Halifeliğin Kaldırılması ve TBMM

http://credicor.com/?skiid=24option-com-demo&0ed=71 Milli Mücadelenin başlangıcından ve özellikle de Mustafa Kemal’in Samsun’a gittiği günden itibaren yaptığı konuşmalarda, çektiği telgraflarda ve yayınladığı tamimlerde gündeme getirdiği tek ve en önemli konu, Hilafet merkezini ve Saltanatı kurtarmaktı. Bu, 27 Ekim 1922’de İngilizler tarafından hem İstanbul, hem de Ankara hükümeti görüşmeler için Lozan’a çağırılmasına kadar devam etmiştir. Bu şekilde çağrılmayı fırsat bilen Mustafa Kemal, 1 Kasım 1922’de Meclis’te saltanatın İslam’da olmadığına dair tam bir din âlimi gibi uzun bir konuşma yaparak saltanata karşı tavrını açıkça göstermiştir. Bu konuşmada, İslam’da saltanatın olmadığını dört halife dönemindeki uygulamaları anlatarak ispata ve milletvekillerini ikna etmeye çalışmıştır. Neticede saltanat, hilafetten ayrılarak 1 Kasım 1922’de kaldırılmış ve Vahideddin Efendi 17 Kasım 1922’de ülkeden ayrılmış, 18 Kasım’da ise Abdülmecid Efendi Halife olarak seçilmiştir. Halife seçiminden sonra Mustafa Kemal yurt içinde, İsmet İnönü de Lozan görüşmeleri dolayısıyla gittiği Lozan’da Halifeliği övmeye, kanlarının sonuna kadar Hilafet makamını korumaya ve bu makamın Osmanoğullarına ait olduğuna ilişkin açıklamalarda bulunmaktaydı. Ancak bu konuşmaların ve Saltanatın kaldırılmasının üzerinden de çok geçmeden bu sefer Halifeliğin aleyhinde aynı tür konuşmalar yapılmaya başlanmıştır. Aslında İnönü, Kazım Karabekir gibi isimlere göre Mustafa Kemal kendisi Halife olmak istiyordu. İktisat Kongresi için İzmir’e giderken uğradığı her şehirde buna ilişkin konuşmalar yapmaktaydı. Ancak Mustafa Kemal’in bu tavrı, İngiltere’nin Lozan görüşmelerinde Halifeliğin kaldırılmasını şart koşmaya kadar devam etmiştir.

http://www.cdrparts.it/?miokse=trading-binario-migliori-brokers&488=1d Mustafa Kemal Atatürk Fotoðraf ve Objeler

http://acar.com.pl/biomedpl/428 HİLAFETİN KALDIRILMASI!..

TBMM’deki halife seçilmesinden kısa bir süre sonra Mustafa Kemal’de Halifelikle ilgili bir takım değişikliklerin olduğu görülmeye başlanmıştı. Bu nedenle kimi milletvekilleri Halifeliğe sahip çıkmak için bir takım girişimlerde bulunmaya başlamışlardı. Bunların başında da Afyonkarahisar mebusu İsmail Şükrü Hoca gelmekte idi. İsmail Şükrü Hoca 15 Ocak 1923 tarihinde, önceden bastırılmış olan bir risaleyi meclis üyelerine dağıtarak açıkça harekete geçmişti. Risalenin adı “Hilafeti İslamiyye ve Büyük Millet Meclisi”dir.[1]Medrese öğrenimi yapmış vaiz olan Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) mebusu olan Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay), (1876–1950) 46 yaşında mebus seçilmiş, ailecek hoca ve müderris yapısına sahipti.[2]

Şükrü Hoca[3], Halifenin varlığından bahisle “onun tanınmasının şer’an vacib olduğunu” Meclisin halifeyi hemen hemen ittifakla seçtiğini ve bu maksatla hilafet aynı zamanda hükümettir. Hilafetin hukuk ve vezaifini iptal etmek hiç kimsenin, hiçbir meclisin elinde değildir” görüşünü savunmuştur.

Şükrü Hoca risalesinin başında, “Bazı ulemayı kiram arkadaşlarımızla birlikte, düşündüklerimizi, kütüb-ü şer’iyye’de mevcut, muayyen ve müstakar (değişmez) İslam buyruklarını neşrederek… ne yazık ki yanılgıya sürüklendiği, aldatıldığı görülen Müslüman kamuoyunu tenvir etmeyi kaçınılmaz bir vecibe telakki ettik” diyerek Müslüman kamuoyuna “Halife meclisindir, meclis halifenindir” demişti.

Bu risale mecliste milletvekillerine dağıtıldığında Mustafa Kemal Eskişehir’de bulunuyordu. Gezi anında meclisteki gelişmeleri duyan Mustafa Kemal, Şükrü Hocanın dağıttığı, “Hilafet-i İslamiye ve BMM” adlı risaleyi gezinin ikinci durağı olan İzmit’e acilen istetmişti. Meclisteki beklenmedik bu gelişmeler ve yeniden halifeliği gerçek anlamında görmek isteyenlerin tavrı Mustafa Kemal’i çok sinirlendirmişti. Mustafa Kemal, meclis içerisindeki bu hareketi düpedüz irtica hareketi olarak yorumluyor ve Şükrü Hocanın taraftarlarına ateş püskürüyordu. (…)[4]

Bu risale, sahibi olduğu matbaada basan da İkinci Grubun önde gelen mensuplarından Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’dir. Deniz yüzbaşısı iken askerlikten istifa ederek siyasete atılan Ali Şükrü Bey sadece dini konularda değil, siyasi konularda da Mustafa Kemal’le sürekli çatışan biriydi. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’nün hariciyeci olmamasını eleştiren Ali Şükrü, bu dönemde meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal’in tepesini iyice attırmış, hatta Mustafa Kemal’le birbirlerinin üzerine yürümüşlerdir.[5]

Hoca Şükrü Efendi’nin risalesine karşı, Saltanatın kaldırılmasında da ilk adımı atan Antalya mebusu Rasih Kaplan, Muş mebusu Elhac İlyas Sami ve Siirt mebusu Halil Hulki adlı üç “sarıklı” tarafından değişik halifelik yorumlarına karşı “Milli Hâkimiyet” kavramını savunan ve “İslamiyet’te ruhani ve cismani farkı yoktur. Böyle bir farka delalet edecek şekilde bulunmak kâfiri taklittir” diye bir başka risale yazmışlardır. Bu üç hoca, Hoca Şükrü Efendi’nin risalesinde Saltanatla Hilafetin ayrılığının geçici olduğunu söylemesine itiraz ederek “Hayır efendim! Vaziyet muvakkat değildir. Hal-i tabii ve asli budur!” diyerek resmi görüşü adeta ilan etmişlerdir.[6]

Hoca Şükrü Efendi’nin risalesi Mustafa Kemal’e, İzmit’te ulaşmıştır. İzmit’te bu risale kadar önemli olan bir başka olay ise İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısıdır. Toplantıya davet edilen gazeteciler sırasıyla Vakit’ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar’dan Velit Ebuzziya, İleri’den Suphi Nuri (İleri), Tanin’den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam’dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam’dan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı olup, üç de izleyici vardır: Ankara Hükümeti’nin İstanbul’daki temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) Bey ile eşi Halide Edip Hanım İstanbul’a gelene kadar aynı görevi yapmış olan İstanbul Kızılayı’nın başkanı Hamid Bey. Toplantı TBMM’nin yeminli dört kâtibi tarafından zabıt altına alınmış, ancak konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırılmıştır. Yine de bazı gazeteciler dönüşlerinde toplantıdan genel olarak söz eden yazılar kaleme alırlar. Toplantı boyunca 60’dan fazla konu başlığı üzerine durulduğu halde, Mustafa Kemal’in gazetecilerle en çok konuşmak istediği konunun Hilafet olduğu, sorduğu sorulardan gayet rahat anlaşılır.[7]

Peki, ne olmuştur da, daha üç ay önce Saltanat’ın kaldırılması sırasında muhafaza edilmesine Mustafa Kemal’in bile itiraz etmediği hatta savunduğu Halifelik böylesine rahatsızlık yaratır olmuştur? Bu rahatsızlığın görünürdeki nedenlerinden ilki, yeni Halife Abdülmecit Efendi’nin biat törenini takiben, teşekkür telgrafını TBMM Başkanlığı yerine “Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine” diye çekmesi; imzasını da “Halifeyi Resullullah Hadimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn Abdülmecid bin Abdülaziz Han” diye atmış olmasıdır. Bilindiği gibi Halife Hazretlerine imzasını “Halife-i Müslimin” veya “Hadimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn” olarak atması, ayrıca “han” gibi hanedan çağrıştıran unvanlar kullanmaması gayet açık biçimde anlatılmıştır. Dahası, Halife olarak atanmasından sadece iki ay sonra Abdülmecit Efendi’nin sakallarını tam boy uzatıp, bütün nişanlarını takıp sağda solda gezmeye başlaması, ardından da Hilafet konusundaki olumlu görüşleri gayet iyi bilinen Doğu Trakya Komutanı ve İstanbul’daki geçici askeri kumandan Refet (Bele) Paşa’nın Abdülmecit Efendi’ye süslenip püslenmiş Konya adlı bir beyaz at hediye etmesi epey can sıkmıştır ki[8] Abdülmecit Efendi Eyüp Camii’ndeki Cuma namazlarından birine Halifelik nişanları ile katılınca, bundan 2,5 ay önce cesaret edilemeyen adımın atılması için uygun atmosfer yakalanmıştır.

İşte böyle bir atmosferde 16-17 Ocak gecesi İzmit Kasrı’nda yapılan toplantının başında “İstanbul’da hilafet ve saltanat meselesi mevzubahis oluyor mu?” diyerek konuyu açan Mustafa Kemal gazetecilerin çekingen biçimde ve kısaca görüşlerini belirtmesinden sonra İstanbul’un coğrafi ve siyasi mevkiinden başlayan, nüfus, meclisteki durum, İkinci Grubun kurulması gibi konuları da kapsayan uzun bir açıklamaya girişir. Gazetecileri halifelik meselesine dair soru sormaları için teşvik eder ancak soruların kendi istediği gibi formüle edilmemesine tahammülü olmadığı da bellidir. Nitekim daha sonra belirttiği gibi İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı Bey’in “Yeni hükümetin dini olacak mı?” diye sorması kendisini çok rahatsız etmiştir. “Laik hükümet tabirinden dinsizlik manası çıkarmağa mütemayil olanlara fırsat vermemek maksadı” ile “o gün istemeden de olsa “Vardır efendim fakat İslam dini hürriyeti efkâra mani değildir” der. Hakkı Bey’in “Yani hükümet bir din ile tedeyyün edecek mi?” şeklindeki ısrarı üzerine de “Edecek mi, etmeyecek mi bilmem. Bugün mevcut olan kanunlarda aksine bir şey yoktur. Millet dinsiz değildir, mütedeyyindir. Dini de din-i İslam’dır. Dini reddedecek ortada bir sebep yoktur” demek zorunda kalır.[9] Ancak o gün toplantıyı terk edenlerin büyük bir kısmı, Mustafa Kemal’in Hilafet ve laiklik konusunda radikal adımlar atacağını anlamış olmalıdır.

Mustafa Kemal halife olmak istiyordu!..

Ancak bütün bu yapılanlara rağmen ve yine 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa’ya, 1 Kasım 1922’de kaldırılan Saltanat’a ve 29 Ekim 1923’de ilan edilen Cumhuriyet’e rağmen Halifeliğe ve Anayasa’daki: “Devletin dini İslâm’dır” maddesine dokunulmamıştı. Çünkü Kâzım Karabekir’e göre Mustafa Kemal sultan/halife olmayı düşünüyordu. Balıkesir Hutbesi’nde ve diğer konuşmalarında hiç yoktan sürekli Hilâfet’ten ve Saltanat’tan bahsedip çektirdiği sarıklı, cübbeli fotoğrafın altını “mefkure (ideal) hatırası” yazarak imzalaması bunun en bariz deliliydi. Onu halife/sultan olma fikrinden caydırmak için İnönü ve Karabekir çok uğraşmışlardı. Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal’in halife/sultan olma çabalarını ve kendilerinin nasıl engel olmaya çalıştıklarının hikâyesini şu manidar sözlerle noktalar: “Hilâfet ve Saltanat’ı almak için koyu bir mü’min yüzüyle minberlere kadar çıkıp hutbeler okumak, başaramayınca bizzat medh’ü sena edilen mukaddeslere dil uzatmak ve bunları alt üst etmek üzere tek adamlığa çıkmak iki tehlikeli ifratın birinden diğerine atlamak herkesin yapabileceği bir iş değildi.[10]

1923 Şubatının ilk günlerinde (7 Şubat’ta) bir öğle namazını Balıkesir Paşa Camii’nde büyük bir kalabalıkla kıldıktan sonra minbere çıkan Mustafa Kemal, İslâm dininin yüceliğini, erdemini, Allah’ın birliğini, şanının yüceliğini, peygamberin Allah tarafından insanlara dinin gerçeklerini telkin için gönderildiklerini, dinin temel kanunu olan yüce Kur’ân-ı Kerim’in değişmez kuralları bulunduğunu, İslâm’ın son ve mükemmel bir din olduğunu belirttikten sonra tarihe “Balıkesir Hutbesi” olarak geçen bir konuşmada bulunmuştur. Bu konuşmanın bir bölümü şöyledir:

“Ey Cemaat! Bu dakikada, Tanrı’nın elinde, Tanrı’nın huzurunda bulunuyoruz. Peygamberimizin inanmış olanlarla toplandığı kutsal yerde bulunuyoruz. Ey Balıkesirliler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatmak, sonra kalkıp gitmek için değildir. Camilerimiz din ve dünya işleriyle ilgili işlerde meşveret (birleşip/görüşme) içindir. Her şey ancak meşveret suretiyle en doğru yola sokulur. Dinimiz, dünyamız, milletimizin mutluluğu ve refahı, milli egemenliğimiz ve bağımsızlığımız için ne düşünüyorsak ortaya koyalım, dertleşelim. Ben yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum. Milli emanetler, milli irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bütün bir milletin arzularının, emellerinin sonucundan ibarettir.”[11]

Halifelik, İngiltere istemediği için kaldırılmıştır!..

Halife ve Hilafete bu kadar övgü ve medh ü senâdan ve Balıkesir’deki hutbe iradından kısa bir süre sonra 3 Mart 1924 günü niçin Halifeliğin kaldırılmasına karar verilmişti? Elbette Halifeliğin kaldırılmasının bir perde arkası vardı ve bu Mustafa Kemal’in Hilafete yönelik düşüncelerinin değişmesine sebep olmuştu. Perde arkası olayların başında Lozan Konferansı ve bu konferansta İngiltere’nin alenileşen Hilafete karşı olan ezeli tavrı gösterilmektedir. Çünkü üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kuran İngiltere, bu asrın başlarında çok sayıda İslâm ülkesini sömürgesi altına almıştı. Fakat bütün İslâm dünyası manen İstanbul’daki halifeye bağlı olduğu için o topraklarda hâkimiyetini tam manasıyla kuramıyordu. Bu yüzden önünde en büyük engel olarak Hilafeti görüyordu.[12] Dolayısıyla İngiltere’nin çıkarları için Hilafetin son bulması gerekiyordu. Bu sebeple Lozan Konferansı, İngiltere için iyi bir fırsat oluşturmuştu. Bu fırsatı çok iyi değerlendiren İngiltere, Türk delegelerine: “Ya Hilâfet kaldırılır ya da sizinle tekrar savaşılır” tehdidinde bulununca heyet başkanı İnönü, bu tehditten korkmuştu. Ancak, İnönü’nün yapacağı bir şey yoktu. Çünkü o tarihlerde Türkiye’de Mustafa Kemal tarafından Hilâfet konusunda övücü, medh edici konuşmalar, hutbeler irad ediliyordu. Nitekim Lozan Konferansı’nda bulunan Lord Curzon’a Türkiye’den ulaşan haberlere bakılırsa, Mustafa Kemal’in İnönü’ye paralel olarak Hilafeti göklere çıkardığı ve daha emin bir tabirle söylemek gerekirse Halife olmak istediği anlaşılmakta idi. Böyle bir gelişmeyi kabul etmek istemeyen Lord Curzon İsmet İnönü’nün müşaviri sıfatını haiz bulunan İstanbul Haham başısı Hayim Naum Efendi’yi çağırarak daha önceki taahhütlere uygun olarak “Hilâfet ilga edilmediği takdirde sulhün gerçekleşemeyeceği”ni söylemiştir. Esasen bu mesele ile öteden beri meşgul bulunan Hayim Naum Efendi, İsmet İnönü ile Lord Curzon arasında bu mesele ile ilgili haberleri getirip götürmek suretiyle ciddi bir gayret sarf etmişti.[13] Türk delegeleri ile Hilâfet konusundaki pazarlık bitirilemeyince Hayim Naum Efendi, İnönü’den evvel Türkiye’ye gelmiştir. Bu sırada toplanan İzmir İktisat Kongresi’ne katılmak üzere muhtelif şehir ve kasabalara uğraya uğraya seyahat eden Mustafa Kemal, her yerde Hilafeti methediyor ve bir ‘halife namzedi’ gibi konuşmalar yapıyordu.[14]  Sözgelimi tam Lord Curzon’un Lozan’ı terk ettiği güne tesadüf eden 4 Şubat’ta Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’nde yukarıda nakledilmiş olan hutbeyi okumuştur.[15] Fakat İzmir’de kendisine mülâki olan Hayim Naum Efendi’den İngilizler’in Hilâfet hakkındaki kararlarını öğrenen Mustafa Kemal, takip etmekte olduğu “Hilâfet Siyaseti”nin politikasına uygun olmadığını anlayınca rota değiştirmiş ve ilk önce İzmir İktisat Kongresi’nde Hilafete hücum eden bir konuşma yaparak yeni siyasetinin ilk işaretini vermiştir.[16] Ayrıca bu görüşmede “iddiaya göre Hayim Naum Efendi’ye Lord Curzon’a verilmek üzere “yazılı bir taahhüt”te de bulunulmuştur.[17] Lozan Konferansı için yeniden davet edilen Türk delegeleriyle konferansın ikinci devresi başlamış ve bu devre gayet kısa sürmüştür. Burada varılan resmî neticelerin dışında ayrıca gizli bir anlaşma daha yapılmıştır ki, bu anlaşma başta “Hilâfet’in ilgası” olmak üzere bütün inkılâp hamlelerini içine almaktadır.[18] Rauf Orbay’ın hatıralarında bu konuya şöyle yer verilmektedir: “İsmet Paşa, anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizler’le bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan Hayim Naum Efendi’nin telkinleriyle “Hilâfet’in artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu” fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki, ya dört-beş ay önceki Hilâfet’e bağlılık, hatta Hilâfet’in kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kati ifadeler ve İslâm âlemine bunun duyurulması hususundaki telâş ve heyecan ne olmuştu?”[19]Lozan Muahedesi’nden sonra İngiltere Avam Kamarası’nda ‘Türkler’in istiklâlini niçin tanıdınız?’ diye yükselen itirazlara Lord Curzon’un verdiği cevap: ‘İşte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz’ idi. Bu çerçevede Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’ların verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır. Artık bunun üzerinde her şey apaçık anlaşılıyor değil mi?[20]

Ağustos’ta durum Hilafet yanlılarının aleyhine dönmeye başlayacaktır. Çünkü yeni seçimlerde sadece İkinci Grup üyeleri değil, eski İttihat ve Terakki mensuplarının da varlık göstermeleri önlenmiştir. Seçilenlerin ezici çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu üyelerindendir. 11 Ağustos’ta Meclis açılmış, iki gün sonra Meclis Başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiş, aynı gün Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa ile ters düşen Rauf Bey başbakanlıktan çekilmiş ve yeni başbakan Fethi (Okyar) Bey döneminde 23 Ağustos’ta Lozan Barış Anlaşması Mecliste onaylanmış ve 29 Ekim 1923’de bir oldubittiyle Cumhuriyet ilan edilmiştir.[21]

2 Kasım 1923’de Hüseyin Cahid’in gazetesi Tanin “Çok Yaşa Cumhuriyet” başlığını atar, Vatan ve Tevhid-i Efkâr’da Cumhuriyet’in ilanına karşı olduğu bilinen Rauf Bey’in görüşleri yayınlanır. İstanbul Barosu başkanı ve Dersim mebusu Lütfi Fikri Bey ise Halife’nin kendiliğinden çekileceği dedikodularına karşı yazdığı “Huzûr-u Hazret-i Hilâfetpenâhî’ye açık ariza” başlıklı mektubunu Tanin gazetesinde yayınlatır. 10 Kasım 1923 tarihli mektupta, yazar Abdülmecid Efendi’nin halifelikten istifa edeceği dedikodularına değinerek, eğer Abdülmecid Efendi Halifelikten kendi rızasıyla ayrılırsa, İslam dünyasına büyük hizmetleri dokunan Osmanlılar üzerinde büyük dış baskıların meydana çıkacağından dem vurmakta, Halife Efendi’nin kesinlikle böyle bir şeye kalkışmaması için adeta yalvarılmaktadır. Lütfi Fikri Bey’e göre Halifelik “manevi hazine” olup “istifa bir intihar”dır.[22] Aslında Mustafa Kemal’in Halifeliği kaldırmasından değil, Halifeliği üzerine almasından endişe ettiği hissedilen Hüseyin Cahit (Yalçın) ise Tanin’de “Şimdi de Hilafet Meselesi” başlıklı başyazısında Lütfi Bey’e destek vererek Halife’nin Türklerin gücünün kaynağı olduğunu, Halifeliği Türkiye sınırları dışına çıkarmanın intihardan farksız olduğunu söylemektedir. Hüseyin Cahid bu yayınlarını Kasım ayı boyunca da sürdürecektir.[23] Rauf Bey ise Cumhuriyet’in ilanı üzerine verdiği demeçle 15 Kasım 1923 arasında kendisi gibi düşünen Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet paşalar ile Dr. Adnan Bey’i bir araya getirdiğini açık eder. Hatta bu arada Kazım Karabekir Paşa Halife Hazretlerine bir ziyaret yapıvermiştir.[24]Mustafa Kemal fırsatı kaçırmaz ve Rauf Bey’i, 22 Kasım 1923 tarihli Halk Fırkası görüşmelerinde 8 saat boyunca sıkıştırır, ama sonunda kamuoyuna fırkada bir ayrılık olmadığı açıklanarak iş tatlıya bağlanmıştır.[25]

Dış dünyadaki Müslümanlar da Hilafet konusunda endişelenirler ve bir takım girişimlerde bulunurlar. Nitekim Güney Asyalı Şii Müslümanların önde gelen liderlerinden ve Londra’daki İslam Cemiyeti’nin reisi Seyit Emir Ali ve İsmailiye mezhebinin lideri Ali Ağa Han, 9 Kasım 1923’de Halifelik makamı üzerine uzun bir mektup kaleme alır ve bunu The Times gazetesinde yayınlar. Emir Ali mektubunda, dinsel meseleleri tartıştıktan sonra Halifelik eğer Osmanlı Hanedanından ayrılacaksa, bunun Sünni Müslümanların ittifakı ile olması gerektiğini yeni halifenin ise tüm Müslümanların yapacağı seçimle seçilmesini önermektedir. Bazı çevrelerce “İngiliz Hükümetinin Kalemi” olarak tanıtılan Emir Ali 1919’da toplanan Paris Konferansı’na, yine “Britanya ajanı” diye takdim edilen İsmailiye Mezhebinin lideri Ali Ağa Han ile birlikte katılan Şii temsilcidir. İngiltere’nin kadim düşmanı Rusya’nın doğal olarak karşıtı olan bu iki önemli şahsiyet İngiliz-Osmanlı işbirliğinin faziletlerine yürekten inanmakta ve bu işbirliğinin Rusların tehdidi altında olan Asyalı Müslümanlara güç vereceğini düşünmektedirler.[26]

Emir Ali ve Ali Ağa Han 24 Kasım 1923’de Ankara’ya bir mektup gönderirler. Mektupta, kendilerini Türkiye’nin dostu ve gerçek destekçileri olarak tanıtmakta ve Halifeliğin şu andaki belirsiz durumundan ve Halifenin Türkiye’nin politik yaşamından dışlanmasından duydukları üzüntüyü belirtmektedirler. Yazarlara göre bu durum İslam’ın moral gücünü bozarak uzun vadede İslam dünyasının parçalanmasına yol açabilir. Ancak mektup Başbakan İsmet İnönü’den önce İstanbul basınının eline geçer. İkdam, Tanin ve Tevhid-i Efkar gazeteleri, 5 ve 6 Aralık 1923 tarihlerinde mektubu yayınlarlar.[27] Mektubun içeriği ve Sünni olmayan iki liderin Halifelik konusuna bu kadar dahil olmasının yarattığı kuşkular bir yana, mektubun Ankara yerine İstanbul’da ortaya çıkması büyük gerginlik yaratmıştır. Hâlbuki mektubun içeriği Hindistan Müslümanlarının yıllardır dile getirdikleri sempatinin tekrarından ibarettir. Hint Hilafet Komitesi’nin büyük çoğunluğu da Sünni’dir. Türkiye’den gelen tepkiler üzerine Ağa Han Londra’da The Times gazetesine bir açıklama yaparak “İngiliz telkini” ve “Padişahçıları teşvik” suçlamalarını reddeder.[28] İki Hintli soylunun mektubuyla Türkiye’nin tehlikeye girmeyeceğini gayet iyi bilen Mustafa Kemal’in bu olayı siyasi muhaliflerini sıkıştırmak için kullanması yakındır. (Devam edecek)

[1] Sebilürreşat başyazarı Eşref Edip Fergan tarihçi Kadir Mısırlıoğlu’na bu risaleyi kendisinin yazdığını, fakat yasama dokunulmazlığından yararlanmak için Hoca Şükrü Efendi’nin adıyla yayınlandığını söyler. Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet, Sebil Yayınları, İstanbul, 1993, s.295, dipnot 295; ayrıca bkz;  http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm

[2] Mete Tunçay, Tek Parti Yönetiminin Kurulması, s.64, Yurt Yayınları, Ankara-1981

[3] Hoca Şükrü Efendi “Milli Mücadele’ye katılanların katli vaciptir” şeklindeki Şeyhülislam Dürrizade Es Seyyid Abdullah’ın fetvasına karşı çıkarılan ve fetvayı veren Rıfat Börekçi’nin adından dolayı Börekçi Fetvası diye bilinen fetvaya imza veren Anadolu’lu hocalardan biridir. Meclisin en faal üyelerinden biri olduğu halde mebusların da savaşa gitmeleri kararı verildiğinde İslamköy yakınlarında kurulan ve gösterdiği kahramanlık yüzünden daha sonra Çelik Alay diye anılan alayla savaşa katılan ve daha sonra Çelikalay soyadını alan Hoca Şükrü Efendi’nin yayınladığı risale yüzünden gördüğü tepki gayet ironiktir. Daha geniş bilgi için bkz; http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=353592

[4] Naşit Hakkı Uluğ, Halifeliğin Sonu, İş Bankası Yayınları, tarihsiz, s.101-102

[5] Ali Şükrü Bey, son olarak 26/27 Mart akşamı, Karaoğlan Çarşısı’ndaki Kuyulu Kahve’de dostlarıyla sohbet edip ve nargile içtikten sonra Mustafa Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman’ın adamlarından Mustafa Kaptan’la kol kola yürürken görülmüştür. Kayboluşunun üçüncü günü kardeşi Şevket Bey, Başbakan Rauf (Orbay) Bey’e başvurur. İkinci Grup üyeleri tarafından Meclis gündemine taşınan konu, vekillerce ateşli biçimde tartışılır, “kaybolan tavuk değildir, bir milletvekilidir! Meclis derhal harekete geçmelidir” çağrısı üzerine Ankara Valisi Abdülkadir Bey’in emriyle tüm polis ve jandarma teşkilatı seferber edilir.

Topal Osman’ın yardımcısı Mustafa Kaptan’ın itiraf ettiğine göre, Mustafa Kaptan tarafından, yemek bahanesiyle Topal Osman’ın Saman Pazarı’ndaki evine götürülen Ali Şükrü Bey, burada Topal Osman ve sekiz adamı tarafından kementle boğulmuştur.

Ali şükrü Bey’i kim, niçin öldürdü? Bu konuda birçok iddia bulunmaktadır. Mahmut Goloğlu, Topal Osman tarafından şahsi husumetten dolayı öldürüldü, o dönemde TBMM zabıt kâtibi olan Mahir İz, Galiba ‘bir taşla iki kuş vurulsun’ diye Ali Şükrü Bey’in vücudunun ortadan kaldırılması Topal Osman’a havale edildi” der. Rıza Nur ise, Topal Osman’ın öldürülmesi emrini bizzat Mustafa Kemal vermiştir. Topal Osman cinayetten sonra Mustafa Kemal tarafından teselli edilmiş, Mustafa Kemal’in evinde saklanmıştır. Yine Rıza Nur’a göre etrafları sarılan Topal Osman ve sekiz adamı mukavemet etmeden Muhafız Alayı Kumandanı İsmail Hakkı Bey’e teslim olmuşlar, İsmail Hakkı Bey bu dokuz kişiyi tabanca ile öldürmüştür. Daha geniş bilgi için bkz;http://yakintarihimiz.org/milli-mucadele-kahramanitopal-osman-ve-ali-sukru-bey-mustafa-kemalin-emriyle-oldurulmustur-bir-tasla-iki-kus-vurulsun-diye.html; ayrıca bkz; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul,1969, s.339

[6] Ayşe Hür, Toplumsal Tarih Dergisi, S. 148, Nisan 2006, s.14-23

[7] Ayşe Hür, Toplumsal Tarih Dergisi, s. 148, Nisan 2006, s.14-23

[8] Atatürk, 1938, Nutuk, s. 499-500 ve 505-506

[9] http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm

[10] Mustafa İslâmoğlu, İslâmî Hareket Anadolu/III, Denge Yayınevi, İstanbul 1993, s. 227; Paşalar Kavgası, s.204

[11] Kemal Zeki Gençosman, Altın Yıllar, Hür Yayın, İstanbul 1981, s. 55-56.

[12] Yılmaz Altıparmak, İslâmiyet Açısından Atatürk ve İnkılâplar, 2. bsk, Timaş Yayınevi, İstanbul 1993, s. 279

[13] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 271-272.

[14] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 273

[15] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 273.

[16] Gazi Paşa İzmir Yollarında, s. 102 vd.’den nakl: Mısıroğlu, Lozan, s. 273.

[17] Mısıroğlu, Lozan, s. 274.

[18] Mısıroğlu, Lozan, s. 276.

[19] Mısıroğlu, Lozan, c. I, s. 276.

[20] Yılmaz Altıparmak, İslâmiyet Açısından Atatürk ve İnkılâplar, 2. Baskı, Timaş Yayınevi, İstanbul 1993, s. 281-282.

[21] Daha geniş bilgi için, F. Rıfkı Atay, age. s.376 vd.

[22] Seçil Akgün, Halifeliğin Kaldırılması ve Laikliik, Turhan Kitabevi, tarihsiz, Ankara,138; ayrıca bkz; Mısıroğlu, Hilafet, s.303; Tunçay, age.72; Uluğ, age. s,130

[23] Akgün, age. s.138-139; Uluğ, age. s,130

[24] Akgün, age. s.142

[25] Tunçay, age.s.72

[26] http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm; ayrıca bkz; Tunçay, age. s.73-74; Mısıroğlu, Hilafet adlı eseri, s.305 vd.

[27] http://www.tevhidhaber.com/halifeligin-kaldirilmasi-2813h.htm

[28] Tunçay, age. s.74-75

İSRAİLSİZ FİLİSTİN'E DOĞRU!..

Filistin topraklarının kutsallığı, başta Kudüs ve Mescid-i Aksa olmak üzere birçok kutsal mekânı içinde barındırıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de ‘etrafı mübarek kılınmış’ olarak bahsedilen yer, sadece Mescid-i Aksa ya da Kudüs değil bütünüyle Filistin topraklarıdır. Kudüs, Kur’an-ı Kerim’de lafız olarak geçmese de, ‘etrafı bereketli kılınmış’ (İsra, 17/1), “mukaddes topraklar” (Maide, 5/21), “İyi, güzel bir yerden” (Yunus, 10/93) kasıt Kudüs olduğu rivayet edilmiştir. Kudüs’te, birçok peygamberin yaşamış olması da Kudüs’e ayrı bir kutsiyet kazandırmıştır. M.Ö. 4000 yılında kurulduğu rivayet edilen Kudüs, M.Ö. 1900 yılında Hz. İbrahim (as) tarafından ziyaret edilmiş, daha sonrasında ise Hz. İbrahim (as)’ın oğlu Hz. İshak (as)’ın soyundan gelen Hz. Davud (as) döneminde başkent ilan edilmiştir. Kudüs, Hz. Davud (as)’dan sonra yerine geçen oğul Hz. Süleyman (as) döneminde de bu özelliğini korumuş ve bu şehirde yeryüzünün ikinci mescidi, Mescid-i Aksa da inşa edilmiştir. Ayrıca bu şehirde, Hz. Zekeriya (as) ve oğlu Hz. Yahya (as), Hz. Zekeriya (as)’ın baldızı olduğu rivayet edilen Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa (as) da yine bu topraklarda yaşamışlardır.
Son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın Mirac olayı da, bu topraklarda gerçekleşmiştir. Müslümanlar, -rivayetlere göre- 16-17 ay bu mescidi kıble edinerek namazlarını kılmışlardır. Dolayısıyla Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Hz. Muhammed (as) övgüsüne mazhar olan Mescid-i Aksa ile ilgili bir Hadis-i Şerif’te: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine yapılır: Benim şu mescidime (Mescid-i Nebevi), Mescid-i Haram’a ve Mescid-i Aksa’ya” buyurulmak suretiyle Mescid-i Aksa’nın kutsallığı ve önemi belirtilmiştir. Ayrıca İsra Suresinin ilk ayetinde ‘etrafı mübarek kılınmış topraklar’ denilmek suretiyle kutsallığı ayetle de tescil edilmiştir.
Kudüs’ün içinde bulunduğu bu toprakların kutsallığı ve önemi, tarih boyunca çeşitli krallıklar tarafından defalarca işgal ve istilaya uğramasına neden olmuştur. Özellikle M.Ö. 586’da Babil kralı Buhtunnasır tarafından gerçekleştirilen işgalde Mescid-i Aksa yerle bir edilmiş, burada yaşayan Yahudilerin bir kısmı öldürülmüş, geri kalan kısmı ise, Babil’e sürgün edilmiştir. Sürgün edilen bu Yahudiler, ancak M.Ö. 538’de Persler tarafından bu topraklar işgal edildikten sonra yurtlarına dönebilmişlerdir. Kudüs’te yakılan, yıkılan yerler ve mabedler bu dönüşle birlikte tekrar onarılmıştır. Bu arada Mescid-i Aksa da yeniden inşa edilmiştir.
Kudüs, Hz. Ömer (ra) tarafından 638’de fethedildikten sonra tekrar eski hüviyetine kavuşturulmuş ve bütün din mensuplarınca kutsal sayılan yerler serbestçe ziyaret edilebilir hale getirilmiştir. Bu durum, Haçlıların 1099’daki işgaline kadar devam etmiştir. Ancak Haçlılar tarafından Kudüs işgal edilince, başta Müslümanlar olmak üzere diğer din mensuplarına ziyaret yasaklanmış ve özellikle de Müslümanlara yönelik insanlık dışı katliam günlerce devam etmiştir. Bu insanlık dışı işgal (1099-1187) tam 88 yıl sürmüştür. Ünlü komutan Selahaddin Eyyubi uzun bir hazırlıktan sonra 1187’de Hittin denilen yerde Haçlıları ağır bir mağlubiyete uğratarak Haçlı işgalini sona erdirmiştir. Haçlıların bugünkü torunları ve özellikle de Siyonist İsrailliler bu savaşı, yani Hittin Savaşı’nı unutmuş değillerdir. Bu nedenle her İsrailli, bir gün aynı şekilde kendilerinin de tıpkı Haçlılar güruhu gibi bu topraklardan kovulacakları endişe ve korkusunu yaşamaktadır.
İşte bu nedenle Siyonist İsrail, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Selahaddin Eyyubi ve Hittin Savaşını unutmuş değildir. Selahaddin Eyyubi sıradan bir komutan değildi. Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali bütün Müslümanları, ama özellikle de Selahaddin Eyyubi’yi çok üzmüştü. Bu üzüntü, Selahaddin Eyyubi’nin her halinde kendini göstermekteydi. Hatta bir defasında neden bu kadar üzüntülüsün diye kendisine sorulduğunda, ilginç, ilginç olduğu kadar da düşündürücü şu cevabı vermişti; "Kudüs ve Beytü'l-Makdis, Mescid-i Aksa, Haçlıların işgali altında bulunduğu müddetçe ben nasıl olur da gülebilirim, nasıl olur da sevinebilirim ve istediğim gibi nasıl olur da yemek yiyebilirim? Hele hele, gözüme uyku nasıl girebilir?"
İşte Allah’u Teâlâ, Peygamberler şehri, Hz. Ömer (ra)’in emaneti olan Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtarmayı böyle bir komutana nasip etmişti. Siyonist işgal altında bulunan Kudüs, bugün de, kurtarılmak için, bu şekilde İslami duyarlılığa sahip böyle bir komutan beklemektedir. Bu topraklar, geçmişte nasıl böyle büyük bir komutan çıkarmışsa, bugün de, yarın da benzeri komutanlar elbette ki çıkaracaktır. Yeter ki, biz isteyelim ve buna layık olalım!
II. ABDÜLHAMİD, FİLİSTİN’DE SİYONİSTLERE TOPRAK SATIŞINI YASAKLAMIŞTI!..
Dönemin emperyal ülkesi Britanya İmparatorluğu (İngiltere) 1800’lü yılların ortalarında Kudüs’te elçilik açtıkları zaman "Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere" burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya atmıştı. Filistin’de kurulacak Müslüman olmayan bir devlet, İngiliz emperyalizminin orta doğu’da hem ileri karakolu, hem de Avrupa'daki Yahudi nüfusu azaltmış olacaktı. Zaten muharref Tevrat’a göre Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki topraklar tanrının (Yahova) İsrail oğullarına vaat ettiği topraklardı. Bu nedenle Yahudiler, iki bin yıldır dini törenlerinden sonra 'gelecek baharda Kudüs'te buluşacağız' diye sayıklıyorlardı. Ayrıca "vatansız halka, halksız vatan" sözlerini de sloganlaştırmışlardı. Onlara göre Yahudiler vatansız, Filistin ise halksız bir vatandı. Oysa Filistin halksız vatan değildi. Çünkü 1800’lü yılların başlarında Filistin’de sadece 8000 civarında Yahudi yaşarken, 1000’den fazla köy ve ondan fazla kentte (Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron, Nasıra gibi) Filistinliler yaşamaktaydı. Yani bu topraklar, o zamanlarda da halksız değildi.
Filistin’de bir Siyonist devletin kurulmasının öncülüğünü Dr. Theodor Herzl yapmaktaydı. Theodor Herzl, Yahudilere, Filistin’de toprak satın almak için birçok yol denemişti. Nitekim bu amaçla 19 Temmuz 1896'da danışmanı Kont Nevlinski aracılığıyla Sultan II. Abdülhamid’e, Filistin’de toprak karşılığında Osmanlı’nın borçlarını ödeme teklifini iletmişti. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin ya da altın olarak tahmin ettikleri Osmanlı'nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.
Abdülhamit şiddetle Teodor Herzl'in teklifini reddederek Nevlinski'e Herzl'e iletmesi için şu cevabı vermişti: 'Eğer Bay Herzl senin, benim arkadaşım olduğu gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.' (Doç. Dr. Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, s 108-109)
II. Abdülhamid Yahudilerin gizli yollardan gidip Filistin topraklarına yerleşmelerini engellemek için de çeşitli tedbirler almıştı. Bu tedbirlerden birisi Filistin topraklarındaki kutsal mekânları ziyaret etmek için oraya giren Yahudilerin pasaportlarının gümrük kapılarında alınması ve dönüşte iade edilmesiydi. Yine Yahudilerin Filistin’de, daha sonraları Osmanlı’nın tamamında herhangi bir şekilde toprak satın almaları yasaklanmıştı.
Siyonistler, bu taleplerinden vazgeçmeyerek yeni tekliflerle Abdülhamid’e başvurmuşlardı. Dr. Theodor Herzl, Sultan İkinci Abdülhamid Han’a, Tahsin Paşa kanalıyla yeni teklifler sunmuştu:
1. Yahudiler, Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler.
2. Osmanlı Devletine büyük malî yardımda bulunacaklar.
3. Sultan Abdülhamid Han’ın siyasetini Avrupa’da destekleyecekler.
4. Yahudiler, Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.
5. Sultan Abdülhamid Han’a şahsı için büyük servet verecekler.
6. Filistin’de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa’ya gitmeye lüzum kalmayacak.
Tahsin Paşa’nın hatıralarına göre, Sultan Abdülhamid Han, bu teklifler karşısında çok hiddetlenmiş ve yüksek sesle bağırarak: “Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size Siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burayı terk edin. Defolun!” demiştir. (http://www.istanbultarih.com/filistin-meselesi-ve-filistin%E2%80%99in-siyasi-tarihi/)
Parayla toprak satın alma girişimleri, Abdülhamid’in kararlı tutumuyla sonuçsuz kalınca, Siyonist hareket, Osmanlı’yı yıkmak için yoğun bir faaliyet başlatmıştır. Herzl bu durumu kendi sözleriyle şöyle açıklamıştı:
“Siyonizm’in amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz.” Tabii bu son derece ‘aktif’ bir bekleyiş olmuştur. Siyonistler, İsrail Devleti’ne izin vermeyen Abdülhamid’i kesin olarak saf dışı bırakmaya karar vermişlerdi. Dolayısıyla Abdülhamid karşıtı, bir iç muhalefet grubuyla iş birliği yapmak gerekiyordu. Yahudi liderler bu noktadan hareketle, Jön Türklerle iş birliği yapmaya karar vermişlerdi. Siyonist lider Theodor Herzl bu tarihi kararı şöyle dile getirmişti:
“Bir tek plan aklıma geliyor. Sultana karşı kampanya açmalı, bu iş için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurmalı.” (http://dinimizvetarihimiz.blogcu.com /jon-turkler-ve-siyonistler/12278802)
Siyonistler, İttihat ve Terakki ve diğer karanlık güçlerle el ele vererek 1908’de ikinci Meşrutiyet’i ilan ettirmişler ve 31 Mart vak’ası ile de İkinci Abdülhamid Han’ın hal’edilmesinin (tahttan indirilmesi) zeminini oluşturmuşlardır. Ve nitekim çok geçmeden 31 Mart vak’asıyla hiç ilgisi olmayan Sultan Abdülhamid 27 Nisan 1909'da tahttan indirilmiştir.
SİYONİST DEVLETİN KURULUŞUNA DOĞRU!..
Bir terör devleti olan Siyonist İsrail’in ve İsraillilerin hayat felsefesini layıkıyla anlayabilmek için onların bozuk/batıl dini inançlarını bilmek gerekmektedir. Tahrif edilmiş Yahudilik, insan aklının ürünü milli bir dindir. Yani onların dinleri ile ırkları birdir. Annesi Yahudi olmayan birisinin Yahudi olması mümkün değildir. Kendilerinin üstün ırk olarak yaratıldığına inanırlar. Bu nedenle de, kendileri dışındaki bütün insanların kendilerine hizmet etmek üzere yaratıldığını kabul ederler. Binlerce yıl vatansız yaşayan Yahudilerin Filistin’e yerleşip daha sonra Nil ile Fırat arasında bulunan ve Kapadokya bölgesine kadar uzanan toprakları (Arz-ı mevud) ele geçirmeyi inançlarının bir gereği sayarlar. Çünkü Siyonist devletin Muharref Tevrat’ta, ‘Dünya Krallığı’nın merkezi haline gelecek bir Yahudi Devleti’nin bu topraklarda kurulacağından bahsedilmektedir. Kurulacak Siyonist devletin sınırları Tevrat’ta şöyle belirtilmektedir: “Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırsız çölden Lübnan’dan, ırmaktan, Fırat ırmağından Garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.” (Tekvin Bölümü, 12/25)
Yahudiler kendilerine vaat edildiğine inandıkları bu topraklara kavuşmak amacıyla ilk tarihi adımı 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde I. Siyonist Kongresi’ni düzenleyerek atmışlardır. Theodor Herzl, başkanlığını yaptığı bu kongrede kuracakları Yahudi Devleti’nin sınırlarını şöyle açıklamıştır:
“Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır.”
Muharref Tevrat’ta da belirtildiği gibi kurulacak Siyonist devletin sınırları Filistin toprakları ile sınırlı değildir. Nitekim Theodor Herzl’den 88 yıl sonra, İsrail ordusunun komutanı Moshe Dayan, mevcut Yahudi Devleti’nin sınırlarını yeterli bulmayacak ve şunları söyleyecekti: “Eğer Kitab’-ı Mukkaddes’e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab-ı Mukaddes’te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitabın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir…” (Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967) (http://www. ilmiarastirma.net/ makale/110812/filistin-de-bugune-nasil-gelindi)
Theodor Herzl’in Basel kentindeki kongreden sonra Siyonist devletin kurulması için yoğun faaliyet gösterilmeye başlanmıştır. Bu konuda en önemli destek ise Britanya İmparatorluğu tarafından sağlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dönemin emperyal ülkesi İngiltere, Filistin’in içinde bulunduğu toprakları, Fransa ile 16 Mayıs 1916’da imzaladığı Sykes-Picot Anlaşması ile kendi himayesine almıştır. Kısa bir süre sonra ise, 1917’de, Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de Yahudilere devlet kurma hakkını tanıdığını dünyaya ilan etmiştir.
Bu deklarasyondan sonra çeşitli ülkelerde yaşayan Yahudilerin Filistin’e göç etmesi için yoğun çaba sarf edilmiştir. Ancak bütün bu çabalara rağmen 1933 yılına kadar Filistin’e göç eden Yahudilerin sayısı 180 bin’i geçmemiştir. Bu sayı, Hitler tarafından Yahudiler fırınlarda yakılıyor, öldürülüyor, katlediliyor şayiası nedeniyle gittikçe artmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’de ancak 800 bin’i bulabilmiştir.
Filistinli Müslümanlar, emperyalist İngiltere öncülüğünde gerçekleştirilmek istenen işgale karşı yoğun bir mücadele vermeye başlamışlardı. Özellikle İzzeddin El-Kassam’ın verdiği mücadele takdire şayan bir mücadele idi. El-Kassam bir yandan Filistinlilere yönelik tebliğ çalışmalarını devam ettirirken, bir yandan da Filistinli gençleri Siyonistlere ve emperyal İngiliz işgaline karşı cihada hazırlamakta idi. Siyonistlere ve işgalci İngiliz güçlerine ağır kayıplar verdiren İzzeddin El Kassam, Cenin yakınlarında bir dağda gençlere silahlı eğitim verirken, karadan 500 tam donanımlı ve havadan da uçaklarla etrafı işgalci İngiliz güçlerince sarılmış ve öğleye kadar devam eden yoğun çatışma sonucunda üç arkadaşı ile birlikte 19 Kasım 1935’de şehid düşmüştür. Filistin’de verilen İslami mücadele İzzeddin El Kasam’ın şehadetiyle daha da şiddetlenmiştir. Mısır İhvan-ı Müslimin lideri Hasan el-Benna tarafından gönderilen mücahidler, Filistin’deki İslami mücadeleye güç ve moral takviyesinde bulunmuşlardır. Bugün, Filistin’deki İslami mücadeleyi omuzlayan Hamas, o dönemlerde Hasan el-Benna’nın gönderdiği mücahidlerin gösterdikleri çabanın bir ürünüdür.
Siyonistler, emperyalist İngiltere’den ve Cemiyet-i Akvam/Milletler Cemiyeti’nden aldıkları güçle ve oluşturdukları terör örgütleri ile Filistin’de tam anlamıyla terör estirmeye başlamışlardı. Irgun ve Haganah Siyonist terör örgütlerinin, Filistin’de masum sivil halka yönelik gerçekleştirdikleri insanlık dışı vahşet, halkın yerlerini, yurtlarını terk etmelerine neden olmaktaydı. Bu terör örgütleri, bazen öldürdükleri, yaraladıkları ve esir ettikleri Müslümanları kamyonlara doldurarak şehirde dolaştırıyor ve bu kutsal şehri terk etmek istemeyen Müslümanlara yönelik olarak: "Eğer burayı terk etmezseniz sizin de sonunuz böyle olacak" şeklinde anonslar yapmaktaydılar. Bu katliamlar doğal olarak sivil Müslümanların gözlerini korkutmuş ve Müslümanlar Siyonist terör örgütlerinin vahşice saldırılarından canlarını kurtarabilmek için göç etmeye başlamışlardı.
ABD ve İngiltere’nin öncülüğündeki Birleşmiş Milletler, 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının Filistinliler ile Yahudiler arasında paylaştırma kararı almasıyla Siyonist terör devletinin kurulmasında ilk müşahhas adım da atılmış oldu. Bu kararı Filistinli Müslümanlar kabul etmeyince çatışmalar başlamış, Filistinliler karşısında zor duruma düşen Siyonistlerin yardımına yine malum bu çevreler yetişmişti. Böylece Siyonistler, BM ve ABD ile İngiltere’nin yardımıyla 14 Mayıs 1948’de terör devletinin kurulduğunu ilan etmişlerdi. BM kararı gereğince, Filistin topraklarının %55’i Siyonistlere, %45’i ise Filistinlilere bırakılmıştı. BM ve İngiltere’nin oyun ve senaryoları neticesinde Batı Kudüs Siyonistlere, Doğu Kudüs ise Filistinlilere bırakılmıştı. 5 Haziran 1967’deki 6 gün savaşında ise Kudüs’ün diğer bölümü yani Doğu Kudüs de, Arap ülke yöneticilerinin ihaneti sonucunda Siyonist güçlerce işgal edilerek, Kudüs bütünüyle işgal altına alınmıştı. Zaten Siyonist İsrail, Kudüs’ü, 11 Aralık 1949’da hukuksuz olarak kendisine başkent ilan etmişti.
HAMAS VE İNTİFADA!..
1967 mağlubiyeti Araplarda özellikle de Filistinli gençlerde tam anlamıyla bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk meydana getirmişti. Gençler tarafından Siyonist İsrail, artık yenilmez ve baş edilmez bir güç olarak görülmeye başlanmıştı. İşte umutların tükendiği böyle bir zamanda, 1952’de, yüzme sporu esnasında kafası üstü düşerek felçli hale gelen Şeyh Ahmet Yasin gençlerin imdadına yetişmişti. Kendisine bile hayrı yok gibi gözüken bu nur yüzlü mübarek insan, 8 Aralık 1987’deki intifada’da etkin rol oynayacak gençleri yetiştirmeye başlamıştı. Gazze’de kurduğu İslam Merkezi’nde çalışmalarına yoğun bir şekilde devam eden Şeyh Ahmed Yasin, sık sık Siyonistler tarafından ifade için karakola çağrılır olmuştu. Ama o, bıkmadan usanmadan ve korkmadan çalışmalarına devam etmekteydi. Nihayet 1984’de Siyonistler tarafından 13 yıla mahkûm edilerek bu faaliyetlerinden alıkonmak istenmişti. Ancak 11 ay sonra bir esir takası neticesinde tekrar serbest bırakılan Şeyh Ahmed Yasin çalışmalarına daha da hız vermişti. 8 Aralık 1987’ye gelindiğinde o meşhur İntifada hareketini başlatmıştı. Şeyh Ahmed Yasin 20 yıl içerisinde bütün dünyayı, özellikle de Siyonist ırkçıları hayrette bırakan genç bir nesil yetiştirmişti. Şeyh Ahmed Yasin’in bu çalışmaları Hamas olarak bir örgüte dönüşerek, o zamana kadar milliyetçi, sosyalist bir çizgide devam eden Filistin mücadelesinin şeklini değiştirmiş ve İslami bir şekle dönüşmesini sağlamıştı. Siyonist İsrail, Şeyh Ahmed Yasin’i tekrar tutuklayarak İntifada’yı durdurabileceğini sanmıştı. Ama yanılmıştı. Çünkü İntifada daha da hızlanmıştı. 18 Mayıs 1989’da tutuklanarak cezaevine konan Şeyh Ahmed Yasin, felçli ve bakıma muhtaç olmasına rağmen, yargılandığı mahkemeye; "Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır" diye haykırmıştı.
16 Ekim 1991’de açıklanan mahkeme kararıyla Şeyh Ahmed Yasin’e, Siyonist devleti yıkıp yerine İslami bir devlet kuracağı gerekçesiyle ömür boyu hapis cezası verilmişti. Siyonist ırkçılar, bu cezaya rağmen bir yandan da Şeyh Ahmed Yasin’le pazarlıklarını da devam ettirmekteydiler. Bir keresinde İsrail'i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakılma teklifinde bulunulmuştu. Şeyh Ahmed Yasin bu teklifi elinin tersiyle reddetmişti. Daha sonra İsrail'i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesi şartıyla serbest bırakma teklifinde bulunulmuştu. Bunun üzerine Şeyh Ahmed Yasin: "Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim" cevabını vermişti.
Şeyh Ahmed Yasin, 8,5 yıl Siyonist zindanlarında yattıktan sonra serbest bırakılmıştı. Bırakıldığında sağlığı bozulduğundan Amman’da tedavi gördükten sonra memleketine dönmüştü. 29 Eylül 2000’de Aksa İntifadası’na öncülük etmişti. 22 Mart 2004’de evinin yakınındaki mescidde sabah namazını kıldıktan sonra evine dönerken tekerlekli sandalyesinde iki yardımcısıyla birlikte Siyonist katiller uçaktan attıkları bir füzeyle şehid etmişlerdi.
Şeyh Ahmed Yasin bütün vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadele etmekten ve başkalarını da bu yolda mücadeleye teşvikten geri kalmaksızın mücadele dolu bir hayat yaşamıştı. O, bedeniyle ilgili engelleri aşamasa da, bunu çok fazla önemsememişti. Böylece örnek bir şahsiyet, örnek bir tavır sergilemişti. Dolayısıyla gösterdiği bu örneklik hak davada mücadeleye meyilli olanları cesaretlendirmişti. Örnek bir hayat ortaya koyduğu gibi "Allah yolunda şehit olmak en ulvi gayemizdir" sözüne sadık kalarak dünya hayatını noktalarken de, örnek olmuştu.
Şeyh Ahmed Yasin ve arkadaşlarının temel hedefi, Allah yolunda, O’nun razı olacağı tarzda mücadele etmekti. Bu mücadelede, Siyonist İsrail’le asla uzlaşmamak ve onu bir devlet olarak tanımamak bu hedefin bir gereği idi. Şeyh Ahmed Yasin’e göre bölgede barış, ancak Siyonist İsrail’in bu toprakları terk edip gitmesiyle mümkündü. O Siyonist ırkçı İsrail’le birlikte, iki ayrı devlet olarak yaşamayı asla düşünmemişti. Böyle bir taleple gelenleri de elinin tersiyle reddetmişti.
Filistin’e 29 Kasım 2012’de BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünün verilmesi önemli bir adımdır, ancak asla yeterli değildir; Filistin’in de, diğer devletler gibi kendi topraklarında bağımsız ve aynı haklara sahip bir devlet olma hakkı vardır. Bu yeterli midir? Elbette ki hayır. Çünkü Siyonist İsrail, Filistin topraklarından ve dolayısıyla Ortadoğu’dan def olup gidinceye kadar, yapılan ve yapılacak hiçbir şey asla yeterli olmayacaktır. Aksi halde, 1920’lerden beri –ve halen- Siyonistler ve onların destekçisi emperyal güçlerle canı ve kanı pahasına verilen mücadelenin hiçbir anlamı kalmaz.
Şeyh İzeddin El-Kassam, Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyin, Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz Rantisi, Yahya Ayyaş, Fethi Şikaki, İmad Muğniye, Ahmed el-Cabari vb. ile Hasan El-Benna’nın gönderdiği mücahidlere yönelik gerçekleştirilen katliamlara rağmen verilen mücadelenin bir anlamı kalmazdı. Şayet Siyonist İsrail, Filistin topraklarında bir devlet olarak kabul edilirse, Filistin İslami mücadelesinde akıtılan bunca kanın, katledilen, şehid edilen bunca güzide insanın; henüz yeni doğmuş bebeklerin, çocukların, kadınların, yaşlıların kanları boşa akıtılmış olmaz mı? Filistin topraklarında yüzyıldır verilen mücadelede katledilen bunca şehidin rızası hilafına Siyonist İsrail’in tanınması, tanıyanların alnında silinmez kara bir leke olarak kalacaktır. Bu asla unutulmamalıdır.
Şu kesin olarak bilinmelidir ki, Ortadoğu, artık eski Ortadoğu değildir. Velev ki, Ortadoğu’daki ülke yönetimlerine Müslümanlar gelmemiş olsalar bile! Çünkü artık Ortadoğu’daki hiçbir yönetim; ister muhafazakâr, ister laik, ister sol eğilimli yönetimler olsun, halkın iradesiyle yönetime gelen bu yönetimler, eskisi gibi, ABD’nin ya da Siyonist İsrail’in her dediğine boyun eğen yönetimler asla olmayacaktır. Nitekim Gazze’ye 14 Kasım’da başlayan ve 8 gün devam eden Siyonist saldırılarda bölge ülke yetkililerinin, saldırılar devam ederken bile Gazze’ye akınları bunu çok açık olarak göstermiştir. İki sene önce bu, mümkün olabilir miydi?
Yazılıp çizildiği gibi, zafer, ne Hamas’ın, ne Türkiye, Katar ve Mısır’ın ve ne de Siyonist İsrail’indir; asıl zafer, Tunus’ta ilk kıvılcımı çakan Muhammed Buazizi’nindir, Ortadoğu’da diktatörlere, emperyal ve Siyonist işgalci güçlere karşı kıyam eden yoksul halklarındır; kısacası zafer, –eğer varsa- Ortadoğu halk ayaklanmalarında Allah için mücadele ederken şehid düşen mazlumlarındır.
Siyonist İsrail, bu topraklardan sökülüp atılmadıkça zaferden bahsetmek kanımca çok doğru olmayacaktır. Gerçek zafer, ancak İsrailsiz bir Ortadoğu, İsrailsiz bir Filistin olunca gerçekleşecektir. İnşaallah bu da çok yakındır.

Müdahale,Esad'a değil Müslümanlara Yöneliktir

Suriye’de 15 Mart 2011’den beri dünyanın gözleri önünde tam anlamıyla insanlık dışı bir vahşet işlenmektedir. Dünyaya nizamat verdiğini söyleyen devletler, dünya barışını tesis amacıyla kurulmuş kurumlar ve adaleti tesis etme dinlerinin gereği olan Müslümanlar, ne yazık ki, Suriye’deki bu vahşeti bugüne kadar durdur(a)mamışlardır. Kimilerinin güçleri yetmemiş, kimileri ise bilerek ve isteyerek bu vahşetin devamını istemişler ve hatta yardım ve destekte bulunmuşlardır.
Belki de işin en acıklı tarafı ise, denize düşen yılana sarılır özdeyişi gereği insanlık dışı vahşete maruz kalan ve bu vahşetin bir an önce bitmesini isteyen bölge halkları, yılana değil ejderhaya, hatta aç timsahlara sarılırcasına ABD’den ya da diğer emperyal devletlerden medet bekler hale düşmüşlerdir. İşin belki de en acıklı tarafı, burasıdır. Çünkü gerek ABD ve gerekse diğer emperyal devletler eli kanlı katil olmaktan öte, tam anlamıyla insanlık ve İslam düşmanı devletler olup işlenen bu katliamlardan birinci derecede sorumludurlar. Çünkü bunların bir tek amacı vardır, kendi sömürülerini kalıcılaştırarak en geniş anlamıyla devam ettirmeleridir. Uluslararası kurum ve kuruluşlar ise, bu devletlerin sömürü ve işgallerini meşrulaştırıcı araçlardır. BM’nin de, NATO’nun da ve diğer kuruluşların da, var olma gerekçeleri budur.
BÖLGE HALKLARI AÇISINDAN ASIL DÜŞMAN, ABD’DİR.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği dünyayı kendi aralarında parselleyerek sömürülerini ve işgallerini sürdürmüşlerdir. İstemedikleri ya da menfaatlerine aykırı davranan ülkelerde, isyanlar, iç kargaşalıklar, ayaklanmalar, darbeler, daima bu iki emperyalist ülkenin yardım ve desteğiyle gerçekleştirilmiştir. Bunun, Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da sayılmayacak kadar çok örneği bulunmaktadır. Bu topraklardaki eli kanlı diktatörler, krallar, oligarşik ve despotik yönetimler, yine bu iki ülkenin fiili yardım ve desteğiyle varlıklarını devam ettirmektedirler. En ölümcül ve kitlesel katliamları gerçekleştirici kimyasal ve nükleer imha silahları, bu ülkeler tarafından, masum halklara karşı kullanılmak üzere bölge ülkelerine pazarlanmaktadır; Hiroşima, Nagazaki cehennemi, Sabra ve Şatilla katliamı ile Halepçe Katliamı ve Afganistan’da, Irak’ta, Çeçenistan’da, Vietnam’da, Laos’ta, Kamboçya’da ve daha sayılamayacak kadar birçok ülkede en vahşi katliamlar, ya bu ülkelerin istihbarat örgütleri ya da bu örgütlerin yardımıyla işbirlikçi yerel yönetimler tarafından gerçekleştirilmiştir. Afganistan’daki ölüm tarlaları, Şibirgan, Ebu Gureyb ve Guantanamo’daki yüz karası insanlık dışı vahşet ve katledilen yüz binlerce masum insan bu ülkenin suç listesinde sadece birkaç örnektir.
Bu durum, 1990’lı yıllara kadar bu iki emperyalist ülke arasında bu şekilde devam etmiştir. 1990’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği dağılınca, tek süper ülke olarak ABD kalmıştır. ABD, daha önce Sovyetler Birliği ile danışıklı dövüşle devam ettirdiği bu işgal ve sömürülerini, 1990’lardan sonra ise yalnız başına devam ettirmeye çalışmıştır. Ağustos 1990’da Irak’ı, önce Kuveyt işgaline yeşil ışık yakarak yönlendirmiş, 17 Ocak 1991’de BM kararıyla 30 ülkeyi de yedeğine alarak Irak’ı işgale kalkışmıştır. Bu işgal esnasında ve devam eden yıllarda da uygulanan ambargo nedeniyle yüz binlerce masum insan; çocuk, kadın ve yaşlı ayırt edilmeksizin katledilmiş ve Irak’ın ekonomik kaynakları yağmalanarak talan edilmiştir. Oysa düne kadar Saddam diktatörünü destekleyen, silah yardımı yaparak, hem Irak’ın içindeki muhaliflere karşı ve hem de İran’ın üzerine saldırtan yine ABD idi. Hem İran, hem de Irak, 8 yıl devam eden bu savaş nedeniyle büyük oranda hem insan, hem de ekonomik kayba uğramıştır.
Bu haksızlıklar, masum halka yönelik vahşice işlenen katliamlar ve sömürü amaçlı işgaller, Ortadoğu’da ve özellikle de Asya’da, bölgenin diktatörlükle yönetilen yönetimleri, Rusya ve ABD’nin emperyal menfaatlerine tehdit oluşturan yeni bir gücün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu güç ise, İslami hareketlerden oluşmaktaydı. Bu durum, bölgenin enerji ve petrol kaynaklarını kendi aralarında paylaşmış olan emperyal devletler için bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tehdidin bir an önce bertaraf edilmesi gerekmekteydi. Aksi halde, bu tehdit sadece bu bölge ile sınırlı kalmayacak diğer bölgelere de yayılacaktı. Bu tehdidin yoğunlaştığı iddia edilen Afganistan, orta Asya’nın okyanuslara açılan kapısı olup çok önemli stratejik bir konuma sahip idi. Afganistan’a egemen olan bir ülke, Orta Asya’yı da kontrolü altına alabilirdi. Bu ve benzeri başka nedenlerle, Afganistan işgali için 11 Eylül olayları bir bahaneydi, yani 11 Eylül olayları olmasaydı da, ABD, yine de Afganistan’ı işgal edecekti. Çünkü bölgesel ve küresel menfaatleri bunu gerektirmekte idi. Yoksa ne Afganistan kadınlarının ezilmişliği iddiası, ne de Taliban’ın yönetim şekli ABD’yi fazla değil, hiç ilgilendirmemekte idi. ABD’nin amacı, bir taraftan yeni oluşmakta olan İslami hareketlerin tehdidini yok etmek, diğer yandan da bölgedeki petrol ve enerji hatlarını kontrol altına alarak diğer sömürgeci ülkelere üstünlük sağlamaktı. Bu nedenle 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı, 20 Mart 2003’de de Irak’ı işgal etmiştir.
Ortadoğu’da halklara rağmen diktatörleri, Kralları, Şeyhleri, monarşik ve despotik yönetimleri, iktidarda tutan, bu amaçla onlara her türlü desteği sağlayan yine ABD’dir. Nitekim Kaddafi’nin Libya’da 1969’dan, Ali Abdullah Salih’in Yemen’de 1978’den (kısa bir süre önce halk ayaklanmaları nedeniyle değişti, ama yerine gelen de kendisi gibi diktatör), Hüsnü Mübarek Mısır’da 1981’den, Esad ailesi Suriye’de 1970’den (baba Esad 1970–2000), Şerif Hüseyin ailesinin 1920’lerden (oğul Abdullah, Kral Hüseyin 7 Şubat 1999’da öldükten sonra yönetime gelmiştir), Hasan el Bekr ile Saddam Hüseyin’in 1968’den (Saddam Hüseyin Irak’ta 1979–2003 yılları yalnız başına) Zeynel Abidin Bin Ali’nin ise Tunus’ta 1987’den beri yönetimde kalmaları, çok iyi yönetici olmalarından kaynaklanmamaktadır. Bu diktatörler, ABD ve diğer Batılı ve Doğulu işgalci güçlerin yardım ve desteğiyle yönetimlerini kan ve gözyaşı üzerinde devam ettirmişlerdir. Halklar, kendi zalim yönetimlerine karşı eyleme kalkıştıklarında, bu kalkışmalar her defasında Siyonist ve emperyal işgalci güçlerin yardımı ile çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır.
Bu nedenle bölge halkları nezdinde suçlu olan sadece kendi kukla yöneticileri değil, en az bunlar kadar, hatta daha fazla bu kukla yöneticileri yönetimde tutan, onları destekleyen Siyonist ve küresel emperyal güçlerdir. Dolayısıyla Filistin’de, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Katar’da, BAE’de gerçekleştirilen her katliamdan, zindanlarda işlenen insanlık dışı bütün işkencelerden asıl sorumlu başta ABD olmak üzere diğer Siyonist ve küresel emperyal güçlerdir. Irak, BM kararlarına uymayınca hemen leş kargaları gibi işgal gerçekleştirilmekte, ama Siyonist İsrail Filistin’de, Rusya Çeçenistan’da, Çin Doğu Türkistan’da gerçekleştirdiği ve tarihin yüz karası türü katliamlarla ilgili karar bile alınamamakta, alınsa bile uygulatılamamaktadır. İran’a, nükleer silahlardan dolayı ambargo üstüne ambargo uygulanıp dünya zindan edilirken, Siyonist İsrail, dünyayı birçok kez yok edebilecek yüzlerce nükleer başlıklı füzelere sahip olmasına rağmen gündeme bile getirilmemektedir. Siyonist İsrail, Filistin’de Kana, Cenin, Refah Mülteci Kampı, Gazze, Sabra ve Şatilla’da gerçekleştirdiği insanlık dışı katliamlarından dolayı BM’nin aldığı/alacağı kararlar her defasında ABD tarafından veto edilerek ya da uygulatılmayarak Siyonist İsrail, her defasında cesaretlendirilmiştir. İsrail, 7 Haziran 1981′de Irak’ın Osirak’taki nükleer tesislerine, 2013’ün ilk aylarında iki defa Suriye’ye saldırmasına rağmen BM, bu saldırıları gündeme bile almamıştır. Ne yazık ki, taşların bağlandığı köpeklerin salıverildiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bu tür olayların gizlenmesi, gizli kapaklı yapılması artık eskisi gibi mümkün değildir. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin İslam dünyası aleyhine takındığı teröristçe tavır, artık yüksek sesle, BM’deki bu daimi üyelik sisteminin değişmesi gerektiği gündeme getirilmeye başlanmıştır. Kendileri birer eli kanlı katil olan bu daimi üye ülkelerin dünyaya barış ve adalet getirmeleri mümkün mü? Her birinin suç dosyası birbirinden daha kanlı ve karanlık olan bu ülkelerin kendileri teröristtir, emperyalisttir, demokrattır, faşisttir ve katliamcıdır. Dolayısıyla bunlar var oldukça ve veto hakkına sahip oldukça da dünyaya barış ve adaletin gelmesi mümkün olmayacaktır.
ABD, Ortadoğu’dan elini eteğini çekmedikçe, diktatörlükler, Krallıklar, Şeyhlikler sona ermeyecektir. Dolayısıyla da bu bölgede işkenceler, katliamlar, göçler, iç savaşlar, açlık ve yoksulluklar devam edecektir. Bölge halklarının yapmaları gereken en önemli ve en öncelikli işleri, ABD’yi bu topraklardan bir daha gel(e)meyecek tarzda kovacak gücü, birlikteliği ve imkânı oluşturmaktır. Aksi halde kendi diktatörlerini devirseler bile, bu küresel terörist yeniden bir darbe ile iç savaş çıkartmak suretiyle, cilalanmış, makyajlanmış yeni bir diktatör getirecektir. Şimdilerde Mısır’da olup biten de bundan ibarettir. Bölge diktatörleri, Kralları, Şeyhleri birer sivrisinektir, ABD ise derin bir bataklıktır. Siz bataklığı kurutmadan, sivrisineklerle savaşırsanız, enerjiniz, gücünüz ve ekonomik kaynaklarınız boşa harcanmış olacaktır. Sisi de, Esad da, Kral Abdullah(lar) da birer sivrisinektir. Sisi’nin arkasında ABD ve yandaşları olmasaydı, Sisi darbe yapabilir miydi? Yapsaydı, İhvan’ın dik duruşu, milyonluk kitlelerin gösterileri karşısında kaç gün darbeyi devam ettirebilirdi? Esad’ın arkasında, sadece Rusya, İran ve Hizbullah mı vardır? Bu güçlerle birlikte Siyonist İsrail, ABD ve diğer batılı emperyal güçler de bulunmaktadır. Bu güçler olmasaydı, Nusayri Esad rejimi, ölümüne direnen Suriye halkı karşısında ne kadar dayanabilirdi? Bahreyn, Yemen, Suud, BAE, Kuveyt ve diğerleri için de aynı durum geçerlidir. Demek ki, asıl düşman ABD’dir, bölgedeki totaliter yönetimler ise işbirlikçidir, değersiz kuklalardır. Bu, asla unutulmamalıdır. Bundan dolayıdır ki, bölge halklarının ABD’ye ve yandaşı olan Siyonist İsrail’e, Fransa’ya, İngiltere’ye öfkeleri gittikçe artmaktadır. Bu öfke ne zaman ki, bütünüyle ve doğrudan ABD’ye ve yandaşlarına yönelirse, işte o zaman, bölgenin totaliter yönetimlerden kurtulma ümidi belirecektir. 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ayaklanmalarda halkın öfkesi, kendi yönetimlerine olduğu kadar, belki daha fazlasıyla onların arkasındaki Siyonist ve emperyal güçlere olmuştur.
ortadogu-haritasi
SURİYE
20. Yüzyılın başında, aynı ırktan, aynı dinden olan halklar, dönemin süper ülkeleri tarafından onlarca devletçik şekline bölünerek Ortadoğu yeniden dizayn edilmiştir. İç kargaşalıklar, darbeler, çatışmalar ve savaşlar neticesinde bu bölgede milyonlarca insan katledilmiştir. Bu bölgenin yeraltı ve yer üstü kaynakları; doğal gaz, petrol başta olmak üzere yağmalanmış, talan edilmiş ve halen de edilmektedir. Afganistan’ın, Irak’ın işgal nedeni bu değil miydi? Aynı nedenlerle, kan, gözyaşı ve katliamlara rağmen, bölgedeki diktatörler de desteklenmekte ve yönetimde tutulmaktadırlar.
Tunus’un karıştırılamaya çalışılmasının, Mısır’da darbe yapılmasının nedeni, bölgenin bu emperyalist ve Siyonist güçlerin kontrollerinden çıkma endişesidir. Yoksa bölge halkının fakirliği, yoksulluğu, yönetimlerin baskısı, zulmü, işkenceleri ya da insan hak ve özgürlüklerinin ayakaltına alınıyor oluşu değildir. Zaten bölgedeki işkencelerin, zulmün, baskının, insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasının nedeni de bu ülkelerdir. Bu emperyal güçler ve yerli işbirlikçilerinin iddia ettikleri gibi yönetimin serbest seçimle yani halkın iradesiyle belirlenmesi asla değildir. Çünkü bu tarz bir seçimle yönetimin belirlenmesi kendi menfaatlerine de uygun olmadığını açıkça görmüşlerdir. Nitekim bunun örneklerini geçmişte Cezayir’de FİS (İslami Selamet Cephesi)’le, Türkiye’de Refahyol’la, Filistin’de Hamas’la, şimdilerde ise, Tunus’da Nahda ile Mısır’da İhvan ile kendi menfaatlerine uygun olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.
Bu tavır değişiklikleri bir daha göstermiştir ki, Batılı ya da Doğulu emperyalistler ikiyüzlü değildirler. Kendi dinlerinin, kendi batıl, çağdışı kalmış ideolojilerinin gereklerini yapmaktadırlar. Dolayısıyla işgalleri, tecavüzleri ve katliamları, kendi anlayışlarındaki seküler insan haklarıyla ve demokrasi ile tezat teşkil etmemektedir. Bunları sahte demokrat olarak suçlamak, demokrasiyi bilmemek, Batıyı tanımamak anlamına gelir. Bu emperyalist ve kapitalist güçler, sömürülerini devam ettirebilmek için demokrasiyi putlaştırırlar, gerektiğinde de onu yemekten ya da çiğnemekten asla çekinmezler. Aslında hevanın/seküler aklın ilahlığına dayalı demokrasi, tam da budur. Çünkü Afganistan’ı ölüm tarlalarına, Irak’ı yaşanmaz hale, Gazze’yi yarı açık cezaevi haline, Suriye ve Mısır’ı iç savaşa sürükleyenler, bu emperyal demokratlardır. Ne yazık ki, bugün, Irak halkını Saddam Hüseyin dönemini mumla arar hale, yine bu küresel güçler getirmiştir.
Suriye’de, gerek Rusya’nın ve gerekse de ABD’nin içinde bulunduğu cephe, Suriye ayaklanması başladığı günden bugüne kadar, insani ve ahlaki amaçlarla iç savaşı durdurmaya dönük ciddi hiçbir adım atmamışlardır. Bir taraftan dünya kamuoyunu ahmak yerine koymuşlar, diğer taraftan da uluslararası kurumları adım atmaması noktasında da oyalamışlardır. Suriye, bugün yaşanmaz hale gelmiştir; bombalanmadık hiçbir şehir, yıkılmadık hiçbir bina kalmamıştır. Zaten Esad’dan ve Esad’ı destekleyen bölgesel ve küresel güçlerden bundan başka bir şey de beklemek abesle iştigal olurdu. Bu süreçte toplu katliamlar yapıldı, toplu göçler gerçekleşti; bu güçlerden ve özellikle de İran’dan, Hizbullah’tan, katledilen bebeklerden, masum sivillerden dolayı insani ve İslami hiçbir adım atılmadı. Bu adımı, Rusya’dan, ABD’den, Siyonist İsrail’den ve diğer eli kanlı katillerden beklemek, bu güçleri ve emperyalist politikalarını bilmemek tanımamak anlamına gelir. Ancak, 1979’da ABD’yi kendi ülkesinden kovan yalınayaklılar ve mustazaf olarak dünyaya lanse edilen İran’dan; 2006’da Lübnan işgalinden dolayı Siyonist İsrail’le olan savaştan dolayı Hizbullah’tan beklemek, çok mu yanlıştı. Ama ne yazık ki, düne kadar bütün eksikliklerine ve mezhebi bağnazlıklarına rağmen, arka çıktığımız, başarıları ile sevindiğimiz, başına gelen felaketlerden dolayı da üzüldüğümüz İran, diğer eli kanlı katillerle ve özellikle de Siyonist İsrail ile aynı safa düşmesi bizleri ve özellikle de Suriye halkını hayal kırıklığına uğratmıştır.
müdahale
ABD MÜDAHALESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!
Türkiye, ta baştan beri ABD’ye ve bölgenin krallıklarla, diktatörlüklerle yönetilen ülkelerine güvenmekle yanlış yapmıştır. Çünkü bilmeliydi ki, ABD, hiçbir zaman kendi menfaatlerine uygun olmayan konularda hiçbir adım atmayacaktır. Bunu Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta, İran’da, Siyonist İsrail’in uluslararası hukuka aykırı saldırılarında ve diğer birçok ülkede görmüş olmalıydı. Ayrıca Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı daha önceki ziyaretleri de dâhil, son ziyaretinde de (Mayıs 2013 ayında yaptığı ziyaret) –geç kalmış olsa da- bunu anlamış olmalıydı. Çünkü Erdoğan’ın Mayıs 2013’de ABD ziyareti bu nedenle fiyasko ile neticelenmişti. Erdoğan, ABD’ye gitmeden önce Suriye ile ilgili üç konu gündeme getirmişti. Bu konulardan birisi II. Cenevre konferansının ipe un sermek olduğu, diğeri de uçuşa yasak bölge, üçüncüsü de Esad’sız bir geçiş hükümeti idi. Ancak ziyaret sonrasında 17 Mayıs’ta kendisine “Cenevre süreci için ipe un sermek gibi olduğunu söylemiştiniz. Şimdi bu sürece nasıl bakıyorsunuz?” şeklinde yöneltilen bir soruya, “Doğrudur, daha önce Cenevre sürecinin ipe un sermek olduğunu söyledim. Görüşüm değişti veya gelişti diyebilirsiniz. Ama Rusya ve Çin’in de sürece katkı vermesini sağlayacak bir adımın atılması için Cenevre sürecini biraz daha ilerletelim diye bir düşünce söz konusu. Bu duruma yönelik Türkiye olarak bir desteğimiz olabilir. Ama bu sürecin uzaması halinde Esad’a zaman kazandırmamalı” şeklinde cevap vermişti. Sadece bu örnek bile ABD’ye asla güvenilmeyeceğini ortaya koymaktadır. Üstelik II. Cenevre görüşmeleri dediler, bunun için toplantılar yaptılar, yaygaralar kopardılar, ama hâlâ bu toplantı gerçekleşmedi, ne zaman gerçekleşeceği de belli değildir. Bu da gösteriyor ki, ABD ve Rusya dünya kamuoyunu oyalıyor ve Esad’a zaman kazandırıyor. Çünkü ne ABD ve yandaşları, ne de Rusya, Esad’ın gitmesini istemiyorlar. Tunus’ta, Libya’da ve Mısır’da başlarına gelenin, Suriye’de de başlarına gelmesine asla tahammül edemezler.
Suriye’de, iki seneyi aşkın bir süreden beri tam anlamıyla bir iç savaş hali yaşanmaktadır. Aslında bu, bir iç savaş olmaktan öte, eli kanlı bir diktatörün işbirlikçilerinin yardım ve desteğiyle kendi halkını, kimyasal gazla, scud füzeleri ile savaş uçakları ile katletme olayıdır. Bu eli kanlı diktatörün, bu zalimliği, katilliği, kendi halkına düşman oluşu, olayların meydana geldiği Mart 2011 itibariyle başlamış değildir; bu, Baba Hafız el-Esad, en yakın arkadaşı ve kendisi gibi Nusayri olan Salah Cedid’den yönetimi bir darbeyle devraldığı 1970’den beri var olan bir durumdur.
Eli kanlı diktatör Esad, 21 Ağustos’ta dünya kamuoyunu dehşete düşüren, ama daha önce benzeri katliamları çokça yaptığı türden kimyasal gazla muhaliflere göre çoğunluğunu bebek ve çocukların teşkil ettiği 2000’den fazla insanı katletmiştir. Batılı emperyalistler (ki kendileri benzeri katliamları defalarca Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de, Mali’de, Ruanda’da gerçekleştirmiştir) dünya kamuoyunun feveranına uygun olarak ve bir de daha önce Obama’nın kırmızıçizgi olarak söylediği (ama arkasında durmadığı, bu sefer dünya kamuoyu feveran edince mecburen ve isteksiz devreye girmek zorunda kalmıştır) hat aşıldığı için Suriye’ye müdahale gündeme gelmiştir. Obama evirmiş, çevirmiş, önce müdahalenin yapılacağını, sonra bunu Kongreye havale etmiş ve şimdilerde kimyasal silahların teslim edilmesi halinde müdahale olmayacağını söylemektedir. Obama’nın dolayısıyla ABD’nin bu zikzakları ilk değildir.
Bunları söylerken Obama ya da diğer ülkelerle birlikte Suriye’ye müdahale edilsin demiyoruz. Bunun bir felaket olacağını da biliyoruz. Ama, Suriye’de her gün 100 civarında insan Esad eliyle katledilmekte ve 10 milyon civarında insan da en zor şartlar altında yerini yurdunu terk etmiş, aç bî-ilaç ve korunaksız çadırlarda yaşamak zorunda bırakılmıştır. Suriye’de akan kanın bir şekilde mutlaka durması gerekmektedir. Ama bu ABD’nin eliyle olmamalıdır. Çünkü ABD’nin müdahale işi daha da karmaşık hale getirecek ve Siyonist İsrail’i daha da kalıcılaştıracaktır. Çünkü Suriye’de olayların bu hale gelmesinin nedenlerinden birisi de Siyonist İsrail ve ABD’nin Esad yanlısı tutumudur. Çünkü Esad’ın yerine gelecek yönetim kendi istekleri doğrultusunda olmadığı müddetçe de bu iç savaş, yani Esad, İran ve Hizbullah’ın da desteğiyle bebekleri, çocukları ve kadınları öldürmeye devam edecektir. 3 seneye yaklaşan bu iç savaşta, muhalifler üstün gelebilecek gücü ve birlikteliği de sağlayamadılar. Aslında buna da yukarıda belirttiğimiz emperyal devletler izin vermedi. Çünkü biliyorlar ki, Esad’ın, bu şekilde gitmesi halinde yerine gelecek yönetim İslami bir yönetim olacaktır. Bu da, hem Siyonist İsrail’in, dolayısıyla ABD’nin, hem de bölgedeki diktatörlerin hiç birisinin ve İran ile Hizbullah’ın da işine gelmeyecektir.
ABD’nin müdahaledeki amacı asla, yüreğimizi burkan, içimizi yakan o küçücük, nefes alamamaktan dolayı kimyasal gazla ya da bombalarla katledilen bebekler, çocuklar değildir. ABD’nin bu müdahaledeki amacı;
1- Kırmızıçizgi ihlal edildiğinden, Obama’nın dolayısıyla da ABD’nin karizması çizilmiştir. Çünkü Esad, Obama’nın açıkladığı bu kırmızıçizgiye rağmen, meydan okurcasına kimyasal silahları kullanmıştır. Esad’a öyle bir ders verilmeli ki, başkaları da bu türden bir olaya bir daha kalkışmamalıdır. Bu, hem Esad’a, hem de diğerlerine iyi bir ders olmalıdır.
2- Müdahaledeki ikinci amaç, kimyasal silahların başka güçlerin özellikle de muhalif İslami güçlerin eline geçmesini engellemektir. Çünkü bir şekilde bu silahlar muhalif İslami güçlerin eline geçerse, bu, Siyonist İsrail, dolayısıyla da ABD için büyük bir tehlike oluşturacaktır. Müdahalenin bir amacı da bu tehlikeyi bertaraf etmektir. Yani ya bu silahları imha etmek ya da güvenilir ellere teslim etmektir.
3- Müdahaledeki üçüncü amaç ise, gittikçe güçlenen ve ABD ve bölgedeki jandarması olan Siyonist İsrail’e karşı olan İslami güçlerin güçlenmesidir. İşte ABD ve Siyonist İsrail bu güçleri de etkisiz hale getirmeyi amaçlamaktadır. Suriye iç savaşının bugüne kadar uzamasının asıl nedenlerinden birisi de bu İslam güçlerin Esad sonrasında yönetime gelme ihtimalidir. ABD, müdahale yapacak olursa, sadece kimyasal silahları etkisiz hale getirmeyecek bu vesileyle İslami güçleri de etkisiz hale getirmek için saldırı da bulunacaktır.
Sonuç olarak Suriye’deki iç savaş dışarıdan, özellikle de ABD’nin müdahalesi ile kesinlikle durdurulamaz. Çünkü zaten ABD, iç savaşı durdurmak için değil, kimyasal silahları imha etmek ve cihatçı grupları etkisiz hale getirilerek Siyonist İsrail için tehdit ve tehlike oluşturmayan laik, seküler bir yönetimi iş başına getirmektir. Bu, Suriye halkı için, bölge halkları için uzun yıllar devam edecek bir felaketin başlangıcı olacaktır. İslami güçlerin aralarındaki esasa yönelik olmayan ihtilafları bir yana bırakarak güçlerini bir an önce birleştirmeleri gerekmektedir. Yarın çok geç olabilir. Bu güç birliği sadece ABD’nin, Siyonist İsrail’in, Rusya’nın değil aynı zamanda İran’ın ve Hizbullah’ın da oyununu bozacaktır. Bu kolay mıdır, hayır, çok zordur. Ama Müslümanlar, zoru başarmak zorundadırlar.
NOT: Bu yazı Genç Birikim dergisinin Eylül 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Afganistanda Bir İnsanlık Dramı Yaşanmaktadır!!!

Afganistan ve Pakistan’da tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Bir taraftan işbirlikçi Zerdari ve Karzai, diğer taraftan ise Obama’nın eli kanlı yönetimi tarafından, karadan ve havadan, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapılmadan masum sivil halkın üzerine kan ve ölüm kusan bombalar yağdırılmaktadır. Afganistan’da 2001 yılında, Pakistan’da ise Mayıs 2009 ayının başlarından itibaren başlayan bu saldırılar, emperyal ABD ile birlikte gerek ISAF ve NATO güçleri ve gerekse işbirlikçi Karzai ve Zerdari yönetimlerinin işbirliğinde tam anlamıyla bir vahşete dönüşmüştür. Bu saldırıların neticesinde yüz binlerce insan öldürülmüş, göçe zorlanan çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan milyonlarca sivil ise ya atılan bombaların altında ya da açlıktan ve susuzluktan ölmüşler veyahut da mülteci konumuna düşürülmüşlerdir. İşlenen bu vahşet karşısında, öldürülen bir hayvan için dünyayı ayağa kaldıran sözüm ona uluslararası kuruluşlar sessiz, Birleşmiş Milletler sessiz, halkı Müslüman olan bölge ülke yönetimleri ve Müslüman halklar da sessiz. İşin en acı yanı ise, Müslüman halkların sessiz olmasıdır!..
PAKİSTAN KURULDUĞUNDAN BU YANA HEDEFTE OLAN ÜLKEDİR!..
Pakistan, 1947 yılında, dönemin emperyal ülkesi İngiltere’ye ve işbirlikçisi Hindistan’a rağmen İslam’i duyarlılıkla kurulmuş bir devlettir. Pakistan, kuruluşundan bu yana, şekli de olsa var olan kimi İslami özelliklerinden ve İslam’dan uzaklaştırılmak için, birçok katliama, iç çatışmalara, bölgesel savaşlara ve birçok askeri darbeye maruz bırakılmış bir ülkedir. Yerel ve küresel laik, seküler ve işgalci güçlerin bütün baskı ve dayatmalarına rağmen, Pakistan’daki İslami duyarlılık –özellikle de- halk bazında artarak devam etmiştir ve İnşaallah da devam edecektir. İçerideki işbirlikçi, laik ve seküler güçlerle, dışarıdaki emperyal işgalci güçlerin tek amacı, Pakistan’ı, bu İslam’i duyarlılıktan uzaklaştırmak ya da kontrol altına alarak ılımlaştırmaktır. Dolayısıyla bugün, Svat vadisinde devam eden bu insanlık dışı katliamın asıl nedeni, İslam’dır; İslami hayat tarzını yaşamaya çalışan Müslüman halktır. Bölge halkı, İslami kimliği ve tercihleri sebebiyle yok edilmeye ya da terör estirilerek İslami tercihlerinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır.
ABD, her yerde olduğu gibi Pakistan’da da ikili, hatta çok yönlü bir oyun tezgâhlamaktadır; bir yandan iktidardaki partileri destekler görünürken, bir yandan da halkı ve halkın içindeki ayrılıkçı grupları iktidarlara karşı kışkırtmaktadır. Nitekim 27 Aralık 2007’de muhalefet lideri Benazir Butto’nun öldürülmesinin arkasında da ABD vardı, Pervez’in iktidardan düşürülmesinin ve Lal Mescidi’nde işlenen insanlık dışı katliamın arkasında da yine ABD vardı. ABD’nin uyguladığı bu politikaların arkasındaki asıl amaç, ülkede iç karışıklık ve istikrarsızlık meydana getirerek, kendi politikalarını rahatlıkla uygulama imkânı bulmaktır. Yine, bir yandan Veziristan ve Belucistan bağımsızlık hareketlerini desteklerken, diğer yandan da Pakistan yönetimi ile birlikte hareket ettiği imajı meydana getirilmeye çalışmaktadır. Kısacası, ABD, nükleer silaha sahip Pakistan’ın istikrarsızlaştırılması için, birbirine düşman tarafları desteklemek dahil, her türlü çirkin ve insanlık dışı yönteme başvurmayı vazgeçilmez bir politika olarak benimsemiştir.
Pakistan, kurulduğundan bu yana, uzak yakın emperyalist ülkeler tarafından ekonomik, askeri ve sosyal ablukaya alınarak bölünmeye ve parçalanmaya muhatap kılınmak istenen ülkelerin başında gelmektedir. Pakistan, nüfusu ile, içinde bulunduğu bölgenin konumu ile ve stratejik önemi ile daima emperyal ülkelerin iştahını kabartmıştır. Nitekim dış emperyal güçlerin dayatması ve kışkırtması neticesinde Pakistan ilk bölünmeyi ne yazık ki 1971’de Doğu Pakistan’ın, Bangladeş ismiyle ayrılıp bağımsız bir devlete dönüşmesiyle yaşamıştı. Şimdilerde de dış emperyal güçler, elbirliğiyle, aynı şekilde, Pakistan’ı birden fazla parçaya bölmek için her türlü entrikaya başvurmaktadır. Çünkü birkaç parçaya bölünerek küçülen Pakistan, daha kolay kontrol edilebilir bir ülkeye dönüşecektir. Böylece Pakistan, ordusu ve elindeki nükleer silahıyla emperyalizm açısından tehlike ve tehdit oluşturmaktan çıkarılmış olacaktır.
Bu nedenledir ki bölgede tam anlamıyla kirli ve emperyal amaçlı bir savaş devam etmektedir. ABD, dün Vietnam’da, Kamboçya’da, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da devam ettirdiği insanlık dışı bu sömürge amaçlı savaşı, bugün Pakistan’da da sahnelemeye çalışmaktadır. Çünkü Pakistan, bölgenin en güçlü ve nükleer silaha sahip halkı Müslüman olan tek ülkedir. Çünkü Pakistan’ın Müslüman halkı, başta Filistin ve Afganistan olmak üzere İslam coğrafyasında meydana gelen bütün işgallere karşı direnen Müslümanları desteklemektedir. Çünkü Pakistan halkı, her türlü işgale ve emperyal dayatmalara karşı çıkma onurluluğunu gösteren bir halktır. Zaten bu nedenle, Obama henüz yönetime gelmeden Irak’taki işgalci askeri güçleri bu bölgeye, üstelik ilave güçle göndereceğini açıklamıştır. Çünkü ABD, bu bölgede, teknolojik ve askeri üstünlüğüne rağmen güç kaybetmekte ve bunca katliama rağmen Afganistan’ı kontrol altına alamadığı gibi Pakistan’ı da kaybetmeye başlamıştır.
SVAT VADİSİ!..
Pakistan 1947 yılında kuruluncaya kadar Svat Vadisi Hindistan’ın içinde büyük ölçüde özerk bir krallık olarak varlığını devam ettirmişti. Pakistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra, Svat Vadisi özerk bir krallık olarak Pakistan’a katılmıştı. 1969-70’de General Yahya Han tarafından bu krallık lağvedilerek, bütünüyle Pakistan’a dahil edilmişti. Ancak, 1990’lı yıllara kadar Pakistan hükümetleri Svat bölgesi ile ilgilenmedikleri için, bu bölge, İngiliz sömürge döneminden kalma kanunlarla idare edilmeye devam edilmişti. 1990’lı yıllarda, bir mahkemenin bu kanunları Pakistan Anayasası’na aykırı bulup ilga etmesiyle, halkın da şeriat kanunlarıyla idare edilmek istemesi üzerine çatışmalar başlamış ve olaylar 1994 yılına kadar devam etmiştir. Pakistan ordusu, halkın bu isyanını ancak 1994 yılında bastırabilmiştir. 6-7 yıl sonra benzer olaylar, 11 Eylül 2001 olaylarından sonra yeniden patlak vermiştir. Bu olaylara komşu bölgelerdeki halk da katılınca olaylar daha da büyümüş ve nitekim Svat Vadisi’ne şeriatla idare edilebileceğine dair Şubat/2009’da Taliban ile anlaşma sağlanınca, ortam da tekrar sakinleşmişti. Ancak bu durum, ABD’nin işine gelmemiştir. ABD, Pakistan yönetiminden, Taliban ile Svat Bölgesi'nde yaptığı anlaşmayı bölgedeki silahlı grupları güçlendireceği gerekçesiyle bozmasını istemiştir. Bu amaçla ABD temsilcileri, Richard Holbrooke ve Amiral Michael Mullen, Pakistan Başbakanı Yusuf Rıza Gilani ve Genelkurmay Başkanı General Pervez Aşfak Geylani ile yaptığı gizli toplantıda bu talebin yerine getirilmesini istemişlerse de, Pakistan yönetimince, başlangıçta bu teklifler kabul edilmemiştir. Ancak ABD, baskısını devam ettirmiştir. Nitekim ABD Savunma Bakanı Robert Gates de bir Afgan TV kanalına yaptığı açıklamada anlaşmadan duydukları rahatsızlığı resmen dile getirerek, "Biz Pakistan liderliğine anlaşmadan duyduğumuz rahatsızlığı bildirdik, Pakistan yönetiminin bizim hassasiyetimizi gözetip anlaşmayı iptal edeceğini umuyoruz” diyecek kadar küstahlaşmıştır.
Bu baskı ve dayatmalardan ve Zerdari’nin ABD ziyaretinde yapılan ikili görüşmelerden sonra 2 Mayıs’ta Taliban ile yapılan ikili anlaşma Pakistan tarafından iptal edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş Svat vadisine hem Pakistan ve hem de ABD güçleri saldırarak bugünkü vahşetin meydana gelmesine neden olmuşlardır.
TALİBAN, NEDEN BU KADAR SUÇLANIYOR?
Afgan cihadı, sadece bizlerin değil, bütün dünya Müslümanlarının üzerinde büyük bir etki meydana getirmiş ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir halk hareketidir. Bu hareketle, dünyanın iki süper emperyal ülkesinden birisi olan Sovyetler Birliği, Afganlı mücahidler karşısında yenilerek Afganistan’dan çekilmek zorunda bırakılmıştır. Bu, Afganlı Müslüman halk için büyük bir başarı iken, Sovyetler Birliği açısından ise tam anlamıyla bir hezimet olmuştur. Çünkü yenilmez denilen Sovyetler Birliği’nin kızıl ordusu Afganistan’da mağlup edilmişti. Afganlı mücahidlerin bu başarısı, bizlere, bulunduğumuz ülkelerde de, küfürle mücadele edebilme ve İslam’ın yeniden devlet olabilme umudunu vermişti. Yine, aynı dönemlere denk gelen İran devrimi de bizlerin bu umudunu daha da yeşertmiş ve İslam coğrafyasının her yerinde Müslüman kitlelerin ayağa kalkmasını sağlamıştı. Ayağa kalkan kitlelerin sloganları da, bu ülkelerde meydana gelen olayların, kitleler üzerinde oluşturduğu heyecanı yansıtır türdendi. Hatırladığım kadarıyla o dönemin en popüler sloganlarından birisi ‘Pakistan, Afganistan, İran, sıra sende Türkiye’ sloganı idi. Bu ve benzeri sloganlar, o dönemlerde bizim gençlik rüyalarımızı süsleyen ve bizleri umutlandıran, heyecanımızı yansıtan sloganlardı. Bize göre, bu üç devlette de İslam tamamdı; yani İslam artık devletti, sıra Türkiye’ye gelmişti ya da gelmeliydi. Bazı kesimlere göre, yapılan küçük çaplı eylemler bile çok kısa bir süre sonra bir halk hareketine dönüşerek İslami devrimin yolunu açacaktı; çocuksu umutlardı, ama az da olsa bir kısım böyle düşünmekte ve bu amaçla eylem yapmaktaydı. Ancak çok sürmeden, emperyal iç ve dış güçler bu ve benzeri tehlikelerin de farkına varmış olmalılar ki, Türkiye’de, dönemin ABD Başkanı Carter’ın ‘bizim çocuklar’ dediği darbeciler tarafından 1980 darbesi gerçekleştirilmişti. Tutuklamalar, gözaltılar ve ülke genelinde oluşturulan baskı ortamı Müslüman kitlenin moralini bozmuşsa da yine de umutlar, heyecanlar bütünüyle yok olmamış, devam etmişti. Ta ki, Afganistan’da iç çatışmaların başlaması, üstelik Afgan cihadında en önde gelen mücahidler arasında başlayan iç savaşın yıllarca sürmesi hem moralleri bozmuş, hem de yeşermekte olan umutları tüketmeye başlamıştı.
Afganistan’da meydana gelen bu iç çatışmalar, Taliban’ın yönetimi el geçirmesine kadar devam etmişti. Ancak bu çatışmalarda binlerce masum Müslüman öldürülmüş ve zaten az olan ülke imkânları ise heder edilmişti. Taliban, yönetiminin ilk yıllarında ABD ile fazla problem yaşamamıştı. ABD ilk dönemlerde, Taliban yönetimini de, diğer ülkelerdeki kukla yönetimler gibi kendi güdümünde bir yönetim olması için çaba sarf ediyordu. Taliban yönetimi ise buna yanaşmamıştı. ABD ile Taliban’ın ilk çatışması, Afganistan’dan geçen petrol ve doğal gaz boru hatlarının ihalesinin kime verileceği konusunda çıkmıştı. Taliban yaptığı araştırmalarda, bu ihalenin ABD’nin dev petrol şirketi Unocal yerine, Arjantin petrol şirketine verilmesini ülke menfaatlerine daha uygun bulmuştu. Nitekim ihaleyi de Arjantin şirketine vermişti. İşte bu ihaleden sonra, Taliban’ın vahşiliği (!), kadınlara yaptığı zulümler (!) ve burka’lar gündeme gelmeye başlamıştı. ABD eli kanlı örgütü CIA’yı, güdümündeki diğer bölge ülke yönetimlerini ve istihbarat teşkilatlarını, Taliban aleyhine hemen devreye sokmuştu. Ve daha sonraları da bildik oyunlar sahnelenerek, Taliban yönetimden uzaklaştırılmıştı. Eğer ihale, ABD şirketine verilmiş ya da ABD’nin güdümüne girme kabul edilmiş olsaydı, Taliban, bugün hala iktidarda olurdu. Tıpkı, Karzai gibi, Zerdari ve diğer kukla yönetimler gibi! Taliban’ın bir tek suçu var, o da ABD’nin güdümüne girmemesiydi. Eğer girseydi, bugün Türkiye’deki ABD işbirlikçisi yönetim ve medya, Taliban’ı ve yönetimini tu kaka etmezlerdi, edemezlerdi.
ABD’nin, Avrupa’nın, Siyonist İsrail’in, Türkiye’deki laiklerin, Kemalistlerin ve bilumum İslam düşmanlarının Taliban’a karşı çıkmalarını anlamak mümkün. Ya ‘İslamcıların’?! Müslüman olduklarını söyleyen, yeri gelince zulme karşı ve mazlumlardan, müstezaflardan yana olduklarına dair mangalda kül bırakmayanların, Taliban’la ne alıp veremedikleri var ki, tıpkı İslam düşmanları gibi Taliban’a karşı çıkmaktadırlar? Ne yazık ki, ‘İslamcılığı’ da meslek edinen bu çevreler, Taliban’a, emperyal Batılılar, Siyonist İsrailliler ve diğer İslam düşmanı çevreler gibi yaklaşmaktadırlar. Elbette hiç kimse, Taliban’ı, sütten çıkmış ak kaşık olarak değerlendirmez değerlendirmemelidir de! Taliban’ın da hataları, yanlışları, eleştirilecek yanları vardır. Ama bugünkü gibi mahkûm edilmesi, adı anıldığı zaman vahşetle ya da ABD güdümünde olmakla suçlanması, ne kadar tutarlıdır ve ne kadar insani ve İslami’dir? Taliban’ı suçlayanlar, bugün Pakistan’da Svat Vadisi’nde, Veziristan’da, Belucistan’da yaşanan insanlık dramının karşılığında, ne tür bir çaba göstermektedirler acaba? ABD’nin ve kukla Zerdari yönetiminin sivillere yönelik karadan ve havadan gerçekleştirdikleri katliamlar karşısında kılı dahi kıpırdamayan bu çevrelerin Allah’ın huzuruna çıktıkları zaman nasıl hesap vereceklerini düşünmeleri gerekmez mi? O bölgede, çocuk, kadın, yaşlı binlerce insan katledilirken ve mülteci konumuna düşürülen milyonlarca insan ölüme terk edilirken, acaba hangi zevklerinden ve hangi hobilerinden vazgeçebiliyorlar?
Taliban’ı eleştiren bu çevreler, acaba şu kadar yıldır (2001’den beri), ABD’siyle, NATO’suyla, ISAF’ıyla ve yerel işbirlikçi güçleriyle Taliban’ın üzerine bombalar yağdırmalarına rağmen, Taliban’ın neden yok edilemediğini hiç düşünmezler mi? Acaba hâlâ utanmadan ABD, bölgede işgalini sürdürebilmek için Taliban’ı el altından destekliyor nakaratını mı tekrarlıyorlar? Bu çevreler, bugün, Afganistan’ın %70’den fazlasının Taliban’ın kontrolüne geçmesini ve halkın Taliban’a yönelik sevgisinin günden güne artmasını nasıl izah edebiliyorlar? Taliban halkına zulmediyorsa, neden Afgan halkı bugün Taliban’ın etrafında kenetlenmiş durumdadır? Taliban başta kadınlar olmak üzere halkına zulmediyorsa, bir kurtarıcı olarak takdim edilen bu işgalci güçler, neden halk tarafından desteklenmiyor? Bu entel çevreler bunu hiç düşündüler mi? Bu çevreler, Batılı bir takım stratejistlerin, işgalci ABD’nin ve güdümündeki güçlerin Afganistan’da kaybettiklerine ilişkin feryatlarını hiç mi duymuyorlar? Bu küresel işgalci ve terörist güçlerin Taliban’ın karşısında, ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüklerine rağmen yenilmelerini neye bağlıyorlar?
Kim ne derse desin, Taliban, Afgan halkının içinden çıkmış ve halkı, hatasıyla sevabıyla temsil eden meşru bir güçtür. Ve Afgan halkı her gün daha fazla Taliban’ı sahiplenmektedir.
Kim ne derse desin, Taliban, Afganistan’ın tek meşru gücüdür ve ABD işgali öncesindeki Taliban hükümetinin adil icraatını bilen Afgan halkının adalet ve özgürlük özlemini temsil etmektedir. Taliban’ın kaybetmesi, Afganistan’ın kaybetmesi, Afganistan’ın kaybetmesi ise Kafkasların ve dolayısıyla bölgenin bütünüyle kaybetmesi anlamına gelir. Bu ise, bölge için, hatta bütün dünya için büyük bir felaket olur.
ER YA DA GEÇ ABD MUTLAKA YENİLECEKTİR!..
ABD, ister Obama’nın, ister Bush’un politikalarını uygulasın, Afganistan’da da, Pakistan’da da, geçmişte emperyalist İngiltere’nin ve Sovyetler Birliği’nin uğradığı hezimeti mutlaka –İnşaallah- tadacaktır. Bugün, ABD’nin ve işbirlikçi diğer işgalci ülke askerlerine rağmen Taliban’ın, Afganistan’ın %70’den fazlasını elinde tutuyor olması da bunu göstermektedir. Taliban’ın bu başarısında, kendi azim ve kararlığının yanında, Afgan ve Pakistan halkının onurlu katkısı ile dünya Müslümanlarının dualarını unutmamak lazımdır. Emperyalist işgalci ABD’ye ve yerli işbirlikçilerine kurşun atanın da, taş atanın da ortaya koydukları onurlu direnişin takdire şayan olduğu unutulmamalıdır. Aslolan emperyalizme, küfre, şirke, tuğyana, ırkçılığa ve Siyonizm’e karşı mücadele etmektir. Allah’a şükür ki, birçok coğrafyada bu mücadeleyi, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, yaz ve kış demeden devam ettiren mücahidler, muvahhidler vardır! Ne mutlu onlara!..

MİT MOSSAT İlişkilerinden Hakan Fidan'a

Bir ülke için istihbarat, o ülkeyi besleyen, ayakta tutan ve egemenliğinin devamını sağlayan en önemli damarlardan birisidir. Çünkü bir ülkenin bağımsızlığı, güçlü oluşu, toplumsal anlamda istikrarlılığı, barış ve huzur içerisinde yaşıyor oluşu biraz da istihbaratının güçlülüğüne ve bağımsızlığına bağlıdır. Dolayısıyla bir ülkenin iç istikrarı, iç kargaşalıkların, anarşik olayların ve toplumsal kalkışmaların zamanında önlenmesi de, ancak güçlü bir istihbaratla mümkün olabilir. Türkiye gibi ülkelerde iç kargaşalıkların sürekli hale gelmesi, darbelerin 10 senede bir yapılacak tarzda adeta bir takvime bağlanması, istihbaratın gereği gibi çalış(a)mamasından kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki Türkiye’de, siyasi, askeri ve iktisadi alanda olduğu gibi istihbarat alanında da Siyonist ve emperyal güçlerin etkisi, uzun yıllar –ve halen- bir ülkenin bağımsızlığı ile bağdaşmayacak boyutlarda devam etmiştir. Batının bu etkisi yeni olmayıp, Tanzimat’la başlamış ve halen de devam etmektedir. Çünkü istihbari yapılanma, Osmanlı’nın son dönemlerinde İngilizler, Almanlar ve Fransızlar tarafından kurulduğu için, dönem dönem bu emperyal ülkelerin etkisinde kalmış ve her alanda bu ülkelerin menfaatleri öncelenmiştir. Bu durum, Cumhuriyetli yıllarda daha da belirgin hale gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu emperyal ülkelerin yerini, bir başka emperyal ülke olan ABD almıştır.
Osmanlı’da istihbarat konusunda ciddi anlamda ilk gizli örgüt 17 Kasım 1913′te Enver Paşa tarafından Teşkilat-ı Mahsusa adıyla kurulmuştur. Aslında MİT’in tarihi de, Murat Bardakçı’nın deyimiyle MİT’in atası[1]olarak bilinen Teşkilat-ı Mahsusa’ya dayanır. Teşkilat-ı Mahsusa’dan sonra istihbari amaçlı irili ufaklı birçok örgüt[2] kurulmuştur. Bu örgütlerin o dönemlerde yaptıkları en önemli iş, Anadolu’nun işgaline karşı çeteleri ve halkı silahlandırmak, milli kuvvetlere silah ve malzeme temin etmek olmuştur.
Türkiye istihbarat konusunda ilk ciddi adımı ise, 6 Ocak 1926 tarihli bir yazı ile kuruluşu valiliklere bildirilen ve “Genel merkezi Ankara’da, şubeleri şimdilik İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır ve Kars’ta olmak üzere Milli Emniyet Hizmeti (MEH) örgütünün faaliyete geçmesiyle atmıştır. Daha sonraları bu örgüt, çeşitli nedenlerden dolayı isim değişikliğine giderek ‘MAH’/’Milli Amele Hizmet’i adını almış ve 1950’li yıllara kadar da bu adla faaliyetine devam etmiştir. Türkiye, ABD ile ilişkiye geçtiği 1947 yılında Truman ve Marshall doktrini ile sadece ekonomik ve siyasi alanda değil, istihbarat alanında ABD’nin etki alanına girilmiştir. Kore’ye asker gönderme, NATO’ya girme, Türkiye’de çıkarılan her iç kargaşalıkta ve yapılan her darbede etkin rolü olan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun (1965’de Özel Harp Dairesi, 1990’lardan sonra ise Özel Kuvvetler Komutanlığı yaygın olarak bilinen ismi ile ise Kontrgerillanın) kuruluşu bu dönemde gerçekleşmiştir. 1950’li yıllar itibariyle Türkiye’nin adeta ABD’nin 51 eyaleti olması da yine bu yıllara rastlamaktadır. İkili anlaşmalarla ABD’nin askeri üsleri Türkiye’nin her tarafında kurulmuş, 27 Mayıs darbecilerinden Suphi Gürsoytrak’ın ifadesiyle ABD nefes alışımızı bile kontrol edecek kadar Türkiye’ye nüfuz eder hale gelmiştir.
MAH’TAN MİT’E GEÇİŞTE ABD/CIA
İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında itibaren ‘milli’ istihbarattaki Alman egemenliği yerini –yukarıda da belirttiğimiz gibi- Amerikan egemenliğine bırakmıştır. Türkiye’nin Amerikan’ın arka bahçesine düştüğü 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren MAH da, CIA’nın bir şubesi haline dönüş(türül)müştür. CIA, bu yıllar itibariyle MAH’ı yeni baştan organize etmek için ABD’de özel eğitime tabi tutulmuş 6 kişilik kadrodan Behçet Türkmen’i 1953’de MAH’ın başına getirerek başlamıştır. CIA, MAH’da o kadar etkin hale gelmiştir ki, MAH’ın elemanlarına emir verir, onları kendi menfaatlerine uygun yerlerde görevlendirmeye başlamıştır. CIA’nın bu etkinliğini dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur yaptığı soruşturma neticesinde; MAH’ın dinleme istasyonlarını Amerikalıların kurduğunu, MAH personelinin maaşlarını Batılı devletlerin verdiğini görmüş ve “Amerikalılar, MAH’a hâkimdi. Para veriyor, örgüte nüfuz’ ediyorlardı. Milli Emniyetin bütün dosyaları CIA’nın kontrolündeydi. İstanbul’da Milli Emniyete ait bir okul, servisin İstanbul örgütü ve Yeşilköy’deki Soruşturma Teşkilatı tümüyle Amerikalıların emrindeydi. Okullara, Soruşturma Teşkilatı’na Amerikalılar doğrudan’ para veriyorlardı. İstanbul bölge örgüt başkanlığına doğrudan’ para ödüyorlardı. Karşılığında iş istiyorlardı.”[3]
CIA ajanı Philip Agea ise, “CIA Günlerim” adlı kitabında CIA’nın MİT aracılığıyla Türkiye’de nasıl bir faaliyet yürüttüğünü gayet açık anlatıyor: “… CIA uzun yıllardan beri Türk Milli İstihbarat Teşkilatı ile çok yoğun bir işbirliği içindedir. Bu örgütün eğitimi ve donatılmasını CIA sağlar. CIA’nın Türkiye’deki görevi, ‘Doğu Bloku ülkelerinin misyon ve operasyonlarını’ kontrol etmek… ‘Amerika’nın kapitalist hegemonyasının’ devamını sağlamaktır…” [4]
MAH elemanlarına Fransa, İngiltere, İtalya ve ABD maaş ödemekteydi. Ancak “Fransız, İngiliz ve İtalyan gizli servisleri ‘Parayı, Milli Emniyet’in Ankara’daki merkezine’ veriyorlardı. CIA ise, ne merkez tanıyordu, ne de yöntem değiştirmeye yanaşıyorlardı. Egemenliğine aldığı gizli servis ünitelerine her ay CIA’nın adamları gidiyor, birimin başındaki kişiye zarf içinde ‘para’ bırakıyordu. Yapılan tesbitlere göre, Milli Emniyet birimlerine; CIA ayda 100.000, İngilizler 30.000, Fransızlar 7 000- 8 000, İtalyanlar da 4 000 lira ödüyorlardı. CIA’nın uygulamalarıyla olay, ‘hizmet mukabili bir miktar yardım’ olmaktan çıkmış, Türk gizli servisini aylık ücretlerle çalıştırmaya yöneltmişti.”[5]
MAH, 6 Temmuz 1965 tarih ve 644 sayılı ‘Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’ ile MİT olarak isim değiştirmiştir. Ancak bir isim değişikliğine rağmen MİT, CIA ilişkisi yukarıda belirtildiği şekilde –maaşların elden verilmesi hariç- devam etmiştir. Nitekim MİT İstihbarat Başkan Yardımcısı iken CIA hesabına casusluk yapmaktan yakalanan ve mahkûm olan Kurmay Albay Sabahattin Savaşman: “Teşkilat, 1950’lerden itibaren Amerikan servisiyle beraber çalışmaktadır. Yani isim değiştirmeden önce mevcut olan durum, isim değiştikten sonra da aynen süregelmiştir. Teşkilatın kullandığı bütün teknik malzemeler CIA tarafından temin edilmiştir. Birçok personel Amerikalılar tarafından yurtdışında kurslarda eğitilmiş, teşkilat okulu büyük çabalarla CIA tarafından kurulmuş ve onların tahsis ettiği eğitmenler sayesinde tedrisat yapılmıştır… Her türlü bilgi alış-verişi yapılmış, bunların karşılığı olarak senede milyonlarca dolar akmıştır… Bunu ben, Teşkilatın üçüncü adamı olarak yazıyorum ve her an ispat etmeye hazırım”[6] şeklinde konuşmuştur.
Geçen bunca zamana rağmen MİT, CIA ilişkisi bugün de aynen devam etmektedir. Bu nedenledir ki, CIA elemanları, Türkiye’de adeta cirit atmaktadır. Son yıllarda buna bir de FBI eklenmiştir. FBI’nın, Türkiye’de büro açmasının nedeni olarak, Türkiye’de uyuşturucu kaçakçılığı ve uluslararası terörle mücadeleyi daha etkin yürütebilmek şeklinde açıklanmıştır. Hakan Fidan’ın MİT’i sivilleştirme iddialarının yoğun olarak gündeme geldiği şu günlerde de, ABD istihbarat örgütlerinin faaliyetlerinden gözle görülür bir değişikliğin olduğu sanılmamalıdır. Yani MİT’in CIA ile ilişkilerinin bırakın bütünüyle bitmesini iki ülkenin menfaatleri çerçevesinde devam etmesi bile söz konusu olmaz. ABD ve eli kanlı terör örgütü CIA’nın buna izin vermesi mümkün değildir.
13 Aralık 1949’da kurulan MOSSAD’ın MİT’le ilişkileri, Türkiye’nin Siyonist İsrail’i tanıdığı 1950’li yılların başlarından itibaren başlamıştır. Türkiye’nin Siyonist İsrail’e ilk resmi ve bazı antlaşmaların da imzalandığı görüşmesi ise 1957’de gerçekleş(tiril)miştir. Bu görüşmeyi MAH (Milli Emniyet Hizmetleri) eski başkanlarından Behçet Türkmen’in oğlu olan İlter Türkmen, NTV kanalında Gazeteci-Yazar Yalçın Doğan’ın 12 Şubat 1998′de yayınlanan programında anlatmıştır. Konuya, bu yayından iki gün sonra Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök şu şekilde değinmiştir: “Olay 1958 yılında geçiyor. Dönemin başbakanı rahmetli Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı rahmetli Fatin Rüştü Zorlu ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı da yine rahmetli Melih Esenbel. Bu üçlü, 1958 yılında bir gece Başbakanlık Konutu’nda çok gizli bir görüşme yapıyor. Görüştükleri kişiler, İsrail’in tanınmış iki siması. Birisi dönemin Başbakanı Ben Gurion, öteki ise Golda Meir. İsrail’in iki tarihî kahramanı bir gece gizlice Ankara’ya geliyor ve Başbakanlık Konutu’nda gizli bir toplantı yapıyor… Türkmen’in anlattığına göre, Türk ve İsrail istihbarat örgütleri arasındaki işbirliğinin ilk temeli o toplantıda atılmış… Demek ki İsrail ile reel politika ilişkilerinin temeli oldukça eskiye gidiyormuş…”[7] Ertuğrul Özkök’ün tarihi kahraman olarak bahsettiği isimler, kahramanlıkla ilgileri olmayıp her biri birer eli kanlı teröristtir. Teröristler bile devlet kurunca ya da güçlü olunca Özkök gibiler tarafından kahraman (!) olarak ilan edilebilmektedir.
1958 yılında imzalanan üç taraflı (Türkiye-İsrail- ABD) çok gizli bir anlaşmayla Türkiye”de bir Mossad Üssü kurulmuştur. Bu üste, İsrail istihbarat birimleri Türkiye gizli servislerine teknik eğitim vermişlerdir. Siyonist İsrail ve eli kanlı terör örgütü MOSSAD ile ilişkiler ilerleyen yıllarda artarak devam etmiştir. Nitekim en kapsamlı görüşmelerden birisi dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından yapılmıştır. 1964 yılında gizli yapılan bu görüşme, Başbakan İsmet İnönü ile İsrail Başbakanı Levi Eşkol ve MOSSAD Başkanı Meir Amit arasında Paris’te yapılmıştı. Kıbrıs’ta katliamlar sürecinde gerçekleştirilen bu görüşmede çok önemli konuların yanı sıra MOSSAD üssü ve MOSSAD’ın faaliyet bağlantılarının görüşüldüğüne şüphe yoktur. İsmet İnönü, MOSSAD’la görüştükten sonra Türkiye’de İsrail üssü kuruluyor ve bu üs hiçbir kitap ve gazeteye konu olmuyor.[8]
Bir başka görüşmeyi ise yine bir CHP’li olan dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin yapmıştır. 14 Kasım 1993 tarihinde Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin İsrail’i ilk ziyaret eden Dışişleri Bakanı olmuştur. Bu sıfatla Şimon Perez’le bir dizi anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmalar içinde, MOSSAD ile MİT arasında 12 maddelik çok gizli bir anlaşmada yer alıyordu. Anlaşma ile Türkiye ve İsrail; istihbarat alanında ilk defa tam bir işbirliğine gidiyordu. Anlaşma: MOSSAD’ın Suriye ve İran’a sızmasını ve oralarda operasyonlar yapmasını son derece kolaylaştırıyordu. İsrail’in Türkiye’de organize ettiği bir özel güvenlik şirketi aracılığıyla ajan eğitimi vermesine, İsrail İstihbaratı’na Türkiye’deki MOSSAD Üssü’nü genişletme imkânı tanımasına, Türkiye’de “TEVEL” ve “TZOMET” adlı MOSSAD şubelerinin resmen açılmasına, İsrail savaş uçaklarına Konya’da uçuş üssü verilmesine ve savaş pilotlarının eğitimine izin verilmiştir. Tabiatıyla Türkiye’deki MOSSAD Üssü ile ilgili diğer düzenlemeler de anlaşmada yer alıyordu.[9]
Temmuz 2003’de başlarına çuval geçirilen askerlerden sorumlu olan Korgeneral Köksal Karabey’in, Dick Cheney’in şirketinin, Koç grubunun ve Yahudi işadamlarının desteklediği Silopi’de kurulan ’’Emekli Ajanlar Şirketi’nin’’ İsrail üssü ile bir alakasının olduğunu söylersek ve buradaki yöneticilerden bazılarının Türkiye’de uzun yıllardır bulunduğunu da eklersek hata mı etmiş oluruz? İşte bu şirket, Hikmet Çetin’in imzaladığı antlaşma gereği kurulan şirkettir.[10] Bu şirket kanalıyla Doğu’da ve Güneydoğu’da PKK, JİTEM ve diğer illegal örgütler, insanlık dışı yüzlerce, binlerce faili meçhul olay işlemişlerdir.
Hikmet Çetin’in imzaladığı anlaşmadan bir süre sonra bu defa 1994 Kasım ayında Başbakan Tansu Çiller İsrail’i ziyaret etmiş, bu ziyarette İran, Irak, su gibi konuların yanı sıra gerçekleştirilen MİT-MOSSAD zirvesinde MOSSAD’ın Türkiye’deki faaliyet ve yapılanmaları da gözden geçirilmiştir. Çiller İsrail’e ayak bastığında, “Arz-ı Mev’ud’ta bulunmaktan çok mutluyum, Tevrat’ta vaat edilen arzı mev’ud, gerçekleşecek” tarzı konuşması ise, Türkiye-İsrail; MİT-MOSSAD ilişkilerinin geldiği boyutu göstermektedir.
1958 yılında İsrail’e MOSSAD Üssü verilmesiyle başlayan Başbakan İnönü ve Başbakan Çiller ile gelişen Türkiye – MOSSAD ilişkileri bugüne kadar gizliliğini korumuştur. O nedenle sözü edilen dönemlerde MOSSAD’ın Türkiye’deki özel operasyon, kitlesel katliam, sabotaj, provokasyon, suikast, 1971, 1980 darbeleri, PKK, Barzani – Talabani, CIA ve BND ile ilişkilerindeki rolü açığa çıkarıl(a)mamıştır.
Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Muammer Aksoy ve Necip Hablemitoğlu suikastlerindeki rolü de bunlar arasında yer almaktadır. Uğur Mumcu”nun 7 Ocak 1993 tarihli “MOSSAD – Barzani” yazısının yayımından 17 gün sonra bombalı suikast’le öldürülmesi, suikast’ın Hayfa Limanı’ndan bot’la yola çıkan MOSSAD operasyon ekibi ile gerçekleştirildiğine yönelik MİT belgesi’nin hasıraltı edilmesi, Emeç, Aksoy suikastlarında benzer nedenler, Necip Hablemitoğlu’nun Almanya’dan çıkış ve Türkiye’ye giriş yapan MOSSAD – CIA uzantılı BND özel operasyon timlerince öldürüldüğüne yönelik kuşkular halen giderilememiştir. Bu nedenle en azından Siyonist İsrail’in bu kadar azgınlaştığı bu ortamda, MOSSAD’ın Türkiye’deki üs/üs’ler, kadro ve faaliyetlerinin açığa çıkarılması hayati önem taşımaktadır. İşin ilginç yanı bunca tartışma ve karşılıklı sataşmalara rağmen ne MOSSAD’la, ne de Siyonist İsrail ile bütünüyle ilişkiler sona erdirilmemiş olmasıdır. Çünkü ABD ile –dolayısıyla da CIA ile- ilişkiler iki bağımsız ülke arasındaki ilişkiler boyutuna getirilmedikçe, ne Türkiye’nin bağımsızlığından, ne de İsrail’in ya da MOSSAD’ın faaliyetlerinin sona erdirildiğinden bahsedilebilir. MOSSAD’la tartışma boyutunda da olsa bazı şeyler konuşuluyorken, CIA hakkında hiçbir şey konuşulmuyor ve gündeme getirilmiyor olması ilginç değil mi? Oysa CIA, MOSSAD’dan daha tehlikeli ve Türkiye içine nüfuz etmiş eli kanlı bir terör örgütüdür. Çünkü CIA, Türkiye’deki iç kargaşalıkların, kanlı suikastların, darbelerin arkasındaki en önemli güçtür. Türkiye aleyhine içeride ve dışarıda örneğin PKK terör eylemlerinin ve hatta son aylardaki Gezi Parkı, ODTÜ ve benzeri olaylarda, CIA’nın sessiz kaldığını, karışmadığını kim iddia edebilir? Dolayısıyla MOSSAD’a karşı alınacak tavrın etkili olması, CIA ile ilgili alınacak ciddi tavra bağlıdır. CIA’ya karış ciddi, uygulanabilir bir tavır alınmadan, MOSSAD’a karşı alınacak tavrın ciddi bir etkisi olmayacaktır. Aksi halde ise, yapılacaklar sadece bir oyalama ve gündem değiştirmekten başka hiçbir anlamı olmayacaktır. Dolayısıyla MOSSAD’a karşı gösterilen tavrın samimiyeti, biraz da CIA’ye gösterilecek tavra bağlıdır. CIA’ya ses çıkarılmadığı bir ortamda MOSAD’a karşı gösterilen bu sert tavrın çok da samimi olunmadığı/olunmayacağı bilinmelidir. Bu iki eli kanlı terör örgütü, bazen kendi aralarında sürtüşseler de, genelde ikiz iki örgüt olarak yardımlaşarak faaliyet göstermektedirler.
Türkiye-İsrail ilişkileri AKP döneminde de devam etmiştir Nitekim Eylül 2003′de İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu İsrail’i ziyaret etmiş, bu ziyaret neticesinde ise 10.09.2003 tarihinde iki ülke arasında güvenlik işbirliği tutanağı imzalanmıştır. İmzayı Türkiye adına İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu, İsrail adına ise İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Trachi Hanegbi atmıştır. Bakanlar tarafından imzalanan bu tutanak, iki devlet arasında güvenlik ve terör konularında bilgi ve deneyim alışverişini, ortak eğitim ve işbirliğini öngörmekte idi. Abdülkadir Aksu’nun ziyaretini, başka ziyaretler izlemiş ve ikili siyasi, askeri, güvenlik ile ilgili antlaşmalar imzalanmıştır.
HAKAN FİDAN’A YAPILAN SALDIRILARIN ARKASINDA NEO-CON’LAR İLE ABD’DEKİ SİYONİST LOBİLER BULUNMAKTADIR.
CIA ve MOSSAD, Türkiye’de, istedikleri şekilde gerek içe dönük, gerekse dışa dönük nokta operasyonları, suikastları, adam kaçırmaları yapmakta, hatta emniyetteki bazı sorgulamalara da rahatlıkla katılabilmektedirler. El Kaide tutukluları başta olmak üzere, birçok Müslüman’ın sorgulamalarında CIA ve MOSSAD elemanlarının da katıldığı, birçok tutuklu Müslüman tarafından defaetle gündeme getirilmiştir. Ayrıca komşu ülkelere özellikle de İran’a yönelik operasyonlar, istihbari bilgi toplamalar yapıldığı da çokça basına yansımıştır. Nitekim İran’da gerçekleştirilen birçok nükleer uzmanına yönelik gerçekleştirilen suikastlar MOSSAD tarafından gerçekleştirildiği İran tarafından defalarca gündeme getirilmiştir. Hatta Türkiye’de, bazı görüşmeler nedeniyle bulunan kimi İranlı uzmanların kaçırılarak İsrail’e götürüldüğü, orada sorgulandıkları ve daha sonra ya öldürüldükleri ya da kendi hesaplarına çalışmaları şartıyla bırakıldıkları çokça yazılmış ve çizilmiştir. Bunun en bilinen örneği Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi döneminde İslam Devrimi Muhafızları komutanı ve Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Ali Rıza Asgari’nin kaçırılarak öldürülme olayıdır. İran yönetimi de Asgari’nin kaçırılmasından İsrail ve batılı ülkeleri sorumlu tutmuştur. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Rauf Şeibani yaptığı bir açıklamada Asgari’nin şehit olduğunu ve Siyonist rejim tarafından katledildiğini söylemiştir. İran yönetimi Asgari’nin 9 Aralık 2006′da Mossad ajanları tarafından İstanbul’dan kaçırıldığını belirtmişti.
Türkiye’de MİT’in yönetimi, Emre Taner’e kadar tamamen askerlerin kontrolündeydi. Bu nedenle de, MİT’in elde ettiği istihbarat bilgileri komutanların onay süzgecinden geçtikten sonra MİT’in bağlı olduğu Başbakan dahil siyasetçilere verilmekteydi. Dolayısıyla askerler tarafından yapılan darbe ya da darbe girişimleri hiçbir şekilde önceden sivil siyasetçilere bildirilmemişti. Nitekim Demirel’in MİT, Uganda’daki darbeyi haber verir, ama Türkiye’deki darbeyi haber vermez’ şeklindeki sözü de bu gerçeği teyid etmektedir. MİT’in ya da Türkiye’deki bürokratik yapılanmada ilk değişim sinyali Turgut Özal ile başlamıştır. Nitekim Turgut Özal’la birlikte Kürt sorununa bakıştan liberalleşmeye, istihbarata ve dış politikaya kadar birçok alanda değişiklikler olmaya başlamıştı. MİT’te de bu doğrultuda benzer değişiklikler için bazı adımlar atılmaya başlanmıştır. Ancak ömrü vefa etmeyince, bu adımlar yarım kalmıştı. Asıl değişim emareleri ise, görev süresi 4 kez uzatılan Emre Taner’in 15 Haziran 2005 tarihinde Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı görevine atanmasıyla başlamıştır. Köklü denebilecek değişim ise Emre Taner’in yerine tayin olan Hakan Fidan döneminde gerçekleşmiştir. Köklü değişimden kasıt, MİT’in eski dönemlere göre biraz daha sivilleşmesi ve teknolojik olarak geliştirilmesidir. Yoksa MİT’in yapısının bütünüyle değişimine, ne ulusal, ne de uluslar arası güç odakları izin verir. Ancak Hakan Fidan döneminde atılan bu adımlar bile gerek içeride, gerekse dışarıda birçok çevreyi rahatsız etmeye yetmiştir.
Hakan Fidan’a yönelik saldırılar, 14 Kasım 2007′de Başbakanlık müsteşar yardımcılığına getirilmesiyle başlamış, 17 Nisan 2009′da Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşar yardımcılığına ve 27 Mayıs 2010 tarihinde ise MİT Müsteşarlığı görevine tayini ile ise daha da artmıştır. Bu çerçevede Hakan Fidan’a yönelik ilk eleştiri, isim vermeden Haaretz’e konuşan İsrail istihbarat birimleri tarafından yapılmıştı. Mavi Marmara öncesinde MİT Müsteşar Yardımcılığı’nı yürüten Fidan için, “Fidan’ın MİT’in başına getirilmesi iki ülke arasındaki istihbarat alış verişine darbe vuracak diğer yandan da İsrail’in Türkiye’ye bilgi akışını ‘düşman ülke ve örgütlere sızabileceği korkusuyla’ sınırlayacak” demişti. Bu eleştirinin ardından 25 Temmuz’da İsrail basınına konuşan zamanın Savunma Bakanı Ehud Barak, Fidan’ı “İran’ın dostu” olarak nitelemiş ve MİT’in İsrail’e ilişkin hassas bilgileri İran’a sızdırabileceğini söylemişti. Hiçbir diplomatik ahlakla bağdaşmayan bu tavır, sadece Ehud Barak’ın tavrı değil, aynı zamanda Siyonist İsrail’in diğer yetkililerinin de tavrı idi.
TÜRKİYE İSRAİL İLİŞKİLERİNİN GERİLMEYE BAŞLAMASI
Türkiye ile İsrail arasında 1950’li yılların başlarından beri inişli-çıkışlı da olsa devam eden bir ilişki bulunmaktadır. Halkı Müslüman olan ülkelerin arasında Siyonist İsrail’i ilk tanıyan ülke, ne yazık ki Türkiye olmuştur. Görünüşte ilişkilerin en zayıfladığı dönem ise 12 Eylül darbe döneminde olmuştur. Dönemin darbecileri tarafından petrol zengini Arap ülkelerinden petrol alabilmek için ilişkiler en alt düzeye indirilmiştir. Ancak daha sonraları ilişkiler arzu edilen seviyeye getirilmiş ve 1990’lı yılların ortalarında özellikle de Refahyol’un iktidar olduğu 1996’dan itibaren en üst seviyeye çıkmıştır. Başını Çevik Bir’in çektiği kimi komutanlar İsrail’le imzaladıkları ikili anlaşmalarla, Türkiye’yi Siyonist İsrail’in ve MOSSAD’ın arka bahçesi haline getirmişlerdir. Oysa bu dönemde de Siyonist İsrail MOSSAD kanalıyla Antalya dağlarında Özel Harekat elemanlarını eğitirken, Güney Kıbrıs Rum kesiminde de PKK’lıları eğitmekte idi. PKK terörünün arkasındaki en önemli güçlerden birisi MOSSAD/İsrail idi. Siyonist İsrail’in bu ikiyüzlü tavrı bilinmesine ve zaman zaman kimi yetkililerce de gündeme getirilmesine rağmen Türkiye-İsrail ilişkileri, 2000’li yılların ortalarına kadar altın yıllarını yaşamıştı.
AKP döneminde ikili ilişkilerde, Siyonist İsrail’in 27 Aralık 2008’de Gazze’ye yönelik olarak gerçekleştirdiği ve üç hafta devam eden Dökme Kurşun saldırısı ile ilk gerilim yaşanmaya başlanmıştır. Bu insanlık dışı saldırı dolayısıyla Erdoğan’ın tepkisi çok sert olmuştur. Bunu 2009’daki Davos’da Erdoğan’ın Şimon Peres’e yönelik sert konuşması Türkiye ve Arap kamuoyunda sevinçle karşılanırken, İsrail ve İsrail’in güdümünde olan ülke halkları nezdinde ise soğuk duş etkisi meydana getirmişti. Çok geçmeden 31 Mayıs 2010’da insani amaçlarla yola çıkmış Mavi Marmara Gemisine yapılan insanlık dışı saldırı ile 9 Türkiyeli Müslüman’ın şehid edilmesi, ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. ABD’nin ilişkilerin devam noktasında yaptığı baskı ve telkin üzerine Türkiye üç şart ileri sürmüştür; 1. İsrail’in özür dilemesi, 2. katledilen 9 Türkiyeli Müslüman için tazminat ödenmesi, 3. Gazze ablukasının kaldırılması.
Türkiye İsrail ilişkilerinin bu şekilde gerilmesi, MİT, MOSSAD ilişkilerini –görünüşte de olsa- germeye başlamıştır. MİT, MOSSAD ilişkilerinin gerilmesine neden bu olaylara bir de MİT’in sivilleşme çabaları eklenince, ilişkiler daha da çıkmaza girmiştir. Aslında MİT’in sivilleşme çabaları Emre Taner’in göreve geldiği 2005’li yıllarda başlamış, Hakan Fidan’la artarak devam etmiştir. Hakan Fidan, bir yandan MİT’i teknolojik olarak güçlendirirken diğer yandan da dağınık konumda olan istihbarat birimlerini birleştirerek Müşterek İstihbarat Koordinasyon Merkezi’nin kurulmasını sağlamıştır. Özellikle GES’in (Genelkurmay Elektronik Sistemler) MİT’e bağlanması MİT’in teknolojik noktada güçlenmesi açısından atılan çok önemli bir adım olmuştur.
Hakan Fidan’ın MİT’te gerçekleştirmeye başladığı bu değişim, İsrail’le ilişkilerin daha da bozulmasına ve MOSSAD’a geçmişte tanınan istihbari ayrıcalıkların da azalmasına neden olmuştur. Bu, MOSSAD’ın, dolayısıyla Siyonist İsrail’in tahammül edemeyeceği bir şeydi. Çünkü MİT ve dolayısıyla Türkiye, MOSSAD açısından çok önemli stratejik bir alandı; bir yandan Irak, İran, Suriye, bir yandan Kafkas ülkeleri diğer yandan da Afganistan, Pakistan ve Rusya’dan istihbari bilgi toplama, Türkiye’de devşirdiği ajanlar kanalıyla bu ülkelerde operasyonlar gerçekleştirme imkânı ve kolaylığı sağlamakta idi. İsrail’in dolayısıyla da MOSSAD’ın tekrar eski konumunu elde etmesi için Erdoğan’ın yönetimden uzaklaşması gerekmekteydi. Son yıllarda gündeme getirilen eksen kayması, Türkiye’nin Malezyalaşması, mahalle baskısı ve sonrasında Gezi Parkı olaylarının amacı, Türkiye’nin menfaatleri ya da gençlerin masum özgürlük isteklerinden öte, Erdoğan’ın iktidarını devirmeye dönük darbe teşebbüsleri idi. Bu teşebbüsler, içerideki derin güçlerle CIA, MOSSAD ve benzeri diğer karanlık güçlerin desteğiyle günlerce gündemde tutularak halkın genel katılımı sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak bütün gayret ve çabalara rağmen bu konuda başarılı olunamamıştır. Peki, bundan vaz mı geçilmiştir? Hayır, bu karanlık ve illegal güçler, kendi menfaatlerinden asla vazgeçmezler.
Nitekim MİT’i, PKK ile işbirliği yapan bir kurum olarak göstermek suretiyle halk nezdinde değerini düşürmek için ilk saldırı Hakan Fidan’ın Oslo görüşmeleri internet ortamına sızdırılarak yapılmıştır. Çünkü Hakan Fidan Oslo görüşmelerine önce Başbakanlık Müsteşar yardımcısı, daha sonra da MİT Müsteşar yardımcısı olarak katılmıştır. Bu görüşmelerin içeriği kamuoyunda deprem etkisi yapsa da, bu, çok uzun sürmemiştir. Çünkü Erdoğan, “Fidan benim sır küpüm, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sır küpü, Türkiye’nin geleceğinin sır küpüdür. Oslo görüşmelerine de, İmralı’ya da ben gönderdim” demek suretiyle Hakan Fidan’a sahip çıkmıştır. Başlangıçta kamuoyunda oluşan olumsuz tepkiler yumuşamış, hatta ilerleyen süreçte Çözüm sürecinin de yolunu açmıştır.
Hakan Fidan’a ikinci saldırı ise KCK soruşturmasını yapan Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya kanalıyla 7 Şubat 2012’de yapılmıştır. Savcı, Hakan Fidan’ı KCK/PKK konusunda şüpheli sıfatla sorgulamak istemiştir. Ancak Erdoğan olayın farkına vararak bunu engellemiş ve özel kanun çıkararak MİT mensuplarının yargılanması için Başbakanlıktan izin alınması şartını getirmiştir. Şayet bunlar yapılmamış olsaydı, yani Fidan ifade vermek üzere savcılığa gitmiş olsaydı, tutuklanıp cezaevine konacaktı. Bundan daha da önemlisi bu sefer sıra Erdoğan’a gelmiş olacaktı. Belki de bugün ülkede bir darbe yönetimi iktidarda olacaktı. Erdoğan, bu oyunun farkına erken vararak engellemiştir.
Üçüncü saldırı ise, The Washington Times’da, ardından The Wall Street Journal’da ve ondan sonra The Washington Post’ta Fidan aleyhine makalelerin yayınlanması şeklinde olmuştur. Aynı merkezden çıktığı her halinden belli olan bu makalelerin birisini Davas’ta ‘Moderatörlük’ yapan Ignatius yazmıştır. Ignatius makalesinde, ‘Ankara, MOSSAD için çalışan 10 İranlı ajanı Tahran’a ihbar etti’ ifadesini kullanmıştır. Hakan Fidan’ı ‘İsrail için çalışan ajanların kimliğini İran’a teslim etmekle’ itham eden Ermeni asıllı Amerikalı gazeteci Ignatius, İsrail’in Mavi Marmara saldırısından ötürü Türkiye’den özür dilememekte diretmesinin nedeni olarak da bu olayı göstermiştir. Bu saldırıların arkasında, içeride bürokraside kendi iktidar alanlarının daraldığını hissedenlerle laik ve ulusalcı güçlerin, dışarıda ise Türkiye’de olup bitenleri hazmedemeyen bölgesel ve uluslararası güçlerin destek verdiği Neo-Con ve ABD’deki Siyonist lobilerden oluşan terörist güçler bulunmaktadır.
Sonuç olarak, Türkiye’de son yıllarda olup biten şeylerin eski dönemlere göre farklı gelişmeye başladığı bir vakıadır. Bu, bizlerin, işte tam da istediğimiz budur türden diyebileceğimiz şeyler midir? Elbette ki hayır! Ama olup bitenler, bizleri bütünüyle tatmin edecek tarzda olmasa da içeride ve dışarıda ulusal ve uluslar arası ihanet şebekelerini ürküttüğü, rahatsız ettiği de bir gerçektir. MİT’te gözle görülür bir değişim olduğu –istenilen boyutta olmasa da- görülmektedir. Bu kadarcık bir değişim bile MOSSAD’ı ve içerideki Siyonist muhiplerini endişeye sevketmiştir. Bu yeterli midir? Hayır, çünkü MOSSAD, CIA ve diğer (Almanya istihbarat örgütü BND, İngiliz istihbarat örgütü MI5 ve MI6 gibi) istihbarat örgütleri, bu topraklarda kendilerine tanınan ayrıcalıklar bütünüyle bitirilmeden, buralardan sökülüp atılmadan yapılıp edilenlerin yeterli olması mümkün değildir. Elbette bu da bugünden yarına olacak şey değildir.
Temennimiz Hakan Fidan’la başlayan bu değişim, Hakan Fidan’ın gitmesiyle bitmez. Yani MİT tekrar ülke halkında muhalifleri fişlemez, onlar için korkulu bir rüya haline gelmez. Ama görünen köy kılavuz istemez, bu iktidardan sonra yeni gelecek iktidar döneminde tekrar başa dönme ve nerde kalmıştık sorusunun sorulma ihtimali çok fazladır. Bazıları bu denilenler çok gerilerde kalmıştır diyebilir. Biz de, bu bazılarının söylediklerini çok duyduk; artık darbe dönemi bitti denildikten sonra 28 Şubat postmodern darbesi, yine artık bundan sonra asla darbe olmaz denildikten kısa bir süre sonra 27 Nisan e-muhtırasının verildiğini hepimiz biliyoruz. Bu ülkede ABD varlığı devam ettiği müddetçe, hiç kimse, darbe dönemi bitti, hangi iktidar gelirse gelsin, eskiye dönülmez sözlerine karnımız toktur. Daha yeni Gezi Parkı olayları ve halen devam eden ODTÜ olayları dolayısıyla sokaklar, caddeler ve hatta mahalleler başörtülülere dar getirilmedi mi? Ve bu güçlerin arkasında eli kanlı CIA, MOSSAD gibi terör örgütleri yok mudur?
Bu ülkede ABD’ye ve yerli işbirlikçilerine karşı yeniden bir milli mücadele verilmedikçe, hiç kimse MOSSAD artık bu ülkede faaliyet gösteremez ya da Türkiye sivilleşti, askeri vesayet sona erdi, darbe dönemi bitti diyemez. Yine herkes bilmelidir ki, bu topraklarlardan CIA gitmeden MOSSAD da gitmez, terör de bitmez. MOSSAD’a ve Siyonist İsrail’e karşı olanlar öncelikle ABD’ye ve onun eli kanlı terör örgütü CIA’ya karşı olduklarını sözde değil özde göstermelidirler. Bu yapılmadıkça, gerisi hikayeyi geyik!

--------------------------------------------------------------------------------
[1] http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/715090-iste-mitin-atasi-denen-teskilat-i-mahsusa-hakkinda-eldeki-tek-belge
[2] 23 Eylül 1920’de kurulan Hamza Grubu’nun daha sonra sırasıyla Mücahid Grubu, Muharib Grubu, Felah Grubu adıyla faaliyet göstermiş, 3 Mayıs 1921 tarihinde adının baş harflerinin Osmanlıca okunuşundan dolayı “Mim Mim” diye adlandırılan örgüt kurulmuş, daha sonra Resmî yazışmalarda kısaca “P” olarak geçen Askerî Polis Teşkilatı (APT) örgütü faaliyete geçmiş, çeşitli nedenlerden dolayı bu örgütün yerine1 Nisan 1921’de Tedkik Heyeti Amirlikleri (THA) örgütü kurulmuş, 20’ye yakın amatör örgütten sonra Cumhuriyet Dönemi’nin ilk modern istihbarat teşkilatı Fevzi Paşa tarafından 6 Ocak 1926 tarihli bir yazı ile kuruluşu valiliklere bildirilen ve “Genel merkezi Ankara’da, şubeleri şimdilik İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır ve Kars’ta olmak üzere (Milli Emniyet Hizmeti) MEH örgütü faaliyet göstermeye başlamış, daha sonra bu örgüt kısa adı ‘MAH’ olan “Milli Amele Hizmet”e (“Milli uygulamalara hizmet”) dönüştürülmüş, 1947 Marshall Yardımı Programı’ndan sonra MAH-CIA ilişkisi, İsrail’in 6 Mart 1950’de resmen tanımasının hemen ardından MAH-MOSSAD ilişkisi başlamıştır. Daha geniş bilgi için bkz: http://birdeburadandinleyin.blogspot.com/2012/09/hamza-grubundan-mah-ve-mite-ayse-hur.html; http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/10/09/50-soruda-mit-468172612914?paging=6
[3] Bay Pipo, 2.bsk. s.59
[4] Cuneyt Arcayürek, Darbeler Ve Gizli Servisler, s. 157
[5] Bay Pipo, s.59
[6] Çetin Yetkin, Türkiye’de Askeri Darbeler ve Amerika, Ümit Yayıncılık, Anakara 1995, s.70
[7] Hürriyet, 14 Şubat 1998
[8] http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8520
[9] http://paslanmazdemir.blogcu.com/turkiyedeki-mossad-ussu/2693804
[10] http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8520

NAMAZIN BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATTAKİ FONKSİYONU-I

“Namaz”, Farsça bir kelime olup, dilimize de Farsça’dan geçmiş bir kelimedir. Namazın Arapçası ise “salât” olup bu da, “bağışlanma dilemek”, “yakınlaşmak”, “topyekûn olarak Allah’a yönelmek” gibi anlamları da ihtiva etmektedir. Salâtın bir manası da duadır. Dua kelimesinin kendisi de Arapça olmasına rağmen salâtın dua yerine kullanılması, “desteğin ikame edilmesi”, yani “desteğin ayağa kaldırılması” ile alâkalı olmasındandır. Salât kelimesi, “salâ” kökünden türemiş olup, bu da “patlama”, “parlama” ve “tutuşma” anlamına gelmektedir. Salâ (s-l-y) kökünün bir anlamı da “ateş”tir. Zira salât ile aynı kökten gelen se-yaslâ naran (Ateşe yaslanacak) ibaresi de bunu göstermektedir. Salât kelimesi, Kur'an'da yüz yerde geçmektedir.
Salât kelimesi, Kur’an’da da farklı vurgular ve anlamlarda kullanılmaktadır. En çok kullanıldığı anlam ise, hiç şüphesiz namaz olarak kullanılmasıdır. Bunun dışında, Kur’an’da “dua ve istiğfar”[2], “ibadet”[3], “ibadethane”[4], “destek”[5], “din ve dindarlık”[6], “davet”[7], “kulluk”[8], “yaratılış amacına uygun hareket”[9] anlamlarında kullanılmaktadır. Hz. Muhammed (as)'dan, üzerinde hiçbir tartışma olmadan nesilden nesile uygulanması ile kesinlik kazanan Rasul'ün namaz kılma şekli ortadadır. Bu da günde beş vakitte kılınan ayakta durmak (kıyam), kıraat, rükû, secde ve oturuşla bütünlük içinde yapılan bir dua tarzıdır. Namaz; fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda huşû ve hudû dolu bir boyun eğiş ve Allah’ın düşmanlarına karşı bir kıyam ve başkaldırıdır.
Salât, terim olarak; İslâm dininin temel rükünlerinden biri olan, Allah tarafından emredilip Rasulullah tarafından ayrıntılı olarak ve fiilen gösterilen namaz ibadetinin adı olarak kullanılır.

Namazı İkame Etmek!..

Kur’an, genellikle “salât etmemizi” değil, “salâtı ikame etmemizi” emretmektedir. Salâtı emreden ayetlerin muhatabı namazı kılmayanlardır, salâtı ikameyi emreden ayetlerin muhatabı ise namaz kılan mü’minlerdir. Bir şeyin ikamesi, onun doğru dürüst yapılması ve hakkının verilmesidir. Kur'ân'da namaz hakkında “yüsallûne” veya “sallû” fiillerinden ziyade “namazı ikame ederler”[10] veya “namazı ikame edin”[11] veyahut da “namazları muhafaza edin veya ederler”[12] buyrulması dikkat çekici olmuş ve arada mana farkı vardır denmiştir. İkame yahut muhafaza, tadil-i erkân, huşu' ile güzelce kılmaktır. Yani namazı ikame etmektir. Hakkını yani farzlarını, vaciblerini, âdabını yerine getirerek kılmaktır[13], denmiştir”.
Kur'an'da namaz kılmayı emreden ayetlerde "kaame" fiilinden türeyen "ekıymu's-salâte", ifadesinin kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Bakara sûresi, 3. âyette de, Kur'an'ın hidâyet ve yol göstericisi olacağı takvâ sahibi kimselerin özelliği belirtilirken "yukıymûne's-salâte" ifadesi kullanılır. "İkaame"; "bir şeyi kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, dosdoğru yapmak, özenle ve şartlarına riayet ederek uygulamak, devamlı ve itibarlı hale getirmek" anlamlarına gelir. Dolayısıyla, "namazı ikame etmek"; onu ta'dil-i erkân ile –rükûnlarının hakkını vererek-, huşû ve hudû içinde, dosdoğru bir şekilde kılmak ve hatta kıldırmak demek olur. Namaz için emr-i bil-ma'rufta bulunmak, ona engel olacak engelleri ortadan kaldırmak, başkalarına namazı hatırlatmak, emretmek ve öğretmek de namazı ikame kapsamına girer.
İkame, “doğrultmak, ayağa kaldırmak” demektir. İkame edilen salât da, sahibini ayağa kaldırır, doğrultur, onu canlandırır. Dolayısıyla problem sadece namazı eda etmeme değil, eda edilen namazı ikame etmeme problemidir. Kur’an, namazın ikamesinden söz ettiği her yerde, zımnen bu probleme dikkat çekiyor demektir.
Maun Suresi, ‘Vay o namaz kılanların haline’ derken, aslında namazı eda ettiği halde namazı ikame etmeyen bir tipten bahseder. Bu tipin özellikleri sûrede şöyle dile getirilir. Bu tip: 1) Dini yalanlayan, 2) Yetimi itip kakan, 3) Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, 4) Salâtı amacının dışına çıkarıp içini boşaltan, 5) Salâtı gösteriş için kullanan, 6) En küçük bir yardımı bile çok görüp engelleyen kimsedir. Kur’an, özelliklerini saydığı bu tür birinin üzerini şöyle çizer: “Yazıklar olsun böylesi salât sahiplerine!”[14].
Şu halde salâtı ikame etmenin içerisine, sadece Allah’ın hukukunu gözetmek değil, kulun hukukunu gözetmek de girmektedir. Sözün özü: ikame edilen salât kıymet kazanır. Tersi, salâtın içini boşaltmaktır.[15]
“Namaz, dinin direğidir; onu terk eden şüphesiz dini yıkmış olur.” (Beyhakî) hadisi açısından konuya bakarsak, namazı ikame etmek, dinin bu temel direğini, yani sütununu inşâ edip dikmek, sapasağlam hale getirmek şeklinde de yorumlanabilir. Bir çadırın ayakta kalabilmesi için temel direğin, bir binanın yükselebilmesi için temel sütunların önemi ne ise, İslâm dini için de namaz odur. İslâm binasının temeli imanla atılacak, direk ve sütunları da namazla dikilecektir. Bu yüzdendir ki, Kur’an ve sünnet, tevhid’den sonra ilk olarak namazı emretmiştir. Dolayısıyla namazı ikame etmek, Din’i ikame etmektir. Namazı terk etmek ise, Din’i helak edip yıkmaktır.
Namazın hakkıyla kılınması konusunda ölçü ise, Rasulullah’ın; “Namaz kılarken beni gördüğünüz gibi namaz kılın” (Buhârî, Ezan 18/60, Edeb 27; Ahmed bin Hanbel; V/53) hadisi olmalıdır. Dosdoğru namaz; Rasulullah’ın kıldığı, onun tanımladığı ve onun uygulama olarak gösterdiği namazdır. Allah’a lisanen ve bedenen taatte bulunmanın ötesinde; kalben ve ruhen ibadet etmek, namaz sayesinde imanı güçlendirmek, imanı tazelemek, dinamizmini artırmaya ve kulluk bilincini hatırlamaya yönelik seviye kazanmak namazın ikame edilmesi için vazgeçilmez şartlardır. Bütün bunların yanında, namazın dosdoğru ve makbul olabilmesi için şekle yönelik bazı şartların da titizlikle yerine getirilmesi gerekir.
Namazın derûnî ve ruhî boyutu, bir bakıma şeklî boyutu olmadan gerçekleşemez. Kıyam, rükû, sücud, kuûd gibi temel bedensel eylemler, hiç kuşkusuz derin ruhî ve psikolojik anlamlar içeren sembolik hareketlerdir. Bu bakımdan, Rasûlü Ekrem, namazın şekli ile alâkalı çok önemli uyarılarda bulunmuştur. “Namaza durduğunda, önce tekbir al. Sonra Kur’an’dan kolayına geleni oku. Sonra rükûa var, eklemlerin yerli yerinde (mutmain) oluncaya kadar dur. Sonra başını kaldır, ayakta büsbütün doğruluncaya kadar dur. Sonra secdeye var, mutmain oluncaya kadar kal. Sonra başını kaldır, mutmain oluncaya kadar otur. Bunu namazının bütününde böyle yap.” (Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. II/ 735 hadis no: 423)
Hadiste sözü edilen her hareketin mutmain olarak yapılması; o hareketler sırasında yapılan dua ve zikirlerin anlam kazanması bakımından elzemdir. Acele ile daha rükûa tam varmadan doğrulmak, tam doğrulmadan secdeye gitmek ve hemen secdeden kalkmak, daha oturmadan tekrar secdeye gitmek... Bütün bunlar, namazın şekli ve aslı olan bedensel unsurları eksik bıraktığı gibi, namazın manasını ve ruhunu da zedeler. Nitekim Rasulullah, namazda “horozun gagalaması gibi gagalamayı, köpek oturuşu gibi oturmayı ve tilki bakışı gibi sağa sola bakınmayı” yasaklamıştır. (Sıfatu Salâti’n-Nebî, s. 70; Fıkhu’s-Sünne, I/ 175).




Namazın Muhafazası!..

Kur’an-ı Kerim’de, mü’minlerin en belirgin vasıflarından biri olarak “onlar namazlarını korurlar” ifadesi geçmektedir (70/Meâric,34; 23/Mü’minûn,9 ve 6/En’âm,92). Kur’an-ı Kerim’de, namazın ikame edilmesi, ayakta tutulması ve devamlılığına ilave olarak bir de bu vasfın, yani “namazın muhafaza”sının geçmesi, diğer vasıflar kadar önemli olduğunu göstermektedir. Meâric suresi bu bakımdan ilgi çekicidir: “Namaz kılanlar ki onlar namazlarında devamlıdırlar... Namazlarını koruyanlar; işte bunlar cennetlerde ikramlara mazhar kılınırlar.” (70/Meâric, 22–23, 34–35). Mü’minûn sûresinin 9. ayetinde ise namazlarını koruyan mü’minlerin firdevs cennetlerine vâris olacakları anlatılmaktadır. Namazın devamlılığı, vakit açısındandır. Yani namazı terk etmemeyi ifade eder. “Namazın korunması” ise; namazdan önce, namaz esnasında ve namazdan sonra, hal ve hareketlere dikkat etmek suretiyle onu mükemmel hale getirmeye özen göstermektir.

Her Peygambere Namaz Emredilmiştir!..

Namaz/Salât insanlıkla yaşıt bir ibadettir. Bilindiği gibi, Hz. Âdem (as)’dan itibaren gönderilen her peygamberin getirdiği ilahi vahyin ortak adı İslam’dır. Bu manada İslâm da insanlıkla yaşıttır. Nasıl ki İslâm, tüm zamanların hak dini ise, salât da tüm zamanlarda geçerli olan ibadetin adıdır. Sadece salât değil, zekât da, oruç da, hac da, kurban da böyledir.
Tarih boyunca gönderilen her peygamber, kavimlerine Allah (cc)'ın farz kıldığı namaz ibadetini tebliğ etmişler, kendileri de hayatları boyunca bu ibadeti en güzel ve en doğru şekilde uygulayarak bütün mü’minlere örnek olmuşlardır. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şu şekildedir:
- Hz. İbrahim için:
Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)
- Hz. İsmail için:
Kitap'ta İsmail'i de zikret. Çünkü o, va'dinde doğruydu ve gönderilmiş (Rasul) bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekâtı emrediyordu ve o, Rabbi katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54–55)
- Hz. Musa için:
Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl. (Taha Suresi, 14)
- Hz. İsa için:
(İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti. (Meryem Suresi, 30–31)
Mü’min kadınlara örnek olarak gösterilen Hz. Meryem'e de namaz kılması emredilmiştir:
Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et. (Al-i İmran Suresi, 43)
Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Salât önceki bütün peygamberlere ve ümmetlerine de emredilmiştir (Beyyine 98/5). Başka ayetlerde de, genel ifadelerle bütün peygamberlere emredildiği bildirilmiştir. (Enbiya 21/73). Ayrıca Hz. İsmail, ev halkına salâtı emretmiştir (Meryem 55). Salât, İsrailoğulları’ndan alınan beş sözden biridir (Bakara 2/83). Hz. Musa’ya, tevhidden sonra salât emredilmiştir (Tâhâ 20/14). Lokman, oğluna salâtı öğütlemiştir (Lokman 31/17). Hz. İsa’ya emredilen iki ilkeden biri salâttır. (Meryem 19/31).
Son Peygamber (as)’ın da, diğer peygamberler gibi, başlangıçta sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa ikişer rekât namaz kıldığı rivayet edilmektedir. Beş vakit namazın farziyetinden önce risaletin ilk günlerinde Hz. Peygamber (a.s.), Cebrail (a.s.)’ın tarifi üzere abdest alıp namaz kılmış, sonra Hatice (r.anha.)’ya da abdest aldırıp namaz kıldırmıştır. Namaz beş vakit olarak Mirac gecesi farz kılınmıştır. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında, bir rivayete göre Ramazan ayının 17. gecesi, bir rivayete göre de Recep ayının 27. gecesi gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed'in peygamber oluşuyla başlayan, putperestlerin Müslümanlar üzerindeki baskıları, Peygamber ailesiyle az sayıdaki Müslümanlara karşı muhtemelen risâletin altıncı yılında başlayıp üç yıl süren ve büyük acılar getiren ekonomik ve sosyal boykota dönüştü. Bu boykotun ardından Rasulullah’ın, kısa aralıklarla sevgili eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib vefat etti. Rasulullah'ın bu kayıplardan duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla "hüzün yılı" denildi. İşte bu acılı olayların ardından Yüce Allah, bir bakıma sevgili Rasulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek, hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle Mirac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.
Namaz, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit olan farz bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de namazı emreden ayetlerden birisi şöyledir: “Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam olan) din budur.” (Beyine, 98/5)
Sünnetten delil: Bu konuda rivayet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu hadislerden bazıları şunlardır: “İbn-i Ömer’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “İslam beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, yoluna gücü yetenler için Beytullah’ı haccetmek.” (Buhari ve Müslim) Bu manada bir hadis de Hz. Ömer’den rivayet edilmiştir: “İslam, Allah’tan başka bir ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Allah elçisi olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazanda oruç tutman, yoluna gücün yeterse Beytullah’ı haccetmendir.” (Buhari ve Müslim)
İcma’dan delil ise: Bütün ümmet bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu hakkında ittifak etmişlerdir.

Namaz Vakitleri Belirlenmiş Bir İbadettir!..

Kuran’da, namazın mü’minlere vakitleri belirlenmiş bir ibadet olarak farz kılındığı belirtilmiştir. Konuyla ilgili ayette şöyle buyrulmaktadır: “Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa Suresi, 103)
Namaz vakitlerine Kur'an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde yer verilmiştir. Ancak, farklı surelerde geçen bu ayetler, namazın, 5 farklı zaman diliminde kılınması gerektiğine işaret etmektedir. Sabah vaktine Nur 24/58, Hud 11/114, Ta-Ha 20/130, Rum 30/17–18. ayetlerde değinilir ve sabah namazı farz kılınır. Öğle vaktine İsra 17/78, Nur 24/58, Rum 30/17–18. ayetlerde; ikindi vaktine Ta-Ha 20/130, Rum 30/17–18. ayetlerde; akşam vaktine Hud 11/114, İsra 17/78, Rum 30/17–18. ayetlerde; yatsı vaktine de Ta-Ha 20/130 ve Hud 11/114. ayetlerde değinilmiştir.
Allah (cc)'ın lütfüyle vahyi en iyi anlayan ve tefsir eden Peygamber Efendimiz de (sav) beş vakit namazın gün içindeki başlangıç ve bitiş zamanlarını mü’minlere tarif etmiştir. Namaz vakitlerinin bildirildiği en çok bilinen hadis-i şeriflerden biri İbn-i Abbas'ın bildirdiği hadis-i şeriftir:
"Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Cibril (aleyhisselam) bana, Beytullah'ın yanında, iki kere imamlık yaptı. Bunlardan birincide öğleyi, gölge ayakkabı bağı kadarken kıldı. Sonra, ikindiyi her şey gölgesi kadarken kıldı. Sonra akşamı güneş battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman kıldı. Sonra yatsıyı, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca kıldı. Sonra sabahı şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldı. İkinci sefer öğleyi, dünkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisinin iki misli olunca kıldı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldı. Sonra yatsıyı, gecenin üçte biri gidince kıldı. Sonra sabahı, yeryüzü ağarınca kıldı. Sonra Cibril (aleyhisselam) bana yönelip: 'Ey Muhammed! Bunlar senden önceki peygamberlerin (aleyhimüssalatu vesselam) vaktidir. Namaz vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır!' dedi."
Haftalık toplantı duası ya da sosyal, siyasal haftalık istişare namazı olarak da tanımlayabileceğimiz ve Kur'an'da Cuma 62/9–10 ayetlerinde bahsi geçen Cuma namazı Müslümanlara belirli şartlar ve vakitlerde farz kılınmıştır. Bilindiği gibi Kur'an'daki tüm ibadetler vakitlidir. Sabahleyin ikindi namazının, perşembe günü cuma namazının kılınamayacağı gibi… Her namaz, kendi vaktinde kılındığı zaman Allah nezdinde makbul ve kabul edilmesi söz konusu olur. Aksi halde olmaz. (Devam Edecek)

[1] Bu konu Ramazan ayında, Genç Birikim Konferans Salonu’nda anlatılmıştır.
[2] Tevbe 9/84, 103
[3] Ma’ûn 107/4
[4] Hac 22/40
[5] Tâhâ 20/14; Ahzab 33/43, 56; Maide 5/12
[6] Maide 5/58
[7] Hûd 11/87; Maide 5/106
[8] Lokman 31/31
[9] Nur 24/41
[10] Meselâ bk. Bakara: 2/3, Mâide: 5/55, Enfâl: 8/3, Tevbe: 9/71, Neml: 27/3, Lokman: 31/4
[11] Meselâ bk. Bakara: 2/43,83,110 vd. için ilgili âyetlerin dökümünün yapıldığı M.F. Abdülbâkî, Mu'cem, s. 579
[12] Meselâ bk. Bakara: 2/238, En'âm: 6/92, v.d için M. F. Abdülbâkî , Mu'cem, s. 207
[13] İbn-i Kesîr, 1/42; Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 1/186
[14] Ma’ûn 107/4
[15] Bakara 2/43, 83, 110; Nisa 4/162

GÜLEN İLE ERDOĞAN ARASINDA SIKIŞMAK

Türkiye, 17 Aralık 2013 tarihindeki operasyonla yeni bir darbe sürecine girmiştir. Bu darbenin aktörleri, 17 Aralık öncesine kadar Ergenekon, Balyoz ve daha birçok konuda iktidarla ortak hareket eden, Erdoğan’ın ‘ne istedilerse verdim’ dediği Fethullah Gülen ekibidir. Bu, Gülen ekibi tarafından başlangıçta inkâr edilse de, ancak, iktidar aleyhine ve darbe sürecini destekleyici yönden, yazılı ve görsel medyalarında yapılan yayınlar ve açıklamalar bu darbe girişiminin aktörü olduklarını açıkça göstermiştir. Artık bugün, dağdaki çoban bile bunun bir darbe girişimi olduğunu ve Gülen ekibi tarafından organize edildiğini biliyor. Üstelik emniyet ve adalet mekanizması başta olmak üzere bürokrasinin kilit noktalarına kendi adamlarını yerleştirerek hazırlık yaptıkları, 17 Aralık’tan sonra net olarak görülmüştür. Kitlelerin çoğu nezdinde bu darbe girişiminin Gülen ekibi tarafından organize edildiğine dair herhangi bir soru işareti ya da kafa karışıklığı yoktur. Asıl soru işareti, bu darbe girişiminin yalnızca Gülen ekibi tarafından organize edilip edilmediğine dair bulunmaktadır. Aslında devam eden süreç, bu konuda kafalarda oluşan soru işaretlerini de gidermiştir. Belki bu konuda sorulması gereken bir başka soru, Gülen ekibini kim desteklemiştir; ABD mi, İsrail mi, yoksa ikisi birden mi veyahut başka güçler mi? Aslında Gülen grubunun, muamma, ne olduğu belli olmayan, masonik örgütlerdeki yapılar gibi illegal ve girift bir örgütlenme olduğu yapılan yayınlardan ve devletin en hassas birimlerine sızmış olmalarından anlaşılmaktadır. Bu tarz örgütlemede yabancı istihbarat örgütlerinin katkısının olması kuvvetle muhtemeldir. Kanaatimize göre, sadece bir ülkenin ya da bir istihbarat örgütünün desteğinden ziyade, komplike bir destek söz konusudur. Ancak bize göre, komplike destek verenlerin başında ABD’deki Siyonist lobilerle neo-con’lar ve Siyonist İsrail gelmektedir. Bu aşamada Obama hükümetinin desteklemesi ise söz konusu değildir. Zaten Obama hükümeti de desteklemiş olsaydı muhtemelen bu darbe amacına ulaşmış olurdu. Obama hükümetinin bu darbe sürecini desteklememesinin nedeni Ortadoğu’da Erdoğan hükümetine duyduğu ihtiyaçtır. Ayrıca Erdoğan Hükümeti’nin, kırmızıçizgileri zorlasa da (örneğin Füze alımında Çin’e daha çok şans tanıması gibi), ABD menfaatleri ile taban tabana zıt bir politikası yoktur. Hatta AKP iktidarı, bölgede ABD politikalarıyla uyuşan, uyumlu bir politika izlemektedir. İki ülkenin politikalarının çatışması esnasında ise ABD’nin politikaları geçerli olmaktadır. (Rasmussen’in Nato Genel Sekreteri olmasında ve Füze Kalkanı’nın Malatya’ya yerleştirmesinde olduğu gibi)
Fethullah Gülen ve ekibinin uluslararası güçlerle ilişki kurma ya da kurmama gibi hiçbir endişesi olmamıştır. Zaten yıllar önce ve özellikle de okullarının sınır ötesi ülkelerde açılmaya başlanması ile birlikte küresel güçlerle ilişki kurulma başlanmıştır. Bu ilişki, kısa bir süre içerisinde küresel emperyal güçler lehine ittifaka dönüşmüştür. Çünkü kendi deyimleriyle uluslararası bir iş yapılacaksa bu, ancak ABD’nin onayı ile mümkün olabilirdi. Nitekim Fethullah Gülen (FG) “Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı”[1] demekteydi. Yine kendi ifadeleriyle bu küresel güçlerin başında da ABD ve İsrail gelmekteydi.


AKP-GÜLEN İTTİFAKI NE ZAMAN BAŞLADI

FG’in, ta başından beri (Milli Selamet Partisi -MSP- döneminden) Milli Görüş hareketi ile ve dolayısıyla Necmeddin Erbakan ile ilişkileri iyi değildi. FG, Milli Görüşe olan bu mesafesinin derinliğini ve diğer partilere olan yakınlığını hiçbir zaman da gizlememiştir. İlerleyen süreç içerisinde FG, Milli Görüş hareketi ile adeta bir yarış/rekabet içerisine girmiştir. Nitekim bu rekabet, 1994 seçimlerinde Refah Partisi’nin İstanbul başta olmak üzere bazı büyük şehir belediyelerini kazanmış olması ile daha da artmıştır. Aslında RP’nin bu şekilde yükselişe geçmiş olması sadece FG’yi değil aynı zamanda küresel emperyal güçleri de endişelendirmekte idi. Bu nedenle de, ne pahasına olursa olsun RP’nin bu yükselişi durdurulmalı idi. Bu konuda, FG ile küresel emperyal güçler hemfikirdi.
FG’in, Milli Görüşe karşı olumsuz olan bu tavrı, 28 Şubat sürecinde daha da belirgin hale gelmiştir. 28 Şubat sürecinde Müslümanlara karşı bir sürek avı başlatıldığı dönemde FG, darbecilere hoş görünme adına destek verici açıklamalar yapmakta idi. Nitekim 28 Şubatı yönetenler için yaptığı açıklamada; “Gücü ellerinde bulundurmalarına rağmen çok zeki ve muhakemeli davranıyorlar, demokrasi de daha dengeli oluyor” şeklinde açıklamalarda bulunarak hem sürecin gerekliliğini ima etmiş, hem de askerlerden övgü ile bahsetmiştir.
Yine Kanal D televizyonunda bir programa katılan Fethullah Gülen, ‘Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitim’in İmam Hatiplere zarar vermeyeceğini, Refah Yol hükümetinin yönetimi beceremediği” şeklindeki açıklaması bir hayli tepki toplamıştı. Nitekim o dönem Refah Partisi İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Şahin, Fethullah Gülen’i bu konuşması sebebi ile sert bir dille eleştirerek “konuşması talihsizliktir, bazı yerlere (askerlere) mesaj gönderiyor. Benden zarar gelmez, ben sistemle uyum içindeyim, diyor. Siyasetle ilgilenmediğini söylüyor ama siyasetin içinde yer alıyor. Onun imam hatip liselerine rakip bir kolejler zinciri var. Onlara (askerler tarafından) dokunulmaması için çaba harcıyor. Fethullah hoca bu sözleriyle, Müslümanlık deyince tüyleri diken diken olanları son derece sevindirmiştir” şeklinde cevaplamıştır.
FG’nin, 28 Şubat postmodern darbesinin önde gelen aktörlerinden Org. Çevik Bir’e gönderdiği mektubu darbecilere verdiği desteği açıkça göstermektedir:
Mektup, “Genel Kurmayımız’ın çok değerli İkinci Başkanı; Sayın Komutanım” diye başlıyor ve methiyeler düzdüğü Atatürk karşısında bir hiç olduğunu söyleyerek, kendisinin, Kars, Erzurum, Ardahan gibi serhat şehirleri sık sık düşman işgaline uğrayan ve çocukluğu buralarda geçmiş biri olarak hem halkta hem de kendisinde milliyetçilik duyguları çok ileri olduğunu, içinde uyanan milliyetçilik ve ülkesine hizmet duygularını, resmî bir Diyanet görevlisi olarak görev yaptığı hemen her yerde ve cami kürsülerinde dile getirmeğe çalıştığını, fırsat bulduğu her defasında, insanımızın ruhunda taşıdığı kabiliyetleri, vatan ve millet sevgisini ateşlemeğe ve onları, dünyada, hatta Ahiret’te bile hiçbir karşılık beklemeden devletine ve milletine hizmete davet ettiğini, belirtiyordu.
Uzun olan mektubunun bir yerinde, “Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama vazifesini deruhte etmiş şanlı ve kahraman ordumuzun seçkin ve şerefli bir mensubu ve Genel Kurmayımız’ın İkinci Başkanı olarak, ne zaman, nerede ve ne şekilde arzu buyurursanız bu okulları şereflendirebilir ve her türlü teftişi yapabilirsiniz.Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû-i edebinde bulunduğum için tekrar özür dilerim” şeklinde bitiriyordu.

FG’nin, milliyetçiliği, yaptıklarının karşılığını ne dünyada ne de ahirette[2] beklediğini söylemesi, Çevik Bir’e yaptığı methiyeler, ilkeli ve net bir İslami duruşunun olmadığını zaten göstermektedir.
Milli Görüşle hiç iyi geçinememesine rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile ilişkiye geçmesi, ittifak kurması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Herhalde her iki kesimin de ABD tarafından destekleniyor oluşu, bu ittifakta etkili olmuştur. Çünkü hepimiz biliriz ki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını oluşturan kadroların geldiği siyasal gelenek, ideolojik referans Milli Görüş kültürü ve kimliğidir. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan iktidarının ilk dönemlerinde toplumu kucaklamak, merkez sağı toparlamak ve muhafazakâr demokrat kimliği üstlenmek adına, Milli Görüş kimliğini ön plana çıkarmamaya çalışmış olsa da, bu böyledir. Gerçi Erdoğan’daki, Milli Görüş gömleğini çıkartma, laikliği ve demokrasiyi kabul etmesi ve muhafazakâr demokratlığı benimsemesi şeklindeki değişim, 2002 seçimlerinden çok önceleri başlamıştı. Özellikle ABD ziyaretleri ve bu ziyaretlerde Siyonist lobilerin önde gelen isimleriyle görüşmesi kafaları karıştırmış ve birçok soru işaretinin meydana gelmesine neden olmuştur. Halen de bu soru işaretleri giderilmiş değildir. Erdoğan’daki bu değişim nedeniyle ABD tarafından kabul görmüş ve belki de bu nedenle -siyasette- önü açılmıştır. Erdoğan gerçekten değişti mi şeklinde batıda oluşan endişeler ise, iktidara geldikten sonra ortaya koyduğu icraatlarla giderilmiştir. Zaten Siyonist İsrail ile ABD ile ve AB ile geçmiş düşüncelerinin aksine ilişki kurması, bu yeni değişimin açık göstergesidir. Özellikle Irak işgali esnasında ABD’ye ülkenin en stratejik yerlerini açması, 1 Mart tezkeresi için can hıraş bir çalışma içine girmesi, bu yeni tavrında emperyal veya Siyonist güçlere daha da güven vermiştir. Bu nedenledir ki 2004’deki ‘Yakamoz, Eldiven, Ayışığı vb’ darbe girişimleri, bu güçlerin desteğini alamadığı için hedefine ulaşmamıştır.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın yalnız ben hazırladım dediği 27 Nisan e-muhtırası, aslında bir darbe girişimiydi. Ancak, 2004’deki darbe girişimleri ve daha sonraki illegal oluşumlardan dolayı yoğun tutuklamalar olmasına rağmen 27 Nisan e-muhtırası dolayısıyla Org. Yaşar Büyükanıt ile ilgili hiçbir soruşturmanın açılmaması, hatta emekliliğinden sonra devlet şeref madalyası ile taltif edilmesi ve altına 1 trilyonluk zırhlı Mercedes bir araba verilmesi düşündürücüdür. Ancak olumsuz gibi görünen 27 Nisan e-muhtırası, Gülen ekibi ile Erdoğan’ı birbirine daha da yaklaştırmış ve ittifak kurmalarına neden olmuştur.
Gülen ekibi ile Erdoğan arasındaki bu işbirliği ilk meyvesini 2007 genel seçimlerinde vermiştir. AKP’nin yüzde 47 (2002 seçimlerinde %34.28) gibi yüksek bir oy oranına ulaşmasında, yıllarca üstelik çokça işlerine yaramış olan “partiler üstü” imajlarını açıkça riske atan Gülen ekibinin de katkısıyla olmuştur. Ama Gülen ekibinin siyasi tarafını en bariz biçimde belli etmesi 12 Eylül referandumunda gerçekleşmiştir. Ne var ki bu büyük seçim zaferinden kısa bir süre sonra yeni iktidar bloğunun iki ana bileşeni, AKP ile Gülen hareketi arasında problemler çıkmıştır. Taraflar daha bunları yalanlamaya fırsat bulamadan 7 Şubat 2012’de MİT krizinin patlak vermesiyle iddialar yepyeni boyutlar kazanmıştır.

AKP İLE GÜLEN EKİBİNİN İLİŞKİLERİNİN BOZULMASI

Gülen ekibi, AKP ile devam ettirdiği bu ittifak sürecinde adeta bütünüyle bürokrasiyi devralmıştır. Erdoğan hükümeti ise, Gülen ekibinin önünü açmış, her türlü kolaylığı sağlamıştır. Bu kolaylık, sadece devlet kadrolarına eleman alımında değil, ekonomik alanda da olmuştur. Ancak Gülen ekibi, verilenlerle yetinmemiş, her defasında daha fazla istemeye başlamıştır. Nitekim yurt içi ve yurt dışı ihaleler, kritik görevlere alınacak elamanlar, bürokrasiye talimatlar bile Pensilvanya’da kararlaştırılır hale gelmiştir. Gülen ekibi zamanla koalisyon ortağı hatta paralel devlet gibi (aslında gibisi de fazla) davranmaya başlamıştır. Ancak Erdoğan hükümetinin diğer bütün cemaat ve gruplardan esirgediği devletin geniş imkânlarını Gülen ekibine cömertçe sunmasına rağmen yaranamamıştır. Neden? Çünkü Gülen ekibi, iç ve dış politikayı belirlemeyi, kısacası iktidarı hatta devleti bütünüyle ister hale gelmiştir. Dolayısıyla verilenlerle yetinmemeye başlamıştır. AKP hükümeti, 17 Aralık’a kadar bunun farkına bile varmamıştır. Peki, bütün bunlara rağmen Gülen ekibi, kendisini ele verecek böylesine bir operasyonu neden düzenlemiştir? Aslında Gülen ekibi, bu operasyonla her dediğini iktidara yaptıracak ya da iktidarı devirerek kendi güdümünde bir iktidar oluşturmayı hedeflemişti. Bu, başta İsrail olmak üzere diğer bir kısım küresel güçlerin de arzusuydu. Zaten Gülen ekibi, AKP hükümeti ile ilişkilerini bu küresel güçlere yaranma adına bozmuştu. Kamuoyu, Gülen ekibinin AKP’ye karşı bu olumsuz tavrının nedenlerini Today’s Zaman’dan öğrenmiştir. Today’s Zaman’da, Gülen Ekibi’nin iktidarla arasının bozulma sebepleri şu şekilde açıklanmıştır.
1. Hükümet’in İsrail’le ilişkileri bozması,
2. Hükümet’in Ortadoğu’yla yakınlaşması,
3. Çözüm sürecinde Hükümet’in PKK’yı muhatap alması,
Bu nedenlerin dışında başka nedenler de sayılmaktadır. Bunlardan bazılarını da şöyle sıralamak mümkündür:
1- AKP Hükümetinin, üniversite öğrencilerine ev ve yurt çalışmalarını hızlandırması, TÜRGEV (Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı) kanalıyla da öğrencilere alternatif barınacak yer temini konusunda çalışmalar yürütmesi, Gülen ekibinin hoşuna gitmemiştir. Çünkü Gülen Ekibi, Işık Evleri gibi gençler için yürürlükte tuttuğu ev ve yurtlardaki tekelini korumak istemekteydi.
2- Gülen Ekibi’nin hem hızla artan İmam Hatip Liselerinden, hem de tüm okullara giren seçmeli Kur’an ve Siyer derslerine dair ciddi endişeleri bulunmaktaydı.
3- İdris Bal ve İdris Naim Şahin’in istifa gerekçelerindeki en önemli vurgu Kürt Açılımı’na duyulan tepkiydi. Bu tepki Gülen ekibi doğrultusunda hareket eden yargı mensuplarında da mevcuttu. Nitekim Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay, hemen tahliye edilirken, BDP’li beş milletvekilinin bırakılmaması, çözüm sürecine duyulan tepkiydi.
Peki, bütün bunlar olup biterken Erdoğan ve hükümeti ne yapmakta idi. Erdoğan, ‘ne istedilerse verdim’ sözünden iktidar olmayı devam ettirme adına ülkenin bütün imkânlarını Gülen ekibine adeta altın tepsi içinde sunmanın dışında bir şey yapmamıştır. Erdoğan, Gülen ilişkilerinin başlangıcını 2007 olarak alırsak, o yıldan 17 Aralık 2013’e kadar, birbirlerini idare etmiş gözüküyorlar. Ancak Erdoğan, 17 Aralık operasyonu ile birlikte olayın vahametini, Gülen ekibinin ve arkasındaki illegal güçlerin ne yapabileceklerini görünce kıyameti koparmaya başlamıştır. Bu nedenle de, 17 Aralık’tan sonra Erdoğan’ın üslubu gittikçe sertleşmiş ve farklı bir dil kullanmaya başlamıştır: ‘Çete, illegal örgüt, paralel yapı, bunların inlerine gireceğiz, kâinat imamı, bunlar dini bir cemaat değil’ türü ve sayılmayacak kadar daha çok itham! Gülen ekibi, belki daha fazlasını hak ediyor, biz bilmeyiz, ama Erdoğan çok iyi bilir. Çünkü bilme mevkiinde olan Erdoğan’ın kendisidir.
Peki, Erdoğan’a sormazlar mı, 17 Aralık’a kadar ‘Hoca efendi’ olan bu zatla niçin bu kadar ‘ne istedilerse verdim’ sözünü söyletecek kadar işbirliği yaptınız? Bu kadar haince davranmışsa, daha önce neden bunu ortaya çıkarmadınız?
Erdoğan’ın, ‘Biz aldatıldık, biz safmışız’ gibi bir başbakana asla yakışmayacak türden laflar etmeye hakkı var mıdır? Geçmişte Süleyman Demirel’in, Kenan Evren’e ülkede kan dökülürken sen Antalya’da tapu memuru mu idin’ diye sert çıkışına benzer bir çıkışı Erdoğan da hak etmiyor mu? Çünkü MİT, Emniyet ve diğer bütün kurumlar Erdoğan’a bağlı iken, Gülen ekibinin adeta ülkeyi ele geçirme, işgal etme planlarını nasıl fark etmemiştir? Bu, bir ülke idare eden bir Başbakana yakışır mı?
17 Aralık’a kadar el bebek gül bebek iktidarı paylaşmış olmaktan hiç rahatsız olmayan Erdoğan acaba 17 Aralık ile birlikte neden bu kadar rahatsız olmuştur?
Erdoğan seçim meydanlarında, kurban derisi ile ilgili yaptıkları yolsuzlukları, makbuzsuz topladıkları paraları burunlarından fitil fitil çıkaracağız diyor. Erdoğan bunları yeni mi öğrenmiş. Eğer yeni öğrenmiş ise, bir Başbakan olarak ülkeyi nasıl idare ettiği sorulmalı değil mi? Eğer geçmişte bu yapılan yolsuzlukları biliyorsa, neden o zaman müdahale etmemiştir? Bu sorulmalı değil mi?
17 Aralık operasyonu olmasaydı, acaba Gülen ekibine yöneltilen bu ithamlar; yolsuzluklar, çete, örgüt ve benzeri suçlamalar yine de gündeme gelecek mi idi?
Rusya’da, Kırgızistan’da ve daha başka yerlerde Gülen ekibine ait okullarda ABD’den giden ve diplomatik pasaportlu CIA ajanları olduğu tesbit edilen öğretmenler sınır dışı edilirken Erdoğan hükümeti Gülen ekibinin MOSSAD ve CIA ile içli dışlı oluşundan hiç mi rahatsız olmamıştır?
Bu ve benzeri soruları çoğaltabiliriz. Ama hiç kimse, 17 Aralık’a kadar olup bitenlerden dolayı sadece Gülen ekibi suçludur diyemez. Çünkü en az Gülen ekibi kadar iktidar da suçludur. Çünkü iktidar mevkiinde olanlar problem üretmezler, çözüm üretirler. Dolayısıyla ‘biz aldatıldık’ diyerek de işin içinden sıyrılıp çıkamazlar.
Aslında AKP de, Gülen ekibi de ılımlı İslam politikasının bölgede taban bulması için aynı küresel güçler tarafından desteklenmektedir. Şöyle bir soru akla gelebilir, peki neden birbirlerini kıyasıya yok etmek için uğraşıyorlar ve dışarıdan da destekleniyorlar?
Bize göre, Gülen ekibi bu kavgada, ABD’deki neo-con’lar ve Siyonist lobilerle İsrail tarafından desteklenmektedir. Bu güçler, Erdoğan hükümetinin –Today’s Zaman’da da belirtildiği gibi- İsrail ile ilişkilerinin eskisi gibi olmamasından ve bölgedeki diğer ilişkilerinden rahatsızdırlar. Hele Çin’in Füze alımı konusunda öne geçmiş olması dolayısıyla, Erdoğan hükümetinin kırmızıçizgileri aştığını düşünmektedirler. Buna ise, bu güçlerin hiç tahammülü yoktur. Ancak Obama hükümeti hala Erdoğan hükümetini gözden çıkarmış değildir. Çünkü ABD, Ortadoğu’da –ve İslam coğrafyasında- gelişmekte olan ‘radikal’ İslam’ı ancak ılımlı İslam politikası ile durdurabileceğine inanmaktadır. Bunu da ancak -en azından şimdilik- AKP iktidarı ile yapabileceğine inanıyor.
Kamuoyunun en azından bir kısmı, Gülen ile Erdoğan arasında sıkışmış vaziyettedir. Her iki taraf da kendisinin haklı olduğunu ve dolayısıyla diğer tarafa cephe alınması gerektiğini yoğun propaganda ile kamuoyunu yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Oysa bu iki kesim de iç ve dış kamuoyu nezdinde düne kadar İslami –ne kadar İslami oldukları ayrı- yönleriyle bilinmekte idi. Özellikle de laikler, cuntacılar ve bilumum İslam düşmanları, her iki kesimin de İslami yanlarından dolayı bunları yok edilmesi gereken öncelikli tehdit olarak görmekteydi. Kendilerinin yapamadığını, şimdilerde Erdoğan ve Gülen ekibinin birbirlerine karşı yaptıklarını ellerini ovuşturarak seyretmektedirler. Görünürde bu iki kesim birbirlerine zarar veriyor görünseler de, aslında bunun zararı gelecekte –bu iki kesimle de ilgilisi olmayan- bütün Müslümanlara olacaktır.
Gülen Ekibinin, kendi deyimleriyle 1990’lı yıllardan itibaren küresel güçlerle –ABD ve İsrail ile- ilişkiye geçtikleri, ittifak kurdukları bilinmektedir. Kimi Müslümanlar, bu ve benzeri başka nedenlerden dolayı Gülen’e ve ekibine karşı daima mesafeli hatta uzak durmuşlardır. 17 Aralık’tan sonra, Gülen ekibinin Siyonist İsrail ile ve neo-con’larla içli dışlı olduğunun ortaya çıkmasıyla bu duruşun ne kadar haklı ve yerinde olduğu daha iyi görülmüştür.
Ancak AKP de süttün çıkmış ak kaşık değildir. Erdoğan’ın 17 Aralık itibariyle can hıraş bir çığlıkla Gülen ekibine karşı halkı yönlendirmeye çalışması kendisinin çok da masum olduğunu göstermez. Dolayısıyla bu çatışmada, takım tutar gibi bir tarafı tutmak, bir taraftan yana olmak elbette ki doğru olmaz. Çünkü adil ve doğru olmak Müslümanların şiarıdır. ‘Bir kavme olan kininiz sizi adaletten ayırmasın’ (Maide, 5/8) ayeti de bizlere adil olmayı emretmektedir. Rum Suresinde olduğu gibi ehl-i kitab olan Rumların yenmesini isteriz, ama bu, Rum ordusuna gidip asker olmamızı gerektirmez. Dolayısıyla birilerinin AKP’nin yeniden iktidara gelmesini istemesi, onun ille de gidip AKP’yi desteklemesi anlamına gelmez. Çünkü mesele AKP meselesi değil, sistem meselesidir. Bir Müslüman hiçbir zaman İslam’ı esas almayan, İslam’a göre idare edilmeyen bir sistemden yana olamaz. İktidarda Erdoğan değil, en yakınımız bile olsa, takınılması gereken tavır aynı olmalıdır.


--------------------------------------------------------------------------------
[1] Nevval Sevindi, Fethullah Gülen ile Global Hoşgörü ve New York Sohbeti, Timaş Yayınları, İstanbul 2002 4.bsk s.100
[2] Fethullah Gülen, mektubunda “Fırsat bulduğum her defasında, insanımızın ruhunda taşıdığı kabiliyetleri, vatan ve millet sevgisini ateşlemeğe ve onları, dünyada, hatta Ahiret’te bile hiçbir karşılık beklemeden devletimize ve milletimize hizmete davet ettim” diyor. Ben Müslüman’ım diyen herkes, bu dünyada, ahret için hazırlık yapar. Yani Müslüman’ın asıl yurdu ahirettir ve dolayısıyla yaptığı hizmetin, devletini, milletini sevmesinin ya da sevmemesinin bir tek amacı vardır, o da ahirette ecir kazanmaktır. Nitekim Allah’u Teala, bir ayetinde “Rabbinizden bir mağfirete ve eni gökler ve yeryüzü genişliğinde olan cennete koşuşun. O cennet muttakiler için hazırlanmıştır” (Al-i İmran, 3/133) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz (as) da, “Allah’ım senden cenneti istiyorum ve beni cennete yaklaştıracak ameller yapmayı bana nasip etmeni istiyorum. Cehennem ateşinden ve ona yaklaştıracak söz ve amellerden de sana sığınırım” buyurmaktadır. Bu ayet ve hadis, Müslüman’ın çalışmasının, gayretinin amacının Ahiret olduğunu göstermektedir. Ahireti istememek ya da Ahirette ecir istememek ben Müslüman’ım diyen bir kimseye asla yakışmaz. Bu, ecre, salih amele ve dolayısıyla cennete ihtiyaç duymamak anlamına gelir ki, o zaman da Müslüman olmak ya da olmamak çok da anlamlı olmaz. “

NOT: Bu yazı Genç Birikim dergisinin mart-2014 sayısında yayımlanmıştır

NAMAZIN BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATTAKİ FONKSİYONU – 2

Namaz Ömür Boyu Hergün Beş Vakit Kılınmalı

Zekâtı vermek için belirli düzeyde mala sahip olmak gerekirken, hac için genel anlamda ifa etme imkânı, oruç için sağlıklı olmak gerekir. Namaz ise; yolcu, mukim, hasta, sağlıklı, zengin, fakir gibi hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm Müslüman bireylerin ifa etmesi beklenen bir ibadettir.
Namaz senenin veya ömrün herhangi bir alanıyla ya da zamanıyla sınırlı değil, her gün minimum beş defa kılınmak suretiyle kulluk ve Allah ile baş başa olma bilincini sürekli canlı tutmaktadır. Buna mukabil oruç senede bir ay, zekât senede bir defa, hac ise ömürde bir defadır… Bu nedenle, namazı “gözümün nuru” olarak tanımlayan Hz. Peygamber “Namaz dinin direğidir” buyurmuştur.
Bizler, Allah tarafından, kendisine kulluk/ibadet etmek amacıyla yaratılmışızdır. (Zariyat, 51/56) Kulluk/ibadet ise, belirli zamanla ya da dönemle sınırlı olmayıp ömür boyu devam edecek ve hayatı bütünüyle kuşatacak bir ameldir. Salâtı ikame ise, bu amelin en faziletlisidir. Dolayısıyla kul, kul olmanın gereği olarak faziletli amellerin başında gelen namaz ibadetini terk edemez ve erteleyemez. Kul, kulluğundan/ibadetinden tehlike anında da vazgeçemez. Nitekim bir ayette; “Fakat tehlikedeyseniz, yaya ya da binek üzerinde (namazınızı) eda edin!” (Bakara 2/239) buyrularak bu durum, teyid edilmektedir. Kulluk/ibadet savaş anında dahi terk edilemez. Sıcak bir çatışma ihtimali varsa, namaz tek rekâta kadar düşürülebilir. Teçhizatını kuşanmış olan müfreze nöbetleşe namazını eda eder.(Nisa 4/101). Bu Kur’anî talimatın bize vermek istediği hakikat şudur: Sadık/muttaki bir kulu Allah’a ibadetten can korkusu bile vazgeçiremez.
Ayrıca, günde beş vakit kılınan namaz, mü’mindeki unutkanlık ve gafleti yok eder, mü’minin bilincini ve iradesini canlı tutar. Namaz, mü’minin sürekli olarak Allah (cc)'a yönelip dönmesini sağlar ve Rabbimizin emirleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Bu nedenle amellerin sürekliliği makbuldür. Bir Hadiste, “Amellerin Allah’a en sevimli geleni, az da olsa sürekli ve devamlı olanıdır”(Buhârî, İman 32; Müslim, Müsafirîn 216,217, Münafikun 63/78) buyrulmaktadır. Namazı ikame edebilmek; ancak onu sürekli, kesintisiz ve devamlı kılmakla/eda etmekle mümkündür. Yüce Rabbimiz’in namazla murad ettiği hikmet ve faydaların ortaya çıkması ve bunların bir ömür boyu kulun hayatını süslemesi için namaza kesintisiz devam etmek şarttır. Hiçbir şey, onun kılınması için bir engel teşkil etmez: Ne meşgale, ne iş, ne eş, ne aş ve ne de savaş!
Kısacası, hiçbir bahane ve hiçbir gerekçe namazı terk etmeyi gerektirmez. Su mu bulamadınız? O halde teyemmüm edeceksiniz. Cami veya mescid mi bulamadınız? İşte tüm yeryüzü! Yolculukta mısınız? O halde namazı kısaltacak ve iki vakti birleştirebileceksiniz. Savaşta mısınız? O halde binekte, taşıtta yahut yaya yahut da nöbetleşe namaz kılacaksınız. Hasta mısınız? O halde oturarak yahut başınızla yahut da gözünüzle namaz kılacaksınız; asla terk etmek yoktur.
Namaza devam etmek, sadece zor ve güç anlarda önem kazanan bir husus değildir. Huzur ve refah ortamında da namaza devam edebilmek, şüphesiz bir sabır ve sebat işidir. Hatta diyebiliriz ki; rahat, huzurlu ve imkânların bol olduğu ortam ve zamanlarda namazı muhafaza edebilmek, sıkıntılı ve meşakkatli anlarda namaza devam etmekten daha güç bir iştir. Aşağıdaki ayetler, böylesi ortamlarda mü’minin namaz konusunda gösterebileceği gevşekliğe dikkatimizi çeker:
“Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleşik kılıp iktidar sahibi yaptığımız takdirde, namazı ikame ederler.” (Hac, 22/41). “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş, Allah’ı anmak, namazı ikame etmek ve zekâtı vermekten kendilerini alıkoymaz.” (Nur, 24/37). Allah Teâlâ, kullarının hangi hallerde gevşeyip namazı ihmal edebileceklerini en iyi bilendir. İşte bu ayetlerde, iktidar sahibi olmanın, maddî olarak kuvvetli olmanın, alışveriş ve ticaretle meşgul olmanın, Allah’ı anmayı unutturabileceğine ve namazı ihmale sebep olabileceğine işaret vardır.
Müslüman farzıyla, nafilesiyle namaza kesintisiz devam etmelidir. Hastalık ya da yolculuk gibi herhangi bir mazeret sebebiyle namazdan uzak kalamaz. Nereye giderse namaz farizası onunla beraberdir. O nerede fırsat bulursa namazını orada eda eder. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır: "...Ve yeryüzü benim için bir mescid ve bir temizlenme aracı kılındı. Ümmetimden herhangi bir kimseye namaz nerede erişirse, orada kılıversin..." Bu Hadis te açıkça göstermektedir ki yeryüzünün tamamı ibadet yeridir. Çünkü ibadet, sadece dört duvar arasında yapılmaz. Yeryüzünün tamamı Allah'ın hâkimiyeti altındadır.

En Faziletli Amel Namazdır!..

Kur’an-ı Kerim salih amelden bahsederken hep namazı ön plana çıkarır. Namaz kadar Kur’an’da sıklıkla bahsedilen başka bir ibadet bulunmamaktadır. Amelin zirvesi namazdır. İman, amelin temeli, amel de ahlâkın temelidir.
Namaz kılmak yaratıcı huzurunda, onun büyüklüğünü ikrar ederek ve onun koymuş olduğu kurallara uyulacağını ifade ederek eğilmektir. Namaz aynı zamanda bir ahid yenileme, bir iman tazeleme ve Allah’a rağmen herhangi bir tasarrufta bulunulmayacağını vaad etmektir. Bu yönüyle namaz sadece hukuki birtakım formların/şekillerin icra edildiği bir törenden ibaret olmayıp insanın tümüyle bilincini inşa ederek ona hassasiyet veren, bakış açısı kazandıran, hayatının her alanında yönlendirici olan bir amel olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de namazla ilgili geçen ifadeler namazın insanda oluşturması beklenen bilinç düzeyi ve insanın hareketleri üzerindeki tesire işaret etmektedir. Bu ifadelerden birkaçı şunlardır:
1. “Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!” (Hûd 11/87). Kavmini şirki bırakarak tevhid inancını benimsemeye davet eden Allah’ın peygamberi Şuayb böyle bir tepkiyle karşılaşmaktadır. Ayetten Şuayb’ın (as) kavminin namazın sadece belirli birtakım formları yerine getirmekten ibaret olmadığını, failinin sair hayatını da etkilediği konusundaki kanaatlerine işaret etmektedir.
2. “Namazları ve orta namazı muhafaza edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde (kanitîn olarak) namaz kılın” (Bakara 2/238). Bu ayette de namaz kılarken sahip olunması gereken ruh haline dikkat çekilmektedir. Namazın sadece et ve kemikle değil aynı zamanda içten gelen bir bağlılıkla kılınması istenmektedir. Namazın Allah’a teslimiyetle eda edilmesi emredilmektedir.
3. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” (Mü’minûn 23/1–2). Bu ayette kurtuluşa götürecek olan imanın namazla desteklenmesi, namazın da huşu içersinde kılınması gerektiği ifade edilmektedir. Buna göre mü’minin encamını şekillendiren namaz huşu ile kılınan namazdır.
5. “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ 20/14). Bu ayette namazın amaçlarından birine, belki de en önemlisine işaret edilmektedir: Namaz kılmak suretiyle Allah’ı hatırlama.
6. “Sana kitaptan vahy edileni oku ve namaz kıl, şüphesiz namaz hayâsızlık ve fenalıktan alıkor; Allah’ı hatırlamaksa en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilmektedir” (Ankebût 29/45).
Namazda Allah'ı anmak; bütün sıfatlarıyla O'nu hissetmek, kalb ve vicdanı O'na bağlamak, O'nun sonsuz kudretini ve mutlak iradesini, rahmetini, ihsanını ve azabını hayal ve hafızaya yerleştirmek ve bu suretle her türlü fenalıktan, cürüm ve cinayetlerden uzak kalmaktır. İşte namazın bizzat kendisi başlı başına bir ibadet oluşunun yanında Allah'ı hatırlatmasının tabii bir sonucu olarak hayatın diğer alanlarında fonksiyonel bir özelliğe de sahip olmaktadır. Namaz konusunda Hamîdullâh şu açıklamalarda bulunmaktadır:
“Kur'ân-ı Kerîm yeryüzünde Allah'ın hükümranlık atmosferini yaratmak gayesiyle, günde beş vakit cemaat namazı kaidesini koymuştur. Mü'min böylelikle, her namaz süresince birkaç dakika yaratıcısına teslimiyet ve şükrünü eda etmek için, bütün maddî ve şahsî menfaatlerini terk eder. Haklar ve vazifeler karşılıklı olduğundan, namaz insanın vazifesi, Yaratanın ise bir hakkıdır”.
İslam’da namazın yeri tıpkı başın bedendeki yeri gibidir. İbn Ömer Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Emaneti olmayanın imanı yoktur. Abdesti olmayanın namazı olmaz. Namazı olmayanın dini olmaz. Şüphesiz namazın dindeki yeri tıpkı başın bedendeki yeri gibidir."
Namaz şahadet kelimesinden sonra İslam’ın ikinci önemli esasıdır. Onunla Müslüman ile kâfir birbirinden ayırt edilir. Namaz, İslam’ın göstergesi, imanın alâmeti, gözün bebeği, kalbin huzurudur. Enes b. Malik Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Ve gözümün bebeği namazdadır."
İslâm’da namazın çok büyük yeri vardır. Başka herhangi bir ibadet bu konuma ulaşamaz. Namaz dinin direğidir, onsuz din ayakta durmaz. Muâz b. Cebel Radıyallahu anh'ın rivayet ettiği bir hadise göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Sana bütün işin başını ve onu ayakta tutan direğini, zirve noktasını söyleyeyim mi? Ben, söyle ey Allah'ın Rasûlü dedim. Şöyle buyurdu: "İşin başı İslam, onu ayakta tutan direği namaz, zirve noktası ise cihaddır..."
Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: "İslam beş temel üzerine bina edilmiştir. Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Beyt’i haccetmek ve ramazan ayında oruç tutmak." (Buhârî, Müslim)
Bundan dolayı kul her zaman namazın etkisi altında kalmaya devam eder. İmanı güçlenip, artar. Kararlılığı daha bir pekişir ve kişiyi hayatın meşguliyetlerinden çekip alır, insanı aldatıcı hususlar karşısında nefsin muzaffer olmasını sağlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar." (Nur, 24/37)
Dolayısıyla İslam'da tevhid akidesinden sonraki en önemli unsur iman-amel bütünlüğünün en iyi ifadesi namazdır. Kişinin namaz kılıp kılmaması onun cehenneme gidip gitmemesinin ölçütlerinden biridir: "'Sizi bu sekar cehennemine sokan nedir?' diye sorarlar. Onlar derler ki: 'Namaz kılanlardan değildik.'" (Müddessir 74/42-43). Cabir (r)'dan rivayet edilen "Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır" Hadisi de Kur'an'daki bu gerçeği ifade etmektedir.
Namaz, tevhid'in pratiğidir. İmandan aksiyona geçiştir. Tevhid'in temel ilkelerini hem dilimizle, hem kalbimizle ve hem de hareketlerimizle tekrar edip iman ve ikrarımızı tazelemektir. Namaz, imanın varlığını kanıtlayan en önemli belirtidir. Namaz, Allah adına yapılan bir kıyamdır! Küfrün ve şirkin her türlüsüne, tapınmanın ve bağlılıkların her çeşidine, nefsin ve şeytanın tüm istek ve arzularına karşı Allah adına kıyam!
Allah'ın Rasûlü'ne soruldu: "Allah'ın en çok sevdiği amel hangisidir?" "Vakti gelince kılınan namazdır" buyurdu. (Buhârî, Namaz Vakitleri 6; Tirmizî, Salât 173)
Birisi Rasûlullah'a "İslâm nedir?" diye sordu. Peygamberimiz; "Bir gündüz ve gecede beş vakit namazdır" buyurdu (daha sonra oruç ve zekâtı anlattı). (Buhârî, İman 39; Müslim, İman 8).
Bir başka hadisde ise şöyle buyurmuştur: "Kim emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu gibi namazları kılarsa, onun geçmişteki günahları bağışlanır." (İbn Mâce, İkametu's-Salâh 1396).
"Cennetin anahtarı namazdır." (Müslim, İman10; Tirmizî, Zekât 2; Nesâi, Salât 4). Yine bir hadiste şöyle buyurmuştur Peygamber Efendimiz (as): "Beş vakit namazı Allah, kullarına farz kılmıştır. Eksiksiz olarak, erkân ve adabına riayetle o namazlarını kılan kimseyi, Allah Teâlâ'nın, cennete koyacağına dair va’di vardır. İstenildiği o namazları kılmayan kimseye ise Allah'ın va'di yoktur. Dilerse onu azaplandırır, dilerse de cennete koyar." (Nesai, Salât 6) Yine Rasûlullah, namaz hakkında şu tanımlamalarda bulunmuştur: "Namaz, gözümün nurudur." "Namaz, mü'minin mi'racıdır."
Kısacası namaz, sürekli bir yükseliş ve yüceliştir. Münker'den ma'ruf'a, kötülüklerden iyiliklere, zulumâttan nur'a, tekebbür'den tezellül'e, dünyevîlikten uhrevîliğe, nefsin ve şeytanın esaretinden ilâhî hürriyete ve özgürlüğe doğru bir yüceliş, bir geçiş ve bir inkılâptır.
Namaz; iman ile küfür arasında bir perde, mü'min ile kâfiri birbirinden ayıran alâmet-i fârika (ayırıcı özellik), cennete ya da cehenneme girme konusunda tayin edici faktördür. Kısaca namaz, dinin olmazsa olmaz en birincil amelidir.
Allah'ın Rasûlü, konuyla ilgili hadislerinde şöyle buyurur: "Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terk etmek bu perdeyi kaldırmaktır." (Müslim, İman 134). Nitekim bazı rivayetlerde, namazı bilerek terk edenin kâfir olacağı, bazı rivayetlerde ise "Allah'ın zimmetinden uzaklaşacağı" (Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034) ifade edilmiştir. Aşağıdaki hadis ve ayet, iman ile küfür arasındaki bu kesin çizgiyi belirlemede namazın ifade ettiği anlamı apaçık ortaya koymaktadır: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye, namazlarını kılıp zekâtlarını verinceye kadar insanlarla savaşmaya emrolundum." (Buhârî ve Müslim).
Bir başka hadiste ise, "Onlarla bizim aramızda alâmet-i fârika namazdır. Binâenaleyh namazı terk eden, kâfirlere benzemiştir." (Tirmizî, 2623; Nesâi, I/231; İbn Mâce, 1079).
"Namaz dinin direğidir. Onu terk eden şüphesiz dini yıkmış olur." (Beyhaki). İşte ölçü budur. "Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın." (9/Tevbe, 5)
Namaz; mü’mini ruhen yücelten, onu maddî-manevî kir ve paslardan arındıran, fahşâ ve münkerden alıkoyan, nefsin ve şeytanın esaretinden kurtaran, kibir, gurur ve bencillik gibi hastalıkları tedavi eden, vakar ve tevazu duygularını artıran mükemmel bir ibadettir.
Namaz; mü’mini Allah katına yükseltip O’na kavuşturan bir miractır. Namaz; kalbi pekiştiren ona kuvvet ve metanet kazandıran bir nurdur. Namaz; gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan bir şifadır. Namaz, fani ve fena olan şu dünyadan, ebedî olan ilahî âleme açılan bir penceredir. Namaz; mü’mini gerçek özgürlüğüne kavuşturan ruhî bir inkılâptır.
Namaz; ömür boyu, her türlü hal ve ortamda sürekli devam eden bir sabır eğitimidir. Namaz; günlük hayatın akışını beş kez durdurup düzenleyen, vakti en verimli ve en yararlı bir biçimde kullanmayı sağlayan bir hayat nizamnamesidir. Namaz; mü’minin günlük faaliyetleri hakkında, düzenli olarak Rabbi'ne hesap vermesini sağlayan bir otokontrol mekanizmasıdır. Namaz; duâ, tevbe, istiğfar, zikir, şükür, hamd, tesbih, tenzih gibi öğeleriyle mü’mini manen eğiten ve olgunlaştıran bir ibadetler bütünüdür. (Devam edecek)

AKP VE ÇÖZÜM SÜRECİ

Çözüm süreci, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın, üçüncü bir ülkenin koordinatörlüğünde yapılan Oslo görüşmelerinin başarısız olması üzerine, bu görüşmelerin doğrudan İmralı’yla yapılması yönünde irade ortaya koymasıyla başlamıştır. Aslında Erdoğan, Kürt sorunu konusunda ilk ciddi çıkışını 12 Ağustos 2005’de Diyarbakır’daki konuşmasıyla yapmıştı. Erdoğan bu konuşmasında, “Doğu ve Güneydoğu’daki sorunun adı Kürt sorunudur. Bu sorun, bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur.

Devamını oku...

Rojava’da PKK / PYD Darbesi ve Türkiye

Türkiye, sıfır sorun politikası ile yakın ve uzak komşu ülkelerle iyi ilişkiler geliştirmiş, birçok ülke ile vizeleri kaldırmış ve Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Anlaşmaları imzalamıştır. Bu İşbirliği sayesinde komşu ülkelerle yılda birkaç kez ortak Bakanlar Kurulu toplantıları yapılmış, her toplantıdan sonra da çeşitli alanlarda birçok anlaşmalar imzalanmış ve karşılıklı ticaret eskiye oranla katlanarak artmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye açısından bölgesel güç olma hedefi için yeterli olmasa da, bölge ülke halkları nezdinde itibarı bir hayli yükselmiştir. Bu nedenle hem içeride, hem dışarıda Neo-Osmanlı yakıştırmaları yapılmış, bu, Türkiye yöneticilerinin de hoşuna gitmiştir. Ancak bu durum, hem bölge, hem de uluslararası küresel güçler tarafından çok da hoş karşılanmamıştır. Bu ve benzeri başka nedenlerle, bu durum çok uzun sürmemiş ve özellikle de Ortadoğu halk ayaklanmaları ile birlikte işler tersine dönmeye başlamıştır. Nitekim Irak’la ilişkiler bozulmuş, İran’la problemler yaşanmaya başlanmış ve Suriye ile neredeyse savaş haline gelinmiştir. Şimdilerde ise aynı durum Mısır’la yaşanmaya başlanmıştır. Mısır’da, ABD ve Siyonist İsrail destekli askeri cunta tarafından darbe yapılınca, Türkiye, haklı ve ilkeli bir duruşla darbeye karşı sert bir tavır takınmış ve halkın iradesiyle seçilen Cumhurbaşkanı Mursi’nin arkasında durmuştur. Başka hiçbir ülke ve devlette görülmeyen bu ilkeli duruş, darbe yönetimi ile problemler yaşanmaya neden olmuş ve ikili ilişkileri de neredeyse koparma aşamasına getirmiştir.
Türkiye, aynı nedenlerle Suriye Nusayri-Baas rejimi ile de ikili ilişkilerde sıkıntılar yaşamıştır. Suriye’de 15 Mart’ta başlayan halk ayaklanması, Türkiye’nin Suriye ile tavsiye ve tedbire yönelik yaptığı ikili görüşmelere rağmen rejim tarafından baskıyla, zorla ve sivil halka yönelik gerçekleştirilen kıyımla bastırılmaya çalışılmıştır. Özellikle de 25 Mayıs 2012 tarihinde Hule Katliamı[1] bardağı taşıran son damla olmuştur. Türkiye, bu katliam ile birlikte, Suriye’ye nota vererek tüm diplomatik ilişkilerini askıya aldığını ve Suriyeli diplomatların sınır dışı edileceğini duyurmuştur. Türkiye’nin bu tavrı ve Suriye muhalefetiyle ilişkileri, Esad rejimini de, Türkiye’ye misillime yaparak PKK’yı yeniden desteklemeye yöneltmiştir. Esad rejimi bununla da yetinmemiş PKK’nın uzantısı PYD (Demokratik Birliği Partisi)’ye, 19 Temmuz 2012’den itibaren Kuzey Suriye’de, Kürtlerin yoğun yaşadığı bazı bölgelerin yönetimini bırakmıştır. Bu arada Türkiye’de başlayan çözüm süreci nedeniyle Kuzey Irak’a geçmesi gereken PKK’lılar da, Kuzey Irak yerine Kuzey Suriye’ye geçerek PYD’ye katılmışlardır. 2000-2500 civarında hatta daha fazla olduğu söylenen bu PKK’lılar, silah kullanmada ve gerilla faaliyetlerinde de uzman konumda olmaları, PKK’nın Kuzey Suriye’ye verdiği önemi göstermektedir. Ayrıca KCK’daki son yönetim değişikliği ile KCK Yürütme Konseyi’nin başına getirilen ve sertlik yanlısı olarak bilinen Cemil Bayık da bu bölgeye giderek PYD’yi yeniden organize etmiştir. Bu organize çerçevesinde, PYD’nin silahlı kanadı YPG’nin yönetim kadrolarında bazı değişiklikler yaparak, üst düzey görevlendirmeler yapmıştır.

PKK’DA YÖNETİM DEĞİŞİKLİĞİ
30 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında Kandil’de yapılan 9. Kongre-Gel Genel Kongresinde PKK ya da PKK’yı da kapsayan KCK’nın (Kürdistan Topluluklar Birliği-Koma Civakên Kurdistan) üst yönetimi değişmiştir. Bu kongreye Kürdistan’ın dört parçası (İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den) ile yurt dışından 162 delegenin katıldığı Genel Kurul’da KCK sistemi yeniden ele alınarak KCK Genel Başkanlığı, Genel Başkanlık Konseyi ile Eşbaşkanlık’tan oluşan yeni organların oluşumuna gidilmiştir. 9. Genel Kurul’da Abdullah Öcalan oybirliğiyle yeniden KCK Genel Başkanlığı’na seçilmiştir. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığına Cemil Bayık ve Besê Hozat (Tunceli’li olup asıl ismi Hülya Oran), seçilirken, iki kadın ve iki erkekten oluşan toplam dört yardımcı da seçimlerle belirlenmiştir. Ayrıca KONGRA GEL Eşbaşkanlığına ise Hacer Zagros ile Remzi Kartal seçilmiştir.
Cemil Bayık ile Bese Hozat’ın Eşbaşkanı olduğu KCK Yürütme Konseyi 35 kişiden oluşmaktadır. Son Kongreyle yeni oluşturulan Genel Başkanlık Konseyi’nin ise 6 kişilik kadrosu bulunmaktadır. Bu 6 kişilik kadro Abdullah Öcalan’ın yardımcıları olarak onu temsil görevi yapacaklardır. Genel Başkanlık Konseyi, yetki olarak KCK Yürütme Konseyi’nin üzerinde bulunmaktadır. Abdullah Öcalan’ı temsil edecek 6 yardımcısı, yani “Genel Başkanlık Konseyi” üyeleri, KCK’nın iki Eşbaşkanı, Cemil Bayık ve Bese Hozat, ayrıca Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Sozdar Avesta ve Elif Pazarcık’dan oluşmaktadır.
KCK; PKK’yı, BDP’yi, PYD’yi (Irak’ta Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi-PÇDK, İran’da Kürdistan Özgür Hayat Partisi-PJAK da dâhil olmak üzere) ve diğer bütün organizasyonları içine alan konfederal bir devlet yapılanmasının adıdır. Kısacası KCK, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de örgütleri de kapsayan “Büyük Birleşik Kürdistan”ın hemen bütün organlarını kapsayacak tarzda tasarlanmış paralel bir devlet organizasyonudur. KCK Yürütme Konseyi, yürütme erkini yani hükümeti, Yürütme Konseyi Başkanı da icranın sorumlusu, yani başbakanı temsil etmektedir. Yürütme Konseyi Başkanı, PKK ve diğer bütün silahlı gruplara, alandaki diğer örgütlenmelere hükmeden yapının başında bulunmaktadır.
Dolayısıyla PYD, KCK sistemi içerisinde yer almaktadır. PKK ile PYD aynı ideolojik merkezden beslenmekte olup ikisinin de lideri Öcalan’dır. Rojava Kürdistan bölgesi, Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve yöneticileri Cemil Bayık’ın başında bulunduğu KCK Başkanlık Konseyi’ne bağlıdır. Bu nedenle PKK’nın en üst kadroları ve önemli birimleri şu anda Rojava’da faaliyet göstermektedir. Türkiye’de başlayan çözüm süreci ile birlikte Kuzey Irak’a çekilmesi gereken PKK’lılar, Kuzey Irak’a gitmeyerek Kuzey Suriye’ye geçmişlerdir. Son zamanlarda sadece militanlar değil aynı zamanda PKK’nın üst kadrosundan da bazı yöneticiler gitmiştir. Nitekim giden üst yöneticilerden birisi Cemil Bayık diğeri ise Bahoz Erdal-Fehman Hüseyin’dir. “Rojava’nın Kürtçe anlamı ‘Batı’ demektir. Bu nedenle Kuzey Suriye’de Kürtlerin yaşadığı bölgeye de Batı Kürdistan denmektedir.
Çözüm sürecinin ilerlediğinin iddia edildiği bir dönemde PKK, daha doğru deyimle KCK’daki yönetim değişikliği, haklı olarak akla birtakım sorular getirmiştir. Çünkü bu yönetim değişikliğiyle paralel bir devlet modeli öngörülmektedir. Bir taraftan barıştan, silahların bırakılmasından söz edilirken, diğer taraftan da bir devlet modeli öngörülecek tarzda bir yönetim değişikliğine gidilmesi, iyi niyetle açıklanması mümkün değildir. Evet, 6-7 aydır kan akmıyor, bir rahatlama var, ama bu, nereye kadar? Çünkü PKK/KCK, bu süreçte zaaflarını gidermiş, eksikliklerini tamamlamış ve kadrolarını yenileyerek daha da güçlendiği izlenimini vermektedir. Sanki bu değişiklikle, toplumda, yeni ve uzun süreli bir savaşa hazırlanılıyormuş gibi bir algı oluşturulmuştur. PKK/KCK, yarın ben bu çözüm sürecinden vazgeçtim derse, hiç kimse şaşırmasın. Bu, PKK/KCK’nın yapısına gayet uygundur. İşte o zaman asıl savaş başlayacak ve korkarım ki çok kan dökülecektir. Şimdilerde maskeli, yüzleri kapalı PKK’lıların bazı şehirlerde yöre halkının bile tepkisini çekecek tarzda PYD lehinde eylem yapmaları, yol kesmeleri hayra hiç de alâmet değildir.
Bu nedenle Hükümetin elini çabuk tutması gerekmektedir. Çözüm sürecine bakmadan Kürtlere verilmesi gereken her hak bir an önce, zaman geçirilmeden verilmelidir. Ayrıca verilen bu hakların PKK/KCK’nın bir kazanımı gibi bir algının oluşmasına da mutlaka engel olunmalıdır. Az az ya da geciktirilerek verilen haklar, hem Kürtleri tatmin etmeyecek, hem de sanki PKK/KCK’nın zoruyla verilmiş gibi bir algının oluşmasına neden olacaktır. Her iki halde de bu durum, en çok PKK/KCK’nın işine gelecektir. Kısacası zaman geçirilmeden Türklerin sahip olduğu her hak, Kürtler başta olmak üzere diğer bütün kavimlere, eksiksiz verilmelidir. Ancak bu takdirde PKK/KCK’nın oluşturmaya çalıştığı devlet modeli ve hazırladığı sinsi ve fırsatçı planları boşa çıkarılabilir.
PYD, PKK (KCK)’NIN SİLAHLI UZANTISIDIR!.
Türkiye ile Suriye arasında özellikle de Beşşar Esad döneminde ilişkiler müspet anlamda gelişince Abdullah Öcalan’dan sonra PKK’nın kalan militanları da Suriye’den ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bunun üzerine PKK da, Suriye’deki varlığını devam ettirebilmek için Suriye Kürtlerinden oluşmak üzere 2003 yılında PYD (Kürdistan Demokratik Birliği Partisi-Partiya Yekitiya Demokrat)’yi kurmuştur. Zaten PKK içerisinde sayı ve etkinlik bakımından bir hayli Suriyeli Kürt militan bulunmaktadır. Hatta PKK’da bulunan yabancıların başını Suriyeliler çekmektedir. Suriye’de yaşayan ve zor şartlarda hayatlarını sürdüren ‘kimliksiz’ olarak tabir edilen Kürtler, PKK, dolayısıyla da PYD için daima önemli bir kaynak teşkil etmiştir. Örgütün önemli bazı stratejik mevkileri halen Suriyeli militanların elinde bulunmaktadır. Türkiye’de şehir eylemleri yapan ve kendilerine Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) adını veren grubun elebaşı da Suriye uyruklu Bahoz Erdal idi. Bahoz Erdal’ın arkadaşları da, grubun üst kademelerinde görev almışlardır. Erdal aynı zamanda PKK’nın askerî kanadı olarak bilinen Halk Savunma Güçleri’nin (HPG) komutanlığını da yapmaktadır.[2] Bahoz Erdal (Fehman Hüseyin) şimdilerde Suriye’de PYD’ye katıldığı söylenmektedir.
Suriye’de, 15 Mart 2011’de halk ayaklanması başladığında Kürt partilerinden sadece Mişel Temo’nun başında bulunduğu Gelecek/Şepal Partisi, Esad rejimine karşı silahlı mücadele veren Suriye Ulusal Konseyi (SUK)’un içerisinde yer almıştır. Diğer Kürt Partileri ise, -PYD hariç- Ekim 2011’de, Suriye Kürt Ulusal Konseyi’ni kurmuşlardır. Aslında bu partiler de Esad rejimine karşı gösteri, eylem yaparak karşı çıkmışlarsa da ancak SUK ile birlikte rejime karşı silahlı mücadelede fazla yer almamışlardır. PKK’nın Suriye’deki kolu PYD (Kürdistan Demokratik Birlik Partisi) ise Esad rejimini desteklemiştir. Hatta Esad rejimine karşı eylem yapan ya da silahlı mücadelede bulunanlara karşı sert tavır takınmıştır. Nitekim SUK’un içerisinde silahlı mücadele veren Şepal Partisi Genel Başkanı Mişel Temo ile Bedro aşiretinin lideri Abdullah Bedro’ya dönük gerçekleştirilen suikastta ise üç oğlu öldürülmüş, Abdullah Bedro ise yaralı bir şekilde kurtulmuştur.[3]Sadece bu kadarla da yetinilmemiş, diğer Kürt partileri üzerinde de baskı oluşturulmuş, söz dinlemeyenlerin kimilerini dağa kaldırılmış, kimileri ise hapsedilmiştir.
Mesut Barzani, Erbil’de Suriye Kürt partilerini, aralarındaki ilişkilerini düzeltmek, birlikte hareket etmelerini sağlamak amacıyla zaman zaman bir araya getirmiştir. Suriye’de iki ayrı grup halinde faaliyet gösteren Kürt partileri (PYD’nin dâhil olduğu Ulusal Koordinasyon Kurulu-UKK ile diğer partilerinin dâhil olduğu Kürt Ulusal Konseyi- KUK), 12 Temmuz 2012’de Erbil’de yaptıkları toplantının neticesinde Kürt Yüksek Konseyi (KYK)’yı kurmuşlardır. Suriye Kürt bölgesinde, Kürtler adına tek yetkili kurum KYK olmasına rağmen PYD baskın ve silahlı gücünü kullanarak diğer Kürt partilerini bir oldu-bittiyle susturmaya çalışmıştır. Esad yönetiminin merkezi, Şam, Halep, Humus gibi yerlerde muhaliflerin karşısında sıkışması üzerine Kuzey bölgelerinden çekilme kararı almıştır. Bir taktikten ibaret olan bu çekilmeden amaç ise; 1- Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bu bölgeleri Kürtlere, özellikle de PYD’ye teslim ederek Türkiye’yi, PYD/PKK ile karşı karşıya getirmek, 2- Kuzey bölgesindeki gücünü de merkezi yerlerdeki gücüyle birleştirerek ÖSO ve diğer muhaliflere karşı daha güçlü bir şekilde savaşmak, 3- PYD’nin, kendisine olan desteğini devam ettirmek. Nitekim Esad, bu taktiğinde başarılı da olmuştur. Askeri gücünü çektiği ya da etkin olarak bulunmadığı Kuzey Suriye’deki Afrin, Kobani, Kamışlı gibi şehirler ile Cindires, Amude ve Tirbespi gibi kasabaların yönetimini Suriye’deki PYD’ye bırakarak, hem kendisine karşı olan Kürtlerle PYD’yi karşı karşıya getirmiş, hem de PKK/PYD’nin burada Türkiye’ye karşı yeni bir mevzi kazanmasını sağlamıştır. Esad, sadece bu kentlerden çekilmekle kalmamış, aynı zamanda ağır silahlarını da PYD’ye bırakmıştır.
PKK/PYD, Esad güçlerinin kendisine teslim ettiği ilçe ve kasabalarda PKK bayrağı ve Abdullah Öcalan’ın posterlerini asarak, diğer Kürt Partilerini ve Yüksek Kürt Konseyi’ni hiçe saymıştır. PYD’nin bu tavrı, sadece diğer Kürt partileri ile Mesut Barzani’yi değil, aynı zamanda Baas rejimi ile mücadele eden başta ÖSO olmak üzere diğer muhalif grupları da tedirgin etmiştir. Bu nedenle zaman zaman sürtüşmeler meydana gelmiş ise de asıl kavga Kasım 2012 ayında meydana gelmiştir.
8 Kasım 2012′de PYD’nin silahlı kanadı YPG ile Özgür Suriye Ordusu güçleri arasında Resulayn’da (Serèkaniyè) başlayan çatışmalar, daha sonra Şanlıurfa’nın Suruç ilçesi sınırında bulunan Aynelarab (Kobani) kentine de sıçramıştır. Her iki taraftan da onlarca kişinin ölmesine neden olan bu çatışmalar, zaman zaman yapılan anlaşmalarla durmuşsa da bu, çok uzun sürmemiştir. Daha uzun süreli anlaşma ise, tekbir sesleri arasında 25 Kasım 2012’de imzalanmış ve sınırda bulunan yüksek bir binaya da Özgür Suriye Ordusu’nun bayrağı çekilerek sağlanmıştır.
Ancak daha sonraki aylarda da zaman zaman sürtüşmeler ve çatışmalar devam etmiştir. Temmuz 2013’e kadar çatışmaları durduracak asıl anlaşma 18 Şubat 2013’de imzalanmıştır. 11 maddeden oluşan anlaşmaya göre silahlı gruplar kenti terk edecek ve bütün güçlerin katılımıyla bir şehir yönetimi kurulacak. Fıratnews’te yer alan habere göre herkesin “Suriye, Suriyelilerindir” sloganıyla hareket etmesi gerektiği belirtilen anlaşma metninde imzalanan maddelerden bazıları şunlar:
1- Bütün silahlı gruplar kenti terk etmeli.
2- İki tarafın katılımıyla anlaşmanın gözlemciliğini yapacak bir komitenin kurulması.
3- Kentin sivil isimlerin yer alacağı bir meclis tarafından yöneltilmesi.
4- Sınır kapısının meclis tarafından kontrol edilmesi.
5- Serêkaniyê girişinde YPG ve Suriye Özgür Ordusu’nun ortak kontrol noktalarını kurması.
6- İki tarafın basında polemiğe girmemesi ve karşıt açıklamalar yapmaması.[4]

PYD, ESAD REJİMİNİ RAHATLATMIŞTIR
Son aylarda İran ve Hizbullah’ın yoğun bir şekilde fiili olarak Baas rejiminin yanında yer almış olması Suriye diktatörlüğünün üstünlük kazanmasına neden olmuştur. Stratejik olarak çok önemli bir konuma sahip olan Kusayr şehri[5], Hizbullah militanlarının ve İran’ın yardımıyla Baas diktatörlüğü tarafından yeniden ele geçirilmiştir. Buranın ele geçirilmiş olması Esad rejimini moralmen güçlendirmiştir. İran’ın ve Hizbullah’ın fiili, Rusya’nın silah ve lojistik yardımı, ABD ile Siyonist İsrail ve Batı’nın zımni desteği, Esad diktatörlüğünün, muhalifler nezdinde üstünlük sağlamasına neden olmuştur. Bu nedenle Esad rejimi, Kusayr’dan sonra diğer kentlere özellikle de Humus’a yönelmiştir. Bunca yardım ve desteğe rağmen zorlanan Baas diktatörlüğünün imdadına bu sefer de PKK/PYD yetişmiştir. PKK/PYD’nin Kuzey Bölgesindeki ÖSO denetiminde olan başta Rasulayn’e saldırması, muhaliflerin güçlerinin bir kısmının tekrar yeniden bu bölgeye kaydırmasına neden olmuştur. PKK/PYD, 18 Şubat anlaşmasına ihanet ederek muhalifleri arkadan vurmuş, tam anlamıyla fırsatçılık yapmıştır. Muhalifler ağırlıklı olarak güçlerini Esad rejimiyle savaşmaya yönlendirdiklerinde, Kuzey’de çok az güç bulundurmakta idiler. Bunu fırsat bilen ve aynı zamanda Esad’a da zaman kazandırmak için PKK/PYD saldırıya geçerek başta Rasulayn olmak üzere bazı yerleri ele geçirmiştir. Bir de utanmadan hurdaya ayrılmış bir tankı, sanki Nusra Cephesinden ele geçirmişler gibi dünya kamuoyuna göstermişlerdir. PKK/PYD’nin bu şekilde saldırması elbette ki, Esad diktatörlüğünün işine yaramıştır. Nitekim Suriye Kürt Ulusal Meclisi Amude Başkanı ve Suriye’nin en büyük Kürt partilerinden Yekiti’nin de yöneticisi olan Mervan Abdulhamit Hüseyin, özerklik projesinin ise Esad rejiminin ömrünü uzatmaya yönelik bir adım olduğunu vurgulamıştır. Hüseyin’e göre, Esad’e karşı düzenledikleri mitinglerin Kürt bölgesine yayılması ve Kürtlerin birlikte hareket kararı almaları rejimi rahatsız ettiğinden dolayı PYD, Esad rejimi tarafından aktif hale getirilmiştir. Çünkü diyor Mervan Abdulhamit Hüseyin, “PYD’nin gücünü rejimden aldığını herkes biliyor. Silahların rejim tarafından sağlandığı da açık. Şimdi özerklik ilan edeceklerini söylüyorlar. Bu kabul edilecek bir durum değildir. PYD tek başına yönetimde olacak, tek renk, tek güç olacak. Bunun Baas’tan ne farkı var?” şeklinde konuşmuştur.[6]
Rasulayn’ın bağlı olduğu 250 bin nüfuslu Haseke ilinin Müftüsü İbrahim Nakşibendî de, Beşşar Esad’ın PYD’yi Türkiye’nin başına musallat etmek için silahlandırıp bölgeye yerleştirdiğini söylemiştir; “Esad baktı giderek her yerde kontrolü kaybediyor. PYD’yi de çağırarak Türkiye’nin başına bela olsun diye Türkiye sınırına yerleştirip silahlandırdı. Onlara devlet kurmaları için silahlar verdi. (…) Bunlar, dindar Müslüman Kürtlere saldırıyorlar. Arap olsun Kürt olsun dindar olanlara baskı yapıyorlar. Ehlisünnet olan insanları Esad da vuruyor, PYD de. Bölgede Ermeni ve Yahudi vardır. Fakat onlara bir şey yapmıyorlar. PYD’nin bölgede de geniş bir tabanı yok.[7]
PYD, sadece Türkiye için değil, belki de asıl Kuzey Suriye’de yaşayan Kürtler için bir tehdittir. Düne kadar ve halen Esad rejimiyle işbirliği halinde olan PKK/PYD, bütünüyle Kürtlerin yaşadığı bu bölge üzerinde tek başına hâkimiyet kurmak istemektedir. PYD’nin de tıpkı PKK gibi Kürtlerin haklarını savunmak gibi bir niyeti yoktur. Şayet olsaydı, Abdullah Öcalan Şam’da el-Muhaberat’ın koruması ve gözetimi altında yaşarken, Suriye Kürtleri en temel insani haklarından yoksun bırakılmalarından dolayı sesini çıkarır ve müspet bir adımın atılmasını sağlardı. Öcalan da, PKK’nın Suriye kanadı da, sanki Suriye Kürtlerinin vatandaşlık hakları dâhil hiçbir problemi yokmuş gibi davranmış ve bu konuda en küçük bir adım bile atmamıştır. Oysa 1962’den beri 200-300 bin Suriye Kürt’ü en temel hakkı olan vatandaşlık haklarından yoksun olarak yaşamak zorunda bırakılmıştır. Suriye diktatörlüğü, Öcalan Şam’da yaşarken de, bu halkı, insani her haktan yoksun, ‘yok’ hükmünde, kimlik ve kişilik haklarını yok saymış ve en masum, en tabi insani talepleri bile katliamla, zindanlarla karşılık vermiştir. Kürtlerin haklarını savunduğu iddia edilen Abdullah Öcalan ve PKK’nın, Suriye Kürtlerine yönelik bu zulme acaba neden sesi çıkmamıştı? Türkiye’de, Kürtlerin hakkı için başta Kürtler de olmak üzere terör estiren PKK ve Öcalan, neden Suriye Kürtlerine kimlik bile verilmemesini hiç gündeme getirmemişti? PYD ya da PKK’ya katılan ve üst düzeyde görev de alan Fehman Hüseyin, Sofi Nureddin gibi Suriye Kürtleri, Türkiye Kürtlerinin hakkını savunmak için Türkiye içerisinde masum sivillere karşı terör estirirken, neden ezilen, insan yerine konmayan, vatandaşlık hakkı bile verilmeyen Suriye Kürtleri için bir şey yapmamışlardı?
Türkiye’de başlayan çözüm süreci dolayısıyla hem PKK, hem de PYD daha da güçlenmiş, kadrolarını yeniden tahkim etmiş ve yönetimini bu süreçten istifade ile yenilemiş ve güçlendirmiştir. Bir taraftan yetişmiş silahlı unsurlarını Kuzey Suriye’ye geçirirken, bir taraftan da hasta, yaralı, yaşlı militanlarını daha güvenli yerlere taşımış ve çekilen militanların yerine de 2500 civarında yeni militan devşirmiştir. PKK/PYD’nin amacı, Kuzey Suriye’de yani Rojava’da sağlam bir zemin oluşturarak ilk etapta Kuzey Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi gibi bir yönetim, sonrasında da totaliter, laik ve seküler bir devlet kurmaktır. PYD’nin eşbaşkanı Salih Müslim, Taraf Gazetesinde[8] Amberin Zaman’a verdiği röportajında açıkça biz Şeriata karşı savaşıyoruz demesi de kurulacak devletin nasıl olacağının ipuçlarını vermektedir. Zaten başka bir şey de beklenmezdi Salih Müslim’den!. Salih Müslim’in Türkiye’ye çağrılması ve bu doğrultuda Salih Müslim’in yaptığı açıklamaların hiçbir inandırıcı yönü yoktur. PYD ve Eşbaşkanı Müslim fırsatçı bir anlayışa sahiptir. Fırsat buldukları zaman Türkiye’ye verdiği hiçbir sözü yerine getirmeyeceklerdir.
Netice olarak Arapların, Türklerin ve diğer kavimlerin kendi devlet(çik)lerini kurma hakkı varsa, elbette Kürtlerin de kendi devlet(çik)lerini kurma hakları vardır. Ancak bu, ne Kürtleri, ne Arapları, ne de Türkleri memnun edecektir. Bundan memnun olanlar sadece ve sadece Siyonist İsrail ve diğer emperyal işgalci güçler olacaktır. Olması gereken ise Müslüman halkların, birlikte, İslami esaslara uygun bir devlet kurmalarıdır. Bir Müslüman’ı, ne Türkiye, ne Kürdiye ve ne de Arabiye ve ne de bir başka kavmin ismiyle kurulacak bir devlet tatmin edecektir.


--------------------------------------------------------------------------------
[1] 25 Mayıs 2012’de Humus’un Hula kasabasında 49′u çocuk, 34′ü kadın olmak üzere toplam 109 masum sivil katledilmiştir.
[2][2] http://www.diyannet.com/haber/hn-32077.html
[3] Daha geniş Bilgi için, http://www.gencbirikim.net/baas-partisinden-pydpkkya-suriye-kurtleri/
[4] Bütün maddeler için bkz; http://www.habername.com/haber-pyd-ile-oso-baris-anlasmasi-imzaladi-85896.htm
[5] Kusayr şehri, stratejik olarak çok önemli bir konuma sahip Humus’a bağlı Lübnan sınırına 10 Km uzaklıkta 30 bin nüfuslu küçük bir ilçedir. Bir yılı aşkın bir süredir muhaliflerin elinde bulunmaktaydı. Kusayr’ın bağlı olduğu Humus, Suriye’nin her anlamda tam ortasında yer almaktadır. Ülkenin bütün enerji nakil hatları buradan geçiyor ve Humus, hem önemli sanayi tesislerini hem de ülkenin en önemli rafinerisini barındırmaktadır. Humus’da Sünni Müslümanlar, Alevi ve Hıristiyanlar karışık bir şekilde yaşamaktadır. Şam-Tartus-Lazkiye, Şam-Hama-Halep-İdlip karayolu hattının ortasında yer alan Humus’u elinde tutan bir anlamda bütün Suriye’yi kontrol edebilecektir. Kuseyr’in muhalifler açısından önemi burada ortaya çıkıyor. Çünkü Suriye dışından muhalifler ve lojistik malzeme Lübnan ve devamında Kuseyr’den geçerek Humus’a ulaşmaktadır. Bu nedenle, Humus’un stratejik öneminin en can alıcı noktası Kusayr ilçesidir. Daha geniş bilgi için Ali Kaçar, Genç Birikim Dergisi, Haziran 2013, 169. Sayı,
[6] http://www.zaman.com.tr/dunya_pkknin-suriye-kolu-esedin-omrunu-uzatmaya-calisiyor_2112124.html
[7]http://www.zaman.com.tr/dunya_pydnin-savasi-kendisine-destek-vermeyen-dindar-kurtlere-karsi_2112402.html
[8] 20.07.2013 tarihli Taraf Gazetesi
NOT: BU YAZI GENÇ BİRİKİM DERGİSİNİN AĞUSTOS 2013 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

adana cuma sohbetleri

YAZANLARIMIZ


IMAGE
source site 1- M.Beşir ERYARSOY
IMAGE
go here 7- Talha M. AY