da “dua ve istiğfar”[2], “ibadet”[3], “ibadethane”[4], “destek”[5], “din ve dindarlık”[6], “davet”[7], “kulluk”[8], “yaratılış amacına uygun hareket”[9] anlamlarında kullanılmaktadır. Hz. Muhammed (as)'dan, üzerinde hiçbir tartışma olmadan nesilden nesile uygulanması ile kesinlik kazanan Rasul'ün namaz kılma şekli ortadadır. Bu da günde beş vakitte kılınan ayakta durmak (kıyam), kıraat, rükû, secde ve oturuşla bütünlük içinde yapılan bir dua tarzıdır. Namaz; fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda huşû ve hudû dolu bir boyun eğiş ve Allah’ın düşmanlarına karşı bir kıyam ve başkaldırıdır.
Salât, terim olarak; İslâm dininin temel rükünlerinden biri olan, Allah tarafından emredilip Rasulullah tarafından ayrıntılı olarak ve fiilen gösterilen namaz ibadetinin adı olarak kullanılır.

Namazı İkame Etmek!..

Kur’an, genellikle “salât etmemizi” değil, “salâtı ikame etmemizi” emretmektedir. Salâtı emreden ayetlerin muhatabı namazı kılmayanlardır, salâtı ikameyi emreden ayetlerin muhatabı ise namaz kılan mü’minlerdir. Bir şeyin ikamesi, onun doğru dürüst yapılması ve hakkının verilmesidir. Kur'ân'da namaz hakkında “yüsallûne” veya “sallû” fiillerinden ziyade “namazı ikame ederler”[10] veya “namazı ikame edin”[11] veyahut da “namazları muhafaza edin veya ederler”[12] buyrulması dikkat çekici olmuş ve arada mana farkı vardır denmiştir. İkame yahut muhafaza, tadil-i erkân, huşu' ile güzelce kılmaktır. Yani namazı ikame etmektir. Hakkını yani farzlarını, vaciblerini, âdabını yerine getirerek kılmaktır[13], denmiştir”.
Kur'an'da namaz kılmayı emreden ayetlerde "kaame" fiilinden türeyen "ekıymu's-salâte", ifadesinin kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Bakara sûresi, 3. âyette de, Kur'an'ın hidâyet ve yol göstericisi olacağı takvâ sahibi kimselerin özelliği belirtilirken "yukıymûne's-salâte" ifadesi kullanılır. "İkaame"; "bir şeyi kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, dosdoğru yapmak, özenle ve şartlarına riayet ederek uygulamak, devamlı ve itibarlı hale getirmek" anlamlarına gelir. Dolayısıyla, "namazı ikame etmek"; onu ta'dil-i erkân ile –rükûnlarının hakkını vererek-, huşû ve hudû içinde, dosdoğru bir şekilde kılmak ve hatta kıldırmak demek olur. Namaz için emr-i bil-ma'rufta bulunmak, ona engel olacak engelleri ortadan kaldırmak, başkalarına namazı hatırlatmak, emretmek ve öğretmek de namazı ikame kapsamına girer.
İkame, “doğrultmak, ayağa kaldırmak” demektir. İkame edilen salât da, sahibini ayağa kaldırır, doğrultur, onu canlandırır. Dolayısıyla problem sadece namazı eda etmeme değil, eda edilen namazı ikame etmeme problemidir. Kur’an, namazın ikamesinden söz ettiği her yerde, zımnen bu probleme dikkat çekiyor demektir.
Maun Suresi, ‘Vay o namaz kılanların haline’ derken, aslında namazı eda ettiği halde namazı ikame etmeyen bir tipten bahseder. Bu tipin özellikleri sûrede şöyle dile getirilir. Bu tip: 1) Dini yalanlayan, 2) Yetimi itip kakan, 3) Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, 4) Salâtı amacının dışına çıkarıp içini boşaltan, 5) Salâtı gösteriş için kullanan, 6) En küçük bir yardımı bile çok görüp engelleyen kimsedir. Kur’an, özelliklerini saydığı bu tür birinin üzerini şöyle çizer: “Yazıklar olsun böylesi salât sahiplerine!”[14].
Şu halde salâtı ikame etmenin içerisine, sadece Allah’ın hukukunu gözetmek değil, kulun hukukunu gözetmek de girmektedir. Sözün özü: ikame edilen salât kıymet kazanır. Tersi, salâtın içini boşaltmaktır.[15]
“Namaz, dinin direğidir; onu terk eden şüphesiz dini yıkmış olur.” (Beyhakî) hadisi açısından konuya bakarsak, namazı ikame etmek, dinin bu temel direğini, yani sütununu inşâ edip dikmek, sapasağlam hale getirmek şeklinde de yorumlanabilir. Bir çadırın ayakta kalabilmesi için temel direğin, bir binanın yükselebilmesi için temel sütunların önemi ne ise, İslâm dini için de namaz odur. İslâm binasının temeli imanla atılacak, direk ve sütunları da namazla dikilecektir. Bu yüzdendir ki, Kur’an ve sünnet, tevhid’den sonra ilk olarak namazı emretmiştir. Dolayısıyla namazı ikame etmek, Din’i ikame etmektir. Namazı terk etmek ise, Din’i helak edip yıkmaktır.
Namazın hakkıyla kılınması konusunda ölçü ise, Rasulullah’ın; “Namaz kılarken beni gördüğünüz gibi namaz kılın” (Buhârî, Ezan 18/60, Edeb 27; Ahmed bin Hanbel; V/53) hadisi olmalıdır. Dosdoğru namaz; Rasulullah’ın kıldığı, onun tanımladığı ve onun uygulama olarak gösterdiği namazdır. Allah’a lisanen ve bedenen taatte bulunmanın ötesinde; kalben ve ruhen ibadet etmek, namaz sayesinde imanı güçlendirmek, imanı tazelemek, dinamizmini artırmaya ve kulluk bilincini hatırlamaya yönelik seviye kazanmak namazın ikame edilmesi için vazgeçilmez şartlardır. Bütün bunların yanında, namazın dosdoğru ve makbul olabilmesi için şekle yönelik bazı şartların da titizlikle yerine getirilmesi gerekir.
Namazın derûnî ve ruhî boyutu, bir bakıma şeklî boyutu olmadan gerçekleşemez. Kıyam, rükû, sücud, kuûd gibi temel bedensel eylemler, hiç kuşkusuz derin ruhî ve psikolojik anlamlar içeren sembolik hareketlerdir. Bu bakımdan, Rasûlü Ekrem, namazın şekli ile alâkalı çok önemli uyarılarda bulunmuştur. “Namaza durduğunda, önce tekbir al. Sonra Kur’an’dan kolayına geleni oku. Sonra rükûa var, eklemlerin yerli yerinde (mutmain) oluncaya kadar dur. Sonra başını kaldır, ayakta büsbütün doğruluncaya kadar dur. Sonra secdeye var, mutmain oluncaya kadar kal. Sonra başını kaldır, mutmain oluncaya kadar otur. Bunu namazının bütününde böyle yap.” (Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. II/ 735 hadis no: 423)
Hadiste sözü edilen her hareketin mutmain olarak yapılması; o hareketler sırasında yapılan dua ve zikirlerin anlam kazanması bakımından elzemdir. Acele ile daha rükûa tam varmadan doğrulmak, tam doğrulmadan secdeye gitmek ve hemen secdeden kalkmak, daha oturmadan tekrar secdeye gitmek... Bütün bunlar, namazın şekli ve aslı olan bedensel unsurları eksik bıraktığı gibi, namazın manasını ve ruhunu da zedeler. Nitekim Rasulullah, namazda “horozun gagalaması gibi gagalamayı, köpek oturuşu gibi oturmayı ve tilki bakışı gibi sağa sola bakınmayı” yasaklamıştır. (Sıfatu Salâti’n-Nebî, s. 70; Fıkhu’s-Sünne, I/ 175).




Namazın Muhafazası!..

Kur’an-ı Kerim’de, mü’minlerin en belirgin vasıflarından biri olarak “onlar namazlarını korurlar” ifadesi geçmektedir (70/Meâric,34; 23/Mü’minûn,9 ve 6/En’âm,92). Kur’an-ı Kerim’de, namazın ikame edilmesi, ayakta tutulması ve devamlılığına ilave olarak bir de bu vasfın, yani “namazın muhafaza”sının geçmesi, diğer vasıflar kadar önemli olduğunu göstermektedir. Meâric suresi bu bakımdan ilgi çekicidir: “Namaz kılanlar ki onlar namazlarında devamlıdırlar... Namazlarını koruyanlar; işte bunlar cennetlerde ikramlara mazhar kılınırlar.” (70/Meâric, 22–23, 34–35). Mü’minûn sûresinin 9. ayetinde ise namazlarını koruyan mü’minlerin firdevs cennetlerine vâris olacakları anlatılmaktadır. Namazın devamlılığı, vakit açısındandır. Yani namazı terk etmemeyi ifade eder. “Namazın korunması” ise; namazdan önce, namaz esnasında ve namazdan sonra, hal ve hareketlere dikkat etmek suretiyle onu mükemmel hale getirmeye özen göstermektir.

Her Peygambere Namaz Emredilmiştir!..

Namaz/Salât insanlıkla yaşıt bir ibadettir. Bilindiği gibi, Hz. Âdem (as)’dan itibaren gönderilen her peygamberin getirdiği ilahi vahyin ortak adı İslam’dır. Bu manada İslâm da insanlıkla yaşıttır. Nasıl ki İslâm, tüm zamanların hak dini ise, salât da tüm zamanlarda geçerli olan ibadetin adıdır. Sadece salât değil, zekât da, oruç da, hac da, kurban da böyledir.
Tarih boyunca gönderilen her peygamber, kavimlerine Allah (cc)'ın farz kıldığı namaz ibadetini tebliğ etmişler, kendileri de hayatları boyunca bu ibadeti en güzel ve en doğru şekilde uygulayarak bütün mü’minlere örnek olmuşlardır. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şu şekildedir:
- Hz. İbrahim için:
Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)
- Hz. İsmail için:
Kitap'ta İsmail'i de zikret. Çünkü o, va'dinde doğruydu ve gönderilmiş (Rasul) bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekâtı emrediyordu ve o, Rabbi katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54–55)
- Hz. Musa için:
Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl. (Taha Suresi, 14)
- Hz. İsa için:
(İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti. (Meryem Suresi, 30–31)
Mü’min kadınlara örnek olarak gösterilen Hz. Meryem'e de namaz kılması emredilmiştir:
Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et. (Al-i İmran Suresi, 43)
Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Salât önceki bütün peygamberlere ve ümmetlerine de emredilmiştir (Beyyine 98/5). Başka ayetlerde de, genel ifadelerle bütün peygamberlere emredildiği bildirilmiştir. (Enbiya 21/73). Ayrıca Hz. İsmail, ev halkına salâtı emretmiştir (Meryem 55). Salât, İsrailoğulları’ndan alınan beş sözden biridir (Bakara 2/83). Hz. Musa’ya, tevhidden sonra salât emredilmiştir (Tâhâ 20/14). Lokman, oğluna salâtı öğütlemiştir (Lokman 31/17). Hz. İsa’ya emredilen iki ilkeden biri salâttır. (Meryem 19/31).
Son Peygamber (as)’ın da, diğer peygamberler gibi, başlangıçta sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa ikişer rekât namaz kıldığı rivayet edilmektedir. Beş vakit namazın farziyetinden önce risaletin ilk günlerinde Hz. Peygamber (a.s.), Cebrail (a.s.)’ın tarifi üzere abdest alıp namaz kılmış, sonra Hatice (r.anha.)’ya da abdest aldırıp namaz kıldırmıştır. Namaz beş vakit olarak Mirac gecesi farz kılınmıştır. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında, bir rivayete göre Ramazan ayının 17. gecesi, bir rivayete göre de Recep ayının 27. gecesi gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed'in peygamber oluşuyla başlayan, putperestlerin Müslümanlar üzerindeki baskıları, Peygamber ailesiyle az sayıdaki Müslümanlara karşı muhtemelen risâletin altıncı yılında başlayıp üç yıl süren ve büyük acılar getiren ekonomik ve sosyal boykota dönüştü. Bu boykotun ardından Rasulullah’ın, kısa aralıklarla sevgili eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib vefat etti. Rasulullah'ın bu kayıplardan duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla "hüzün yılı" denildi. İşte bu acılı olayların ardından Yüce Allah, bir bakıma sevgili Rasulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek, hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle Mirac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.
Namaz, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit olan farz bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de namazı emreden ayetlerden birisi şöyledir: “Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam olan) din budur.” (Beyine, 98/5)
Sünnetten delil: Bu konuda rivayet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu hadislerden bazıları şunlardır: “İbn-i Ömer’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “İslam beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, yoluna gücü yetenler için Beytullah’ı haccetmek.” (Buhari ve Müslim) Bu manada bir hadis de Hz. Ömer’den rivayet edilmiştir: “İslam, Allah’tan başka bir ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Allah elçisi olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazanda oruç tutman, yoluna gücün yeterse Beytullah’ı haccetmendir.” (Buhari ve Müslim)
İcma’dan delil ise: Bütün ümmet bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu hakkında ittifak etmişlerdir.

Namaz Vakitleri Belirlenmiş Bir İbadettir!..

Kuran’da, namazın mü’minlere vakitleri belirlenmiş bir ibadet olarak farz kılındığı belirtilmiştir. Konuyla ilgili ayette şöyle buyrulmaktadır: “Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa Suresi, 103)
Namaz vakitlerine Kur'an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde yer verilmiştir. Ancak, farklı surelerde geçen bu ayetler, namazın, 5 farklı zaman diliminde kılınması gerektiğine işaret etmektedir. Sabah vaktine Nur 24/58, Hud 11/114, Ta-Ha 20/130, Rum 30/17–18. ayetlerde değinilir ve sabah namazı farz kılınır. Öğle vaktine İsra 17/78, Nur 24/58, Rum 30/17–18. ayetlerde; ikindi vaktine Ta-Ha 20/130, Rum 30/17–18. ayetlerde; akşam vaktine Hud 11/114, İsra 17/78, Rum 30/17–18. ayetlerde; yatsı vaktine de Ta-Ha 20/130 ve Hud 11/114. ayetlerde değinilmiştir.
Allah (cc)'ın lütfüyle vahyi en iyi anlayan ve tefsir eden Peygamber Efendimiz de (sav) beş vakit namazın gün içindeki başlangıç ve bitiş zamanlarını mü’minlere tarif etmiştir. Namaz vakitlerinin bildirildiği en çok bilinen hadis-i şeriflerden biri İbn-i Abbas'ın bildirdiği hadis-i şeriftir:
"Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Cibril (aleyhisselam) bana, Beytullah'ın yanında, iki kere imamlık yaptı. Bunlardan birincide öğleyi, gölge ayakkabı bağı kadarken kıldı. Sonra, ikindiyi her şey gölgesi kadarken kıldı. Sonra akşamı güneş battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman kıldı. Sonra yatsıyı, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca kıldı. Sonra sabahı şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldı. İkinci sefer öğleyi, dünkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisinin iki misli olunca kıldı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldı. Sonra yatsıyı, gecenin üçte biri gidince kıldı. Sonra sabahı, yeryüzü ağarınca kıldı. Sonra Cibril (aleyhisselam) bana yönelip: 'Ey Muhammed! Bunlar senden önceki peygamberlerin (aleyhimüssalatu vesselam) vaktidir. Namaz vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır!' dedi."
Haftalık toplantı duası ya da sosyal, siyasal haftalık istişare namazı olarak da tanımlayabileceğimiz ve Kur'an'da Cuma 62/9–10 ayetlerinde bahsi geçen Cuma namazı Müslümanlara belirli şartlar ve vakitlerde farz kılınmıştır. Bilindiği gibi Kur'an'daki tüm ibadetler vakitlidir. Sabahleyin ikindi namazının, perşembe günü cuma namazının kılınamayacağı gibi… Her namaz, kendi vaktinde kılındığı zaman Allah nezdinde makbul ve kabul edilmesi söz konusu olur. Aksi halde olmaz. (Devam Edecek)

[1] Bu konu Ramazan ayında, Genç Birikim Konferans Salonu’nda anlatılmıştır.
[2] Tevbe 9/84, 103
[3] Ma’ûn 107/4
[4] Hac 22/40
[5] Tâhâ 20/14; Ahzab 33/43, 56; Maide 5/12
[6] Maide 5/58
[7] Hûd 11/87; Maide 5/106
[8] Lokman 31/31
[9] Nur 24/41
[10] Meselâ bk. Bakara: 2/3, Mâide: 5/55, Enfâl: 8/3, Tevbe: 9/71, Neml: 27/3, Lokman: 31/4
[11] Meselâ bk. Bakara: 2/43,83,110 vd. için ilgili âyetlerin dökümünün yapıldığı M.F. Abdülbâkî, Mu'cem, s. 579
[12] Meselâ bk. Bakara: 2/238, En'âm: 6/92, v.d için M. F. Abdülbâkî , Mu'cem, s. 207
[13] İbn-i Kesîr, 1/42; Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 1/186
[14] Ma’ûn 107/4
[15] Bakara 2/43, 83, 110; Nisa 4/162

Afganistanda Bir İnsanlık Dramı Yaşanmaktadır!!!

Afganistan ve Pakistan’da tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Bir taraftan işbirlikçi Zerdari ve Karzai, diğer taraftan ise Obama’nın eli kanlı yönetimi tarafından, karadan ve havadan, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapılmadan masum sivil halkın üzerine kan ve ölüm kusan bombalar yağdırılmaktadır. Afganistan’da 2001 yılında, Pakistan’da ise Mayıs 2009 ayının başlarından itibaren başlayan bu saldırılar, emperyal ABD ile birlikte gerek ISAF ve NATO güçleri ve gerekse işbirlikçi Karzai ve Zerdari yönetimlerinin işbirliğinde tam anlamıyla bir vahşete dönüşmüştür. Bu saldırıların neticesinde yüz binlerce insan öldürülmüş, göçe zorlanan çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan milyonlarca sivil ise ya atılan bombaların altında ya da açlıktan ve susuzluktan ölmüşler veyahut da mülteci konumuna düşürülmüşlerdir. İşlenen bu vahşet karşısında, öldürülen bir hayvan için dünyayı ayağa kaldıran sözüm ona uluslararası kuruluşlar sessiz, Birleşmiş Milletler sessiz, halkı Müslüman olan bölge ülke yönetimleri ve Müslüman halklar da sessiz. İşin en acı yanı ise, Müslüman halkların sessiz olmasıdır!..
PAKİSTAN KURULDUĞUNDAN BU YANA HEDEFTE OLAN ÜLKEDİR!..
Pakistan, 1947 yılında, dönemin emperyal ülkesi İngiltere’ye ve işbirlikçisi Hindistan’a rağmen İslam’i duyarlılıkla kurulmuş bir devlettir. Pakistan, kuruluşundan bu yana, şekli de olsa var olan kimi İslami özelliklerinden ve İslam’dan uzaklaştırılmak için, birçok katliama, iç çatışmalara, bölgesel savaşlara ve birçok askeri darbeye maruz bırakılmış bir ülkedir. Yerel ve küresel laik, seküler ve işgalci güçlerin bütün baskı ve dayatmalarına rağmen, Pakistan’daki İslami duyarlılık –özellikle de- halk bazında artarak devam etmiştir ve İnşaallah da devam edecektir. İçerideki işbirlikçi, laik ve seküler güçlerle, dışarıdaki emperyal işgalci güçlerin tek amacı, Pakistan’ı, bu İslam’i duyarlılıktan uzaklaştırmak ya da kontrol altına alarak ılımlaştırmaktır. Dolayısıyla bugün, Svat vadisinde devam eden bu insanlık dışı katliamın asıl nedeni, İslam’dır; İslami hayat tarzını yaşamaya çalışan Müslüman halktır. Bölge halkı, İslami kimliği ve tercihleri sebebiyle yok edilmeye ya da terör estirilerek İslami tercihlerinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır.
ABD, her yerde olduğu gibi Pakistan’da da ikili, hatta çok yönlü bir oyun tezgâhlamaktadır; bir yandan iktidardaki partileri destekler görünürken, bir yandan da halkı ve halkın içindeki ayrılıkçı grupları iktidarlara karşı kışkırtmaktadır. Nitekim 27 Aralık 2007’de muhalefet lideri Benazir Butto’nun öldürülmesinin arkasında da ABD vardı, Pervez’in iktidardan düşürülmesinin ve Lal Mescidi’nde işlenen insanlık dışı katliamın arkasında da yine ABD vardı. ABD’nin uyguladığı bu politikaların arkasındaki asıl amaç, ülkede iç karışıklık ve istikrarsızlık meydana getirerek, kendi politikalarını rahatlıkla uygulama imkânı bulmaktır. Yine, bir yandan Veziristan ve Belucistan bağımsızlık hareketlerini desteklerken, diğer yandan da Pakistan yönetimi ile birlikte hareket ettiği imajı meydana getirilmeye çalışmaktadır. Kısacası, ABD, nükleer silaha sahip Pakistan’ın istikrarsızlaştırılması için, birbirine düşman tarafları desteklemek dahil, her türlü çirkin ve insanlık dışı yönteme başvurmayı vazgeçilmez bir politika olarak benimsemiştir.
Pakistan, kurulduğundan bu yana, uzak yakın emperyalist ülkeler tarafından ekonomik, askeri ve sosyal ablukaya alınarak bölünmeye ve parçalanmaya muhatap kılınmak istenen ülkelerin başında gelmektedir. Pakistan, nüfusu ile, içinde bulunduğu bölgenin konumu ile ve stratejik önemi ile daima emperyal ülkelerin iştahını kabartmıştır. Nitekim dış emperyal güçlerin dayatması ve kışkırtması neticesinde Pakistan ilk bölünmeyi ne yazık ki 1971’de Doğu Pakistan’ın, Bangladeş ismiyle ayrılıp bağımsız bir devlete dönüşmesiyle yaşamıştı. Şimdilerde de dış emperyal güçler, elbirliğiyle, aynı şekilde, Pakistan’ı birden fazla parçaya bölmek için her türlü entrikaya başvurmaktadır. Çünkü birkaç parçaya bölünerek küçülen Pakistan, daha kolay kontrol edilebilir bir ülkeye dönüşecektir. Böylece Pakistan, ordusu ve elindeki nükleer silahıyla emperyalizm açısından tehlike ve tehdit oluşturmaktan çıkarılmış olacaktır.
Bu nedenledir ki bölgede tam anlamıyla kirli ve emperyal amaçlı bir savaş devam etmektedir. ABD, dün Vietnam’da, Kamboçya’da, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da devam ettirdiği insanlık dışı bu sömürge amaçlı savaşı, bugün Pakistan’da da sahnelemeye çalışmaktadır. Çünkü Pakistan, bölgenin en güçlü ve nükleer silaha sahip halkı Müslüman olan tek ülkedir. Çünkü Pakistan’ın Müslüman halkı, başta Filistin ve Afganistan olmak üzere İslam coğrafyasında meydana gelen bütün işgallere karşı direnen Müslümanları desteklemektedir. Çünkü Pakistan halkı, her türlü işgale ve emperyal dayatmalara karşı çıkma onurluluğunu gösteren bir halktır. Zaten bu nedenle, Obama henüz yönetime gelmeden Irak’taki işgalci askeri güçleri bu bölgeye, üstelik ilave güçle göndereceğini açıklamıştır. Çünkü ABD, bu bölgede, teknolojik ve askeri üstünlüğüne rağmen güç kaybetmekte ve bunca katliama rağmen Afganistan’ı kontrol altına alamadığı gibi Pakistan’ı da kaybetmeye başlamıştır.
SVAT VADİSİ!..
Pakistan 1947 yılında kuruluncaya kadar Svat Vadisi Hindistan’ın içinde büyük ölçüde özerk bir krallık olarak varlığını devam ettirmişti. Pakistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra, Svat Vadisi özerk bir krallık olarak Pakistan’a katılmıştı. 1969-70’de General Yahya Han tarafından bu krallık lağvedilerek, bütünüyle Pakistan’a dahil edilmişti. Ancak, 1990’lı yıllara kadar Pakistan hükümetleri Svat bölgesi ile ilgilenmedikleri için, bu bölge, İngiliz sömürge döneminden kalma kanunlarla idare edilmeye devam edilmişti. 1990’lı yıllarda, bir mahkemenin bu kanunları Pakistan Anayasası’na aykırı bulup ilga etmesiyle, halkın da şeriat kanunlarıyla idare edilmek istemesi üzerine çatışmalar başlamış ve olaylar 1994 yılına kadar devam etmiştir. Pakistan ordusu, halkın bu isyanını ancak 1994 yılında bastırabilmiştir. 6-7 yıl sonra benzer olaylar, 11 Eylül 2001 olaylarından sonra yeniden patlak vermiştir. Bu olaylara komşu bölgelerdeki halk da katılınca olaylar daha da büyümüş ve nitekim Svat Vadisi’ne şeriatla idare edilebileceğine dair Şubat/2009’da Taliban ile anlaşma sağlanınca, ortam da tekrar sakinleşmişti. Ancak bu durum, ABD’nin işine gelmemiştir. ABD, Pakistan yönetiminden, Taliban ile Svat Bölgesi'nde yaptığı anlaşmayı bölgedeki silahlı grupları güçlendireceği gerekçesiyle bozmasını istemiştir. Bu amaçla ABD temsilcileri, Richard Holbrooke ve Amiral Michael Mullen, Pakistan Başbakanı Yusuf Rıza Gilani ve Genelkurmay Başkanı General Pervez Aşfak Geylani ile yaptığı gizli toplantıda bu talebin yerine getirilmesini istemişlerse de, Pakistan yönetimince, başlangıçta bu teklifler kabul edilmemiştir. Ancak ABD, baskısını devam ettirmiştir. Nitekim ABD Savunma Bakanı Robert Gates de bir Afgan TV kanalına yaptığı açıklamada anlaşmadan duydukları rahatsızlığı resmen dile getirerek, "Biz Pakistan liderliğine anlaşmadan duyduğumuz rahatsızlığı bildirdik, Pakistan yönetiminin bizim hassasiyetimizi gözetip anlaşmayı iptal edeceğini umuyoruz” diyecek kadar küstahlaşmıştır.
Bu baskı ve dayatmalardan ve Zerdari’nin ABD ziyaretinde yapılan ikili görüşmelerden sonra 2 Mayıs’ta Taliban ile yapılan ikili anlaşma Pakistan tarafından iptal edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş Svat vadisine hem Pakistan ve hem de ABD güçleri saldırarak bugünkü vahşetin meydana gelmesine neden olmuşlardır.
TALİBAN, NEDEN BU KADAR SUÇLANIYOR?
Afgan cihadı, sadece bizlerin değil, bütün dünya Müslümanlarının üzerinde büyük bir etki meydana getirmiş ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir halk hareketidir. Bu hareketle, dünyanın iki süper emperyal ülkesinden birisi olan Sovyetler Birliği, Afganlı mücahidler karşısında yenilerek Afganistan’dan çekilmek zorunda bırakılmıştır. Bu, Afganlı Müslüman halk için büyük bir başarı iken, Sovyetler Birliği açısından ise tam anlamıyla bir hezimet olmuştur. Çünkü yenilmez denilen Sovyetler Birliği’nin kızıl ordusu Afganistan’da mağlup edilmişti. Afganlı mücahidlerin bu başarısı, bizlere, bulunduğumuz ülkelerde de, küfürle mücadele edebilme ve İslam’ın yeniden devlet olabilme umudunu vermişti. Yine, aynı dönemlere denk gelen İran devrimi de bizlerin bu umudunu daha da yeşertmiş ve İslam coğrafyasının her yerinde Müslüman kitlelerin ayağa kalkmasını sağlamıştı. Ayağa kalkan kitlelerin sloganları da, bu ülkelerde meydana gelen olayların, kitleler üzerinde oluşturduğu heyecanı yansıtır türdendi. Hatırladığım kadarıyla o dönemin en popüler sloganlarından birisi ‘Pakistan, Afganistan, İran, sıra sende Türkiye’ sloganı idi. Bu ve benzeri sloganlar, o dönemlerde bizim gençlik rüyalarımızı süsleyen ve bizleri umutlandıran, heyecanımızı yansıtan sloganlardı. Bize göre, bu üç devlette de İslam tamamdı; yani İslam artık devletti, sıra Türkiye’ye gelmişti ya da gelmeliydi. Bazı kesimlere göre, yapılan küçük çaplı eylemler bile çok kısa bir süre sonra bir halk hareketine dönüşerek İslami devrimin yolunu açacaktı; çocuksu umutlardı, ama az da olsa bir kısım böyle düşünmekte ve bu amaçla eylem yapmaktaydı. Ancak çok sürmeden, emperyal iç ve dış güçler bu ve benzeri tehlikelerin de farkına varmış olmalılar ki, Türkiye’de, dönemin ABD Başkanı Carter’ın ‘bizim çocuklar’ dediği darbeciler tarafından 1980 darbesi gerçekleştirilmişti. Tutuklamalar, gözaltılar ve ülke genelinde oluşturulan baskı ortamı Müslüman kitlenin moralini bozmuşsa da yine de umutlar, heyecanlar bütünüyle yok olmamış, devam etmişti. Ta ki, Afganistan’da iç çatışmaların başlaması, üstelik Afgan cihadında en önde gelen mücahidler arasında başlayan iç savaşın yıllarca sürmesi hem moralleri bozmuş, hem de yeşermekte olan umutları tüketmeye başlamıştı.
Afganistan’da meydana gelen bu iç çatışmalar, Taliban’ın yönetimi el geçirmesine kadar devam etmişti. Ancak bu çatışmalarda binlerce masum Müslüman öldürülmüş ve zaten az olan ülke imkânları ise heder edilmişti. Taliban, yönetiminin ilk yıllarında ABD ile fazla problem yaşamamıştı. ABD ilk dönemlerde, Taliban yönetimini de, diğer ülkelerdeki kukla yönetimler gibi kendi güdümünde bir yönetim olması için çaba sarf ediyordu. Taliban yönetimi ise buna yanaşmamıştı. ABD ile Taliban’ın ilk çatışması, Afganistan’dan geçen petrol ve doğal gaz boru hatlarının ihalesinin kime verileceği konusunda çıkmıştı. Taliban yaptığı araştırmalarda, bu ihalenin ABD’nin dev petrol şirketi Unocal yerine, Arjantin petrol şirketine verilmesini ülke menfaatlerine daha uygun bulmuştu. Nitekim ihaleyi de Arjantin şirketine vermişti. İşte bu ihaleden sonra, Taliban’ın vahşiliği (!), kadınlara yaptığı zulümler (!) ve burka’lar gündeme gelmeye başlamıştı. ABD eli kanlı örgütü CIA’yı, güdümündeki diğer bölge ülke yönetimlerini ve istihbarat teşkilatlarını, Taliban aleyhine hemen devreye sokmuştu. Ve daha sonraları da bildik oyunlar sahnelenerek, Taliban yönetimden uzaklaştırılmıştı. Eğer ihale, ABD şirketine verilmiş ya da ABD’nin güdümüne girme kabul edilmiş olsaydı, Taliban, bugün hala iktidarda olurdu. Tıpkı, Karzai gibi, Zerdari ve diğer kukla yönetimler gibi! Taliban’ın bir tek suçu var, o da ABD’nin güdümüne girmemesiydi. Eğer girseydi, bugün Türkiye’deki ABD işbirlikçisi yönetim ve medya, Taliban’ı ve yönetimini tu kaka etmezlerdi, edemezlerdi.
ABD’nin, Avrupa’nın, Siyonist İsrail’in, Türkiye’deki laiklerin, Kemalistlerin ve bilumum İslam düşmanlarının Taliban’a karşı çıkmalarını anlamak mümkün. Ya ‘İslamcıların’?! Müslüman olduklarını söyleyen, yeri gelince zulme karşı ve mazlumlardan, müstezaflardan yana olduklarına dair mangalda kül bırakmayanların, Taliban’la ne alıp veremedikleri var ki, tıpkı İslam düşmanları gibi Taliban’a karşı çıkmaktadırlar? Ne yazık ki, ‘İslamcılığı’ da meslek edinen bu çevreler, Taliban’a, emperyal Batılılar, Siyonist İsrailliler ve diğer İslam düşmanı çevreler gibi yaklaşmaktadırlar. Elbette hiç kimse, Taliban’ı, sütten çıkmış ak kaşık olarak değerlendirmez değerlendirmemelidir de! Taliban’ın da hataları, yanlışları, eleştirilecek yanları vardır. Ama bugünkü gibi mahkûm edilmesi, adı anıldığı zaman vahşetle ya da ABD güdümünde olmakla suçlanması, ne kadar tutarlıdır ve ne kadar insani ve İslami’dir? Taliban’ı suçlayanlar, bugün Pakistan’da Svat Vadisi’nde, Veziristan’da, Belucistan’da yaşanan insanlık dramının karşılığında, ne tür bir çaba göstermektedirler acaba? ABD’nin ve kukla Zerdari yönetiminin sivillere yönelik karadan ve havadan gerçekleştirdikleri katliamlar karşısında kılı dahi kıpırdamayan bu çevrelerin Allah’ın huzuruna çıktıkları zaman nasıl hesap vereceklerini düşünmeleri gerekmez mi? O bölgede, çocuk, kadın, yaşlı binlerce insan katledilirken ve mülteci konumuna düşürülen milyonlarca insan ölüme terk edilirken, acaba hangi zevklerinden ve hangi hobilerinden vazgeçebiliyorlar?
Taliban’ı eleştiren bu çevreler, acaba şu kadar yıldır (2001’den beri), ABD’siyle, NATO’suyla, ISAF’ıyla ve yerel işbirlikçi güçleriyle Taliban’ın üzerine bombalar yağdırmalarına rağmen, Taliban’ın neden yok edilemediğini hiç düşünmezler mi? Acaba hâlâ utanmadan ABD, bölgede işgalini sürdürebilmek için Taliban’ı el altından destekliyor nakaratını mı tekrarlıyorlar? Bu çevreler, bugün, Afganistan’ın %70’den fazlasının Taliban’ın kontrolüne geçmesini ve halkın Taliban’a yönelik sevgisinin günden güne artmasını nasıl izah edebiliyorlar? Taliban halkına zulmediyorsa, neden Afgan halkı bugün Taliban’ın etrafında kenetlenmiş durumdadır? Taliban başta kadınlar olmak üzere halkına zulmediyorsa, bir kurtarıcı olarak takdim edilen bu işgalci güçler, neden halk tarafından desteklenmiyor? Bu entel çevreler bunu hiç düşündüler mi? Bu çevreler, Batılı bir takım stratejistlerin, işgalci ABD’nin ve güdümündeki güçlerin Afganistan’da kaybettiklerine ilişkin feryatlarını hiç mi duymuyorlar? Bu küresel işgalci ve terörist güçlerin Taliban’ın karşısında, ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüklerine rağmen yenilmelerini neye bağlıyorlar?
Kim ne derse desin, Taliban, Afgan halkının içinden çıkmış ve halkı, hatasıyla sevabıyla temsil eden meşru bir güçtür. Ve Afgan halkı her gün daha fazla Taliban’ı sahiplenmektedir.
Kim ne derse desin, Taliban, Afganistan’ın tek meşru gücüdür ve ABD işgali öncesindeki Taliban hükümetinin adil icraatını bilen Afgan halkının adalet ve özgürlük özlemini temsil etmektedir. Taliban’ın kaybetmesi, Afganistan’ın kaybetmesi, Afganistan’ın kaybetmesi ise Kafkasların ve dolayısıyla bölgenin bütünüyle kaybetmesi anlamına gelir. Bu ise, bölge için, hatta bütün dünya için büyük bir felaket olur.
ER YA DA GEÇ ABD MUTLAKA YENİLECEKTİR!..
ABD, ister Obama’nın, ister Bush’un politikalarını uygulasın, Afganistan’da da, Pakistan’da da, geçmişte emperyalist İngiltere’nin ve Sovyetler Birliği’nin uğradığı hezimeti mutlaka –İnşaallah- tadacaktır. Bugün, ABD’nin ve işbirlikçi diğer işgalci ülke askerlerine rağmen Taliban’ın, Afganistan’ın %70’den fazlasını elinde tutuyor olması da bunu göstermektedir. Taliban’ın bu başarısında, kendi azim ve kararlığının yanında, Afgan ve Pakistan halkının onurlu katkısı ile dünya Müslümanlarının dualarını unutmamak lazımdır. Emperyalist işgalci ABD’ye ve yerli işbirlikçilerine kurşun atanın da, taş atanın da ortaya koydukları onurlu direnişin takdire şayan olduğu unutulmamalıdır. Aslolan emperyalizme, küfre, şirke, tuğyana, ırkçılığa ve Siyonizm’e karşı mücadele etmektir. Allah’a şükür ki, birçok coğrafyada bu mücadeleyi, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, yaz ve kış demeden devam ettiren mücahidler, muvahhidler vardır! Ne mutlu onlara!..

NAMAZIN BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATTAKİ FONKSİYONU – 2

Namaz Ömür Boyu Hergün Beş Vakit Kılınmalı

Zekâtı vermek için belirli düzeyde mala sahip olmak gerekirken, hac için genel anlamda ifa etme imkânı, oruç için sağlıklı olmak gerekir. Namaz ise; yolcu, mukim, hasta, sağlıklı, zengin, fakir gibi hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm Müslüman bireylerin ifa etmesi beklenen bir ibadettir.
Namaz senenin veya ömrün herhangi bir alanıyla ya da zamanıyla sınırlı değil, her gün minimum beş defa kılınmak suretiyle kulluk ve Allah ile baş başa olma bilincini sürekli canlı tutmaktadır. Buna mukabil oruç senede bir ay, zekât senede bir defa, hac ise ömürde bir defadır… Bu nedenle, namazı “gözümün nuru” olarak tanımlayan Hz. Peygamber “Namaz dinin direğidir” buyurmuştur.
Bizler, Allah tarafından, kendisine kulluk/ibadet etmek amacıyla yaratılmışızdır. (Zariyat, 51/56) Kulluk/ibadet ise, belirli zamanla ya da dönemle sınırlı olmayıp ömür boyu devam edecek ve hayatı bütünüyle kuşatacak bir ameldir. Salâtı ikame ise, bu amelin en faziletlisidir. Dolayısıyla kul, kul olmanın gereği olarak faziletli amellerin başında gelen namaz ibadetini terk edemez ve erteleyemez. Kul, kulluğundan/ibadetinden tehlike anında da vazgeçemez. Nitekim bir ayette; “Fakat tehlikedeyseniz, yaya ya da binek üzerinde (namazınızı) eda edin!” (Bakara 2/239) buyrularak bu durum, teyid edilmektedir. Kulluk/ibadet savaş anında dahi terk edilemez. Sıcak bir çatışma ihtimali varsa, namaz tek rekâta kadar düşürülebilir. Teçhizatını kuşanmış olan müfreze nöbetleşe namazını eda eder.(Nisa 4/101). Bu Kur’anî talimatın bize vermek istediği hakikat şudur: Sadık/muttaki bir kulu Allah’a ibadetten can korkusu bile vazgeçiremez.
Ayrıca, günde beş vakit kılınan namaz, mü’mindeki unutkanlık ve gafleti yok eder, mü’minin bilincini ve iradesini canlı tutar. Namaz, mü’minin sürekli olarak Allah (cc)'a yönelip dönmesini sağlar ve Rabbimizin emirleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Bu nedenle amellerin sürekliliği makbuldür. Bir Hadiste, “Amellerin Allah’a en sevimli geleni, az da olsa sürekli ve devamlı olanıdır”(Buhârî, İman 32; Müslim, Müsafirîn 216,217, Münafikun 63/78) buyrulmaktadır. Namazı ikame edebilmek; ancak onu sürekli, kesintisiz ve devamlı kılmakla/eda etmekle mümkündür. Yüce Rabbimiz’in namazla murad ettiği hikmet ve faydaların ortaya çıkması ve bunların bir ömür boyu kulun hayatını süslemesi için namaza kesintisiz devam etmek şarttır. Hiçbir şey, onun kılınması için bir engel teşkil etmez: Ne meşgale, ne iş, ne eş, ne aş ve ne de savaş!
Kısacası, hiçbir bahane ve hiçbir gerekçe namazı terk etmeyi gerektirmez. Su mu bulamadınız? O halde teyemmüm edeceksiniz. Cami veya mescid mi bulamadınız? İşte tüm yeryüzü! Yolculukta mısınız? O halde namazı kısaltacak ve iki vakti birleştirebileceksiniz. Savaşta mısınız? O halde binekte, taşıtta yahut yaya yahut da nöbetleşe namaz kılacaksınız. Hasta mısınız? O halde oturarak yahut başınızla yahut da gözünüzle namaz kılacaksınız; asla terk etmek yoktur.
Namaza devam etmek, sadece zor ve güç anlarda önem kazanan bir husus değildir. Huzur ve refah ortamında da namaza devam edebilmek, şüphesiz bir sabır ve sebat işidir. Hatta diyebiliriz ki; rahat, huzurlu ve imkânların bol olduğu ortam ve zamanlarda namazı muhafaza edebilmek, sıkıntılı ve meşakkatli anlarda namaza devam etmekten daha güç bir iştir. Aşağıdaki ayetler, böylesi ortamlarda mü’minin namaz konusunda gösterebileceği gevşekliğe dikkatimizi çeker:
“Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleşik kılıp iktidar sahibi yaptığımız takdirde, namazı ikame ederler.” (Hac, 22/41). “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş, Allah’ı anmak, namazı ikame etmek ve zekâtı vermekten kendilerini alıkoymaz.” (Nur, 24/37). Allah Teâlâ, kullarının hangi hallerde gevşeyip namazı ihmal edebileceklerini en iyi bilendir. İşte bu ayetlerde, iktidar sahibi olmanın, maddî olarak kuvvetli olmanın, alışveriş ve ticaretle meşgul olmanın, Allah’ı anmayı unutturabileceğine ve namazı ihmale sebep olabileceğine işaret vardır.
Müslüman farzıyla, nafilesiyle namaza kesintisiz devam etmelidir. Hastalık ya da yolculuk gibi herhangi bir mazeret sebebiyle namazdan uzak kalamaz. Nereye giderse namaz farizası onunla beraberdir. O nerede fırsat bulursa namazını orada eda eder. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır: "...Ve yeryüzü benim için bir mescid ve bir temizlenme aracı kılındı. Ümmetimden herhangi bir kimseye namaz nerede erişirse, orada kılıversin..." Bu Hadis te açıkça göstermektedir ki yeryüzünün tamamı ibadet yeridir. Çünkü ibadet, sadece dört duvar arasında yapılmaz. Yeryüzünün tamamı Allah'ın hâkimiyeti altındadır.

En Faziletli Amel Namazdır!..

Kur’an-ı Kerim salih amelden bahsederken hep namazı ön plana çıkarır. Namaz kadar Kur’an’da sıklıkla bahsedilen başka bir ibadet bulunmamaktadır. Amelin zirvesi namazdır. İman, amelin temeli, amel de ahlâkın temelidir.
Namaz kılmak yaratıcı huzurunda, onun büyüklüğünü ikrar ederek ve onun koymuş olduğu kurallara uyulacağını ifade ederek eğilmektir. Namaz aynı zamanda bir ahid yenileme, bir iman tazeleme ve Allah’a rağmen herhangi bir tasarrufta bulunulmayacağını vaad etmektir. Bu yönüyle namaz sadece hukuki birtakım formların/şekillerin icra edildiği bir törenden ibaret olmayıp insanın tümüyle bilincini inşa ederek ona hassasiyet veren, bakış açısı kazandıran, hayatının her alanında yönlendirici olan bir amel olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de namazla ilgili geçen ifadeler namazın insanda oluşturması beklenen bilinç düzeyi ve insanın hareketleri üzerindeki tesire işaret etmektedir. Bu ifadelerden birkaçı şunlardır:
1. “Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!” (Hûd 11/87). Kavmini şirki bırakarak tevhid inancını benimsemeye davet eden Allah’ın peygamberi Şuayb böyle bir tepkiyle karşılaşmaktadır. Ayetten Şuayb’ın (as) kavminin namazın sadece belirli birtakım formları yerine getirmekten ibaret olmadığını, failinin sair hayatını da etkilediği konusundaki kanaatlerine işaret etmektedir.
2. “Namazları ve orta namazı muhafaza edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde (kanitîn olarak) namaz kılın” (Bakara 2/238). Bu ayette de namaz kılarken sahip olunması gereken ruh haline dikkat çekilmektedir. Namazın sadece et ve kemikle değil aynı zamanda içten gelen bir bağlılıkla kılınması istenmektedir. Namazın Allah’a teslimiyetle eda edilmesi emredilmektedir.
3. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” (Mü’minûn 23/1–2). Bu ayette kurtuluşa götürecek olan imanın namazla desteklenmesi, namazın da huşu içersinde kılınması gerektiği ifade edilmektedir. Buna göre mü’minin encamını şekillendiren namaz huşu ile kılınan namazdır.
5. “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ 20/14). Bu ayette namazın amaçlarından birine, belki de en önemlisine işaret edilmektedir: Namaz kılmak suretiyle Allah’ı hatırlama.
6. “Sana kitaptan vahy edileni oku ve namaz kıl, şüphesiz namaz hayâsızlık ve fenalıktan alıkor; Allah’ı hatırlamaksa en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilmektedir” (Ankebût 29/45).
Namazda Allah'ı anmak; bütün sıfatlarıyla O'nu hissetmek, kalb ve vicdanı O'na bağlamak, O'nun sonsuz kudretini ve mutlak iradesini, rahmetini, ihsanını ve azabını hayal ve hafızaya yerleştirmek ve bu suretle her türlü fenalıktan, cürüm ve cinayetlerden uzak kalmaktır. İşte namazın bizzat kendisi başlı başına bir ibadet oluşunun yanında Allah'ı hatırlatmasının tabii bir sonucu olarak hayatın diğer alanlarında fonksiyonel bir özelliğe de sahip olmaktadır. Namaz konusunda Hamîdullâh şu açıklamalarda bulunmaktadır:
“Kur'ân-ı Kerîm yeryüzünde Allah'ın hükümranlık atmosferini yaratmak gayesiyle, günde beş vakit cemaat namazı kaidesini koymuştur. Mü'min böylelikle, her namaz süresince birkaç dakika yaratıcısına teslimiyet ve şükrünü eda etmek için, bütün maddî ve şahsî menfaatlerini terk eder. Haklar ve vazifeler karşılıklı olduğundan, namaz insanın vazifesi, Yaratanın ise bir hakkıdır”.
İslam’da namazın yeri tıpkı başın bedendeki yeri gibidir. İbn Ömer Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Emaneti olmayanın imanı yoktur. Abdesti olmayanın namazı olmaz. Namazı olmayanın dini olmaz. Şüphesiz namazın dindeki yeri tıpkı başın bedendeki yeri gibidir."
Namaz şahadet kelimesinden sonra İslam’ın ikinci önemli esasıdır. Onunla Müslüman ile kâfir birbirinden ayırt edilir. Namaz, İslam’ın göstergesi, imanın alâmeti, gözün bebeği, kalbin huzurudur. Enes b. Malik Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Ve gözümün bebeği namazdadır."
İslâm’da namazın çok büyük yeri vardır. Başka herhangi bir ibadet bu konuma ulaşamaz. Namaz dinin direğidir, onsuz din ayakta durmaz. Muâz b. Cebel Radıyallahu anh'ın rivayet ettiği bir hadise göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Sana bütün işin başını ve onu ayakta tutan direğini, zirve noktasını söyleyeyim mi? Ben, söyle ey Allah'ın Rasûlü dedim. Şöyle buyurdu: "İşin başı İslam, onu ayakta tutan direği namaz, zirve noktası ise cihaddır..."
Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: "İslam beş temel üzerine bina edilmiştir. Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Beyt’i haccetmek ve ramazan ayında oruç tutmak." (Buhârî, Müslim)
Bundan dolayı kul her zaman namazın etkisi altında kalmaya devam eder. İmanı güçlenip, artar. Kararlılığı daha bir pekişir ve kişiyi hayatın meşguliyetlerinden çekip alır, insanı aldatıcı hususlar karşısında nefsin muzaffer olmasını sağlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar." (Nur, 24/37)
Dolayısıyla İslam'da tevhid akidesinden sonraki en önemli unsur iman-amel bütünlüğünün en iyi ifadesi namazdır. Kişinin namaz kılıp kılmaması onun cehenneme gidip gitmemesinin ölçütlerinden biridir: "'Sizi bu sekar cehennemine sokan nedir?' diye sorarlar. Onlar derler ki: 'Namaz kılanlardan değildik.'" (Müddessir 74/42-43). Cabir (r)'dan rivayet edilen "Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır" Hadisi de Kur'an'daki bu gerçeği ifade etmektedir.
Namaz, tevhid'in pratiğidir. İmandan aksiyona geçiştir. Tevhid'in temel ilkelerini hem dilimizle, hem kalbimizle ve hem de hareketlerimizle tekrar edip iman ve ikrarımızı tazelemektir. Namaz, imanın varlığını kanıtlayan en önemli belirtidir. Namaz, Allah adına yapılan bir kıyamdır! Küfrün ve şirkin her türlüsüne, tapınmanın ve bağlılıkların her çeşidine, nefsin ve şeytanın tüm istek ve arzularına karşı Allah adına kıyam!
Allah'ın Rasûlü'ne soruldu: "Allah'ın en çok sevdiği amel hangisidir?" "Vakti gelince kılınan namazdır" buyurdu. (Buhârî, Namaz Vakitleri 6; Tirmizî, Salât 173)
Birisi Rasûlullah'a "İslâm nedir?" diye sordu. Peygamberimiz; "Bir gündüz ve gecede beş vakit namazdır" buyurdu (daha sonra oruç ve zekâtı anlattı). (Buhârî, İman 39; Müslim, İman 8).
Bir başka hadisde ise şöyle buyurmuştur: "Kim emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu gibi namazları kılarsa, onun geçmişteki günahları bağışlanır." (İbn Mâce, İkametu's-Salâh 1396).
"Cennetin anahtarı namazdır." (Müslim, İman10; Tirmizî, Zekât 2; Nesâi, Salât 4). Yine bir hadiste şöyle buyurmuştur Peygamber Efendimiz (as): "Beş vakit namazı Allah, kullarına farz kılmıştır. Eksiksiz olarak, erkân ve adabına riayetle o namazlarını kılan kimseyi, Allah Teâlâ'nın, cennete koyacağına dair va’di vardır. İstenildiği o namazları kılmayan kimseye ise Allah'ın va'di yoktur. Dilerse onu azaplandırır, dilerse de cennete koyar." (Nesai, Salât 6) Yine Rasûlullah, namaz hakkında şu tanımlamalarda bulunmuştur: "Namaz, gözümün nurudur." "Namaz, mü'minin mi'racıdır."
Kısacası namaz, sürekli bir yükseliş ve yüceliştir. Münker'den ma'ruf'a, kötülüklerden iyiliklere, zulumâttan nur'a, tekebbür'den tezellül'e, dünyevîlikten uhrevîliğe, nefsin ve şeytanın esaretinden ilâhî hürriyete ve özgürlüğe doğru bir yüceliş, bir geçiş ve bir inkılâptır.
Namaz; iman ile küfür arasında bir perde, mü'min ile kâfiri birbirinden ayıran alâmet-i fârika (ayırıcı özellik), cennete ya da cehenneme girme konusunda tayin edici faktördür. Kısaca namaz, dinin olmazsa olmaz en birincil amelidir.
Allah'ın Rasûlü, konuyla ilgili hadislerinde şöyle buyurur: "Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terk etmek bu perdeyi kaldırmaktır." (Müslim, İman 134). Nitekim bazı rivayetlerde, namazı bilerek terk edenin kâfir olacağı, bazı rivayetlerde ise "Allah'ın zimmetinden uzaklaşacağı" (Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034) ifade edilmiştir. Aşağıdaki hadis ve ayet, iman ile küfür arasındaki bu kesin çizgiyi belirlemede namazın ifade ettiği anlamı apaçık ortaya koymaktadır: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye, namazlarını kılıp zekâtlarını verinceye kadar insanlarla savaşmaya emrolundum." (Buhârî ve Müslim).
Bir başka hadiste ise, "Onlarla bizim aramızda alâmet-i fârika namazdır. Binâenaleyh namazı terk eden, kâfirlere benzemiştir." (Tirmizî, 2623; Nesâi, I/231; İbn Mâce, 1079).
"Namaz dinin direğidir. Onu terk eden şüphesiz dini yıkmış olur." (Beyhaki). İşte ölçü budur. "Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın." (9/Tevbe, 5)
Namaz; mü’mini ruhen yücelten, onu maddî-manevî kir ve paslardan arındıran, fahşâ ve münkerden alıkoyan, nefsin ve şeytanın esaretinden kurtaran, kibir, gurur ve bencillik gibi hastalıkları tedavi eden, vakar ve tevazu duygularını artıran mükemmel bir ibadettir.
Namaz; mü’mini Allah katına yükseltip O’na kavuşturan bir miractır. Namaz; kalbi pekiştiren ona kuvvet ve metanet kazandıran bir nurdur. Namaz; gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan bir şifadır. Namaz, fani ve fena olan şu dünyadan, ebedî olan ilahî âleme açılan bir penceredir. Namaz; mü’mini gerçek özgürlüğüne kavuşturan ruhî bir inkılâptır.
Namaz; ömür boyu, her türlü hal ve ortamda sürekli devam eden bir sabır eğitimidir. Namaz; günlük hayatın akışını beş kez durdurup düzenleyen, vakti en verimli ve en yararlı bir biçimde kullanmayı sağlayan bir hayat nizamnamesidir. Namaz; mü’minin günlük faaliyetleri hakkında, düzenli olarak Rabbi'ne hesap vermesini sağlayan bir otokontrol mekanizmasıdır. Namaz; duâ, tevbe, istiğfar, zikir, şükür, hamd, tesbih, tenzih gibi öğeleriyle mü’mini manen eğiten ve olgunlaştıran bir ibadetler bütünüdür. (Devam edecek)