DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE SON GELİŞMELER

Savaş Önce Kavramlar ÜzeRİnden Yürütülüyor

Bugün adına Ortadoğu dedikleri, İngilizlerin uydurduğu, bizim de İslâm dünyası dediğimiz coğrafya, -ben mümkün mertebe Orta Doğu tabirini kullanmamaya dikkat ediyorum- İngilizlerin ihdas ettiği bir kavram. İngilizler kendilerini dünyanın merkezine koyuyorlar, Yakın Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu… Kime göre? İngilizlere göre.

Yani önce kavramlar üzerinden bir savaş başlıyor. Bu kavramlar zihnimize yerleşince onların yörüngesine girmiş oluyoruz. İşte biz mümkün mertebe kendi kavramlarımızı kullanmalıyız. Ben Orta Doğu tabirini kullanmamaya çalışacağım. İslâm ülkeleri de diyemiyorum, halkı Müslüman olan ülkeler demek istiyorum, çünkü İslâmî bir idarenin yeryüzünde olmadığına inanıyorum.

İslâm devleti olmadığı için İslâm devletleri de diyemiyorum, halkı Müslüman ülkeler tabiri daha uygun gibi geliyor. Onun için halkı Müslüman ülkelerde Amerika’nın politikasına biraz değineceğim.

http://fade.graphics/day/how-to-turn-off-navigation-on-iphone-7.html ABD ve Avrupa Birliği

Şu anda gayr-i Müslimlerin hâkim güçleri var, birincisi Amerika Birleşik Devletleri’dir, ikincisi Avrupa Birliği’dir, Rusya’dır, Çin’dir. Çin de bizim topraklarda cirit atmaya, İslâm coğrafyasına müdahil olmaya başladı. Dolayısıyla İslâm coğrafyasına müdahil olan ülkeler başta Amerika Birleşik Devletleri sonra Avrupa Birliği, yani İngiltere, Almanya ve Fransa’dır. Bunların her birinin ayrı ayrı planları var. Bir de bölgeye yeni yeni müdahil olan Çin var. Kısmen Rusya var. Yerli aktörler, devletler var; Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Mısır gibi.

İslâm dünyasında yaşananlara müdahil olan devletlerarasında başta Amerika gelmektedir. Çünkü Amerika kendisini şu anda dünyanın jandarması ve hâkimi gibi görüyor. Karşısında durabilecek bir güç de yok. Bu devlet kendisinin üç sacayağı olduğunu söyler. Der ki, biz kıta Avrupa’sındaki devletlerin işlediği zulmü işlemedik, siyaset sahnesine yeni çıktık, dolayısıyla Avrupa’nın kirlerinden beriyiz, bu yeni devletin ilkesi de dünyaya adil davranmak; demokrasi, insan hakları bizim temel ilkelerimiz… Ama bunların hepsi kâğıt üstünde kalıyor. Amerika’nın Orta Doğu politikalarından birincisi İsrail’in güvenliğini sağlamak; ikincisi ülkeler arasında bir denge sağlamaya çalışmak; üçüncüsü enerji kaynaklarını ele geçirmek ve bunun dış dünyaya pazarlanması için yolların güvenliğini oluşturmak.

opzioni binarie con etoro Öncelik İsrail’in Güvenliğidir

Bir başka iddiası da güya despot idarelere karşı halkların yanında yer almak, özgürlükleri savunmaktır.  Amerika bu ilkeleri yerine getiremez, çünkü onun önceliği İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. İsrail Amerika’nın o ahlâkî değerlerinin hepsini (insanlık, hürriyet, demokrasi) çiğneyen bir devlettir. Amerika da bunu desteklediği müddetçe ki buna mahkûmdur, ilan ettiği değerleri bizim coğrafyada çiğniyor. Bir taraftan halkların güvenini kazanmak istiyor, diğer taraftan İsrail’in güvenliğini sağlamak istiyor ve tabi ki beceremiyor. Müslüman halkların çoğu kendilerini yönetenlere rağmen İsrail’e tepkilidir;  İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere tarafından içimize yerleştirildiğini, öncü bir karakol vazifesi gördüğünü, Batı’nın menfaatlerini savunduğunu, Batı adına buraya yerleştirildiğini düşünüyor. İşte Amerika hem Müslüman halklarla diyalog kurmaya çalışıyor hem de İsrail’in güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Bu çelişkiyi kırmak için didinip duruyor, kendi ilkelerini çiğniyor. İsrail’in güvenliğini merkeze koyduğu için halkı Müslüman olan ülkelerin despotlarıyla iş tutuyor, onların güvenini kazanmaya çalışarak halkları oyalıyor. Dolayısıyla halkların düşüncelerini, isteklerini önemsemiyor, hele iktidara gelmelerini hiç istemiyor. Halkların iktidarının önünü kesmeyi kendine vazife olarak görüyor.

En son örneğini Mısır’da gördük. Mısır diktatörünü desteklemek zorunda kaldı, çünkü İhvan-ı Müslimin bir halk hareketiydi, bu halk iktidar olursa İsrail’in güvenliği tehlikeye girerdi. Amerika bunu gördüğü için Suud’u da yanına alarak Mursi’yi devre dışı bıraktı ve Sisi’yi getirip Mısır’a yerleştirdi. Bu durum aslında Amerika’nın ne kadar zorda olduğunu da gösteriyor. Şu anda Amerika Sisi’yle iş tutuyor, dolaylı bir şekilde Esed’i destekliyor, İhvan-ı Müslimin’in gelmemesi için herkesle anlaşmaya hazır, buna İran da dâhil.  Halkıyla barışık, biraz da kendi başına bağımsız gibi duran bir tek Türkiye kaldı İslâm dünyasında,  onu da hizaya getirmek için baskı yapıyor.

Almanya-Fransa

Almanya, İran üzerinden İran da kısmen Rusya üzerinden iş tutarak İslâm coğrafyasına müdahil olmak istiyor. Çünkü Almanya’nın da burada menfaatleri var. Almanya da İslâm coğrafyasına, Türkî cumhuriyetlere, Balkanlara, Kafkaslara yerleşmek istiyor, o da oradan payını almak istiyor ama beraber iş tutacağı bir ülke bugüne kadar bulamadı.  Cihan Harbi’nde Türkiye Amerika’yla, NATO’yla birlikte hareket ettiği için Almanya Türkiye’yi de kaybetti. Şu anda yeni bir arayış içerisinde, o da dolaylı bir şekilde Türkiye’yi sıkıştırıp İslâm dünyasında kendine bir yer edinmek istiyor. Kalkınmakta olan Türkiye’nin önünü kesmek için üçüncü havaalanı gibi projeler Almanya’yı tedirgin ediyor. Cihan Harbi’nden sonra bazı ülkeler Fransa’ya bırakıldı; Afrika’nın kuzeyi, Mağrip, Suriye, Lübnan… Ama bugün Amerika’nın müdahalesiyle Fransa’nın elinden bunlar alınmaya başlandı. Fransa da bir numara çekip tekrar gücünü sağlamaya çalışıyor, Türkiye ile iş tutmaya çalışıyor ama kafası karışık, çünkü elindekileri kaybetmek üzere, bunu sağlamak için de Amerika’ya dinletecek gücü yok, o da olmadığı için bocalayıp duruyor, bazen Türkiye’nin yanında yer alıyor bazen karşısına geçiyor, bu zikzakları hepimiz müşahede ediyoruz. Şunu bilmemiz gerekir ki şu anda Amerika’nın net olarak karşı çıktığı bir şeyin bizim coğrafyada hayatiyet bulması zordur.

İran Ne Yapmaya Çalışıyor?

İran, gerçekleştirdiği İslâm Devrimi’nden sonra bir nevi dünya Müslümanlarının temsilcisi hâline geldi. Uluslararası arenada anti-Amerikancı, İsrail karşıtı, özgürlükçü, İslâm hassasiyetini muhafaza eden, İslâm adına konuşan, Salman Rüşdü olayına müdahil olan, Salman Rüşdü’ye ölüm fermanı çıkaran, dünyada İslâm’ı temsil eden bir ülke gibi göründü veya kendini öyle gösterdi. Ancak “one minute”den sonra Türkiye dünya nezdinde İslâm’ı temsil eder bir hâl almaya başlayınca İran bundan rahatsız oldu ve Türkiye’nin önünü kesebilmek için bugüne kadar yaptıklarını, söylediklerini yok sayarak yeni bir arayış içerisine girdi. Bu arayış neticesinde bir baktık ki yıllarca büyük şeytan dediği Amerika’yla ortak hareket ediyormuş, biz yeni fark ettik. Almanya’yla çok iç içe olduğunu gördük, yeni fark ettik. Çin ile diyalog halinde olduğunu gördük. Çin’in Orta Doğu’da/bizim coğrafyada çok fazla etkisi yok ama Uygur Türklerine, oradaki Müslümanlara yaptığı zulümler ortada… İran onları görmüyor. Ben İran’ın politikalarının Perslik/İran milliliği esasına dayandığına inanıyorum. İran Şiiliği bir paravan olarak kullanıyor, aslında ilk bakışta sanki Şia siyaseti güdüyor gibi bir izlenim veriyor ama biraz deşerseniz altından Perslik çıkar. Şiilik, biraz da İran’ın İslâm dünyasının hem içinde hem de farklı olmasını sağlayan bir düşünce hâline geldi.

http://blog.pinkprincess.com/?svecha=affidabilita-trading-system-a-pagamento-opzioni-binarie&c2e=c6 İran Selahaddin-i Eyyubi’ye de İhanet Etmişti

Bakıyorsunuz Hüseynî kıyam aslında kendinden olan zulme bile karşı çıkacaksın diyor; Hz. Hüseyin bir kıyam örneği gösteriyor, ama İran; Amerika ile Çin ile Rusya ile anlaşabiliyor, bunu anlamak gerçekten zor. Bugün İran’ın geldiği nokta iç düşman ihdas edip onunla kavga etmektedir. İran “Yezit” diyor. Kim Yezit? İran Şia’sının anlayışına göre ehl-i sünnet inancını taşıyan  herkes Yezitlik sınıfına girebilir. Dolayısıyla “ötekisi”, tarih boyunca da öyle olmuştur, hiçbir zaman açık İslam düşmanı İran’ın düşmanı olmamıştır. İran ne Haçlılarla savaşmıştır ne Avrupalılarla. Osmanlı ne zaman Batı’ya saldırdıysa Osmanlı’yı arkadan vurmuştur, Selahaddi-i Eyyubi’ye de ihanet etmiş bir siyaseti vardır İran’ın. Bugün de aslında İran’ın Perslik siyaseti güttüğünü görüyoruz. Yani şu anda Husiler üzerinden Yemen’i karıştırmaları da bunun açık örneğidir. İslâm tarihi ile ilgilenen herkes bunu bilir ki İslâm’ın ilk yıllarında Yemen, Perslerin, ilgi alanındaydı. O dönemlerde bıraktığı yerlere siyaset yaparak hâkim olmaya çalışıyor. Şiiliği de paravan olarak kullanıyor. Ben kendi adıma İran’ı değerlendirirken yaptıkları siyaset üzerinden gitmek isterim. Bugün İran maalesef Esed’i, Maliki’yi destekliyor. Esed’i bütün zalimliğine rağmen arkalaması İran’ın ne kadar İslâmî bir hassasiyet taşıdığını gösteriyor. İran, gariptir, şu sıralar Suudi Arabistan ile ortak hareket ediyor, alan genişletiyor, Şiî nüfuz alanı oluşturmaya çalışıyor, Türkiye’nin önünü kesmek istiyor ve ileride, inşallah olmaz ama, biraz daha güçlenerek on sene, yirmi sene sonra bir Şiî-Sünnî kavgasının zeminini hazırlıyor. Bu hususta Amerika İran’a yardımcı oluyor. Yeni değil Amerikan’ın bu hususta İran’a yardımcı oluşu. Şimdi şöyle biraz geriye çekilip düşünelim, eğer Amerika hakikaten İran’ı düşman addetseydi, İran’ın o zaman iki problemli komşusu vardı birisi Taliban’ın hâkim olduğu Afganistan bir diğeri de Saddam’ın hâkim olduğu Irak. Amerika ikisini de kendi eliyle ortadan kaldırarak İran’ı güçlendirdi. Eğer ABD’nin birinci düşmanı İran olsaydı önce onu halleder, sonra diğerlerle uğraşırdı. Ama gördük ki mesela orada bu iki devleti kendisi ile uğraşır hale getirerek İran’ı rahatlattı, şu an ne doğu tarafından, Afganistan’dan, İran’a bir tehdit var ne de Irak’tan. Zaten Amerika son müdahalesi ile Irak’ı da İran’a teslim etti. Peki, bu ne biçim düşmanlık ben anlamakta zorlanıyorum. Yani birisi bu benim anlamakta zorlandığım şeyi izah ederse çok memnun kalırım, ben de inanırım ki o zaman hakikaten Amerika ile İran arasında bir düşmanlık var.  İran, İslâm dünyasına düşman olan güçlerle iş tutabilen bir hâle gelmiş böyle bir siyaset güdüyor.

İran Cambazlık Yapıyor

Diyorlar ki Türkiye ile Amerika birlikte hareket ediyor, bunlar stratejik ortaktır, İran ise düşmandır. Ama Amerika yıllardır PKK’yı besliyor fakat her nedense PJK’a destek vermiyor, İran’daki Kürtçü harekete nefes aldırmıyor. Amerika istese onları da güçlendirir, silahlandırır, besler, İran’ın başına bela eder, etmiyor. Suriye Kürtleri ayaklanmış, Irak Kürtleri ayaklanmış, İran’da ses yok. Demek ki uluslararası güç oradakilere sesinizi çıkarmayın diyor. Bu da İran’la uluslararası sistemin ortak hareket ettiğinin delili gibidir. Ayrıca İran şu anda İslâm dünyasında kendisine rakip olarak Türkiye’yi görüyor, Türkiye’nin önünü kesmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Şu anda Yemen’e, Suriye’ye, Lübnan’a müdahil, Irak tekelinde, Körfez ülkelerinin büyük bir kısmıyla da iç içe. Son zamanlarda Pakistan’la da bir gerginlik başladı. İnşallah bir savaş çıkmaz ama ortam gittikçe geriliyor, çünkü Pakistan’ın da kendi iç problemleri var, ulusal sistem Pakistan’ın biraz daha karışmasını istiyor. İran yıllar yılı Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekledi. Hâlbuki Şiî bir politika gütseydi Azeriler de Şiî, ama orada din kalktı, başka menfaatler devreye girdi. Buraya gelince din devreye giriyor, oraya gidince strateji devreye giriyor, tam böyle cambaz gibi oynuyor İran.

Suudi Arabistan Baasçılığı Besliyor

Bir de Suudi Arabistan’ımız var. O da diyor ki ben İslâm’ın merkeziyim. Mekke, Medine buradadır; İslâm buradan yayıldı, benim itikadım İslâm’ın esasıdır. Dolayısıyla İslâm benden sorulur. Benim dışımdaki İslâm ülkeleri de bana boyun eğmek zorundadır. Şu anda Suudi Arabistan’ın bir numaralı düşmanı İhvan-ı Müslimin düşüncesidir. Bu nedenle onu bastırmak için elinden geleni yapıyor. Onun için hepimizin bildiği adı “Nur” olan, düşüncesi nedir bilmiyorum, partiyi ve Mursi’yi devirdiler. Nasıl bir şeriat devleti ki Amerika’yla iş tutup Mursi’nin önünü kesebiliyor Suudi Arabistan. Suudi Arabistan şu anda Suriye’de Irak’ta Türkiye’nin etkin olmaması için elinden geleni yapıyor ve Suriye’de muhalefeti destekliyor gibi görünüyor ama el altından da o Baasçılığı besliyor. Çünkü ona göre Baas olmazsa İhvan gelir. İhvan gelirse Suud’un belki sonu gelir. Onun için şu anda birinci düşmanı İhvan-ı Müslimin’dir. Ayrıca Suudi Arabistan Katar’a baskı yaparak onu kendi yanına çekti. Katar daha önce Türkiye’yle Mursi ile iş tutuyordu. Körfez ülkelerine çok ciddi manada baskı yapıyor siyaseten kendi yanına çekmek için. Yemen de maalesef şu anda İran’la ortak hareket ediyor. Orada da ilk yaptıkları şey İhvan-ı Müslimin’in şubesine saldırmak oldu. Bu ülkelerin manzarası benim gördüğüm kadarıyla böyle.

optionweb betrug Türkiye Özüne Dönmeye Çalışıyor

Türkiye yalnız kaldı dünyada. NATO üyesi, Birleşmiş Milletler üyesi Türkiye, uluslararası vecibelerini yerine getiriyor, hiç sıkıntı çıkarmıyordu ama biraz güçlenince kendisine biçilen sınırları zorlamaya başlayınca birileri çok daha fazla ileriye gitmesine müsaade etmemeye başladı. Kavga da buradan başladı. Hem bu çözüm sürecinde PKK ile mücadelede hem de paralel yapının yapıp ettikleri, Suriye’deki müdahale, İran’la olan sıkıntı, hepsinin altında bence bunlar yatıyor. Türkiye Batı için çok mühim bir ülke, İslâm dünyasında tek laik ülke, demokratik bir idaresi var, iktidar halkın oyuyla başa geliyor. Batılılaştırmak için üzerinde çok çalışılmış, iki yüz, üç yüz sene plan program yapılmış ve pratiğe konulmuş, örnek gösterilmiş, modern bir ülke olarak takdim edilmek istenmiş ama doksan sene sonra gelinen nokta itibariyle Türkiye tekrar kendi özüne dönmeye başlıyor; tarihiyle, coğrafyasıyla, insanıyla barışmaya başlıyor. Böyle de olunca Batı’nın kafasındaki Türkiye değişti, değişmeye başladı.

Ben bunları söylerken Ak Parti propagandası yapmıyorum, bir Müslüman olarak adil davranmaya çalışıyorum. Tarihten öğrendiklerimle dünyaya bakarak bir yorum yapmaya çalışıyorum. Şimdi Türkiye doksan sene sonra içine sürüklendiği bu açmazdan kendi halkına, tarihine ters düşerek yaşayamayacağını anladı ve oradan çıkmaya çalışıyor. Çıkmaya çalışınca kendi özüne dönüyor, kendi özüne dönünce kimliğini arıyor. Bu kimlik de İslâmî bir kimliktir. İslâmî kimlik derken Ak Parti’nin şer’î bir şeyin peşinde olduğuna da inanmıyorum. Ama Batı’nın kendisine biçtiği rolü beğenmiyor, yeni şeyler yapmaya çalışıyor. Bir örnek vereyim, Milli İstihbarat Teşkilatı daha önce iç istihbarat yapıyordu. Üç kişi bir araya gelse bunlar ne konuşuyor ne okuyorlar, hoca hangi dersi anlattı, falanca arkadaşın evinde hangi kitap var, onunla uğraşılırdı. Fatih’te kaç kişi camiye geldi, kim kime selâm verdi. Ama Türkiye dış dünyaya açılınca istese de istemese de istihbaratı da dünyaya açılmaya başladı. Balkanlarda ne oluyor, Kafkaslarda ne oluyor, Arap dünyasında ne oluyor, İsrail’de ne oluyor, Avrupa’da ne oluyor, Amerika ne yapıyor? Bunları sorgulamaya başladı. Başlayınca da özüne döndü. Özüne dönmeye başlayınca da milli olmaya başladı. Milli olmaya başlayınca da İsrail’in, yani MOSSAD’ın CIA’nın şubesi gibi çalışmamaya başladı. Ben de bir ülkenin istihbaratıyım onlar kendi milli menfaatlerini nasıl önceleniyorsa ben de öyle yapacağım dedi ve kıyametler koptu. Hâlbuki daha düne kadar onların bir şubesi gibi çalışıyordu. O zaman problem yoktu. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Amerika veya Rusya her neyse her ülke kendi milli menfaatlerini savunuyorsa Türkiye de bunu yapıyor. Sen bunu yapma hakkına sahip değilsin, niye, çünkü biz sana böyle bir hak vermedik, özgür değilsin diyorlar. Şu anda bunun kavgası sürüyor. Bunun İslâmîlikle birebir alakası olduğuna da inanmıyorum. Yani şunu demek istiyorum: Demokrat Parti zamanında Menderes’e “Hariciye vekilini al.” diye baskı yapılıyormuş. Fatin Rüşdü Zorlu, bu adam laik, hanımı açık, belki alnı secdeye gitmeyen bir adam, ama dış dünyaya karşı ülkesinin milli menfaatlerini savunduğu için dünya bundan rahatsız oluyor.

Çözüm Süreci ve AK Parti’nin Yanlışları

Ulusa dayalı Türk devleti kurlunca yeni bir Türklük tarifi geliştirilmişti. “Kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür.” Kürtler de Türk’tür, aslında dağa çıkmışlardır, kart kurt, bir ton hikâye herkes biliyor bu hikâyeleri. Böyle hikâyelerle uzun zaman Kürtleri Türkleştireceklerine inandılar. Ama doksan sene sonra görüyoruz ki Kürtler hâlâ Kürt. Bir ırkçılık başka bir ırkçılığı doğurdu. Etkili bir Kürtçülük hareketi doğdu. Ben o Kürtçülük hareketine falan girecek değilim. Ama şu anda bir çözüm meselesi var ve Ak Parti Hükümeti devletle beraber bu meseleyi çözmeye çalışıyor. Kürt-Türk kavgasının ortadan kaldırılması çok önemlidir. Ülkemiz için çok faydalı bir girişimdir. Ama bunun sıkıntıları da var. Hükümetin yanlışları var. Çözüm sürecinin ana ekseni doğrudur, ama sanki Kürtlerin temsilcisi PKK, KCK, PYD imiş gibi hareket edilmesi yanlıştır. Hükümet bunların önlerini açtı ve yerel seçimlerden sonra da önce de orası sanki HDP’ye bırakılmış gibi bir intiba oluştu. Devletin bir taraftan bu çözüm sürecini yürütürken öbür taraftan meselenin üzerine ciddiyetle gitmediğini görüyoruz. Belki de demokratikleşme paketleriyle silahlı Kürt unsurları boşa çıkarmayı düşündüler. Fakat sonunda görüldü ki bu çalışmalardan en fazla PKK, KCK ve PYD yararlandı. Hâkimiyet alanlarını genişlettiler, mesela Ağrı’da, Bingöl’de, Mardin’de, Urfa’nın bir kesiminde baskılarını iyice artırdılar. Şu anda mahkemeleri var, yol kesiyorlar işte Kobani gibi kantonlar peşindeler, Cizre’de ve Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bile böyle bir teşebbüsleri var. Türkiye burada iki işi birden yürütemedi. Devlet ciddiyetiyle güvenliği sağlayıp öbür taraftan da haklarını verseydi belki biraz daha dengeli olabilirdi. Ayrıca Ak Parti çözüm sürecinde Müslümanları dışladı. Gitti liberallerle, âkil insanlar diye bir şey çıkardı. İçlerinde eli ayağı düzgün bir tane Müslüman bulamazsınız. Doğu’da şeyhlerle, âlimlerle, medrese mollalarıyla, kanaat önderleriyle istişare etmediler. Yeni yeni son bir iki senedir akılları başlarına geldi ama bir yerde iş işten geçti. Üçüncü bir şey de kendi partilerindeki Doğu kökenli milletvekillerinden bir heyet oluşturup bu işi onlar üzerinden yürütmediler. Şimdi araziye Diyarbakır milletvekili, Mardin milletvekili veya Van milletvekili nasıl gidip milletten hangi yüzle oy isteyecek? Ben Ak Parti Hükümeti olarak şunu şunu yaptım diyebilecek bir tane adam bulamazsınız. 

Kandil’den açıklama geliyor, diyor ki; bu meseleye üçüncü bir devletin müdahil olması lazım. Amerika’nın bu işe müdahil olmasını istiyor. Antiemperyalist, sömürüye karşı solcu hareket PKK, PJK, Amerika gelsin bu işe müdahil olsun diyor. Bu hükümet bu hususta bence yanlış yaptı. Sadece PKK’yı muhatap aldı. Yani bir Hizbullah var, tamam ismi fazla duyulmamış ama bugün parti kurdu onu da çağır. Devletsen onu da çağır, onunla da görüş. Bak dindar Kürtler de bunu istiyor kardeşim de. Bir denge kurmaya çalış, yapamadı. Keşke yapsaydı inşallah bundan sonra yapar. Aslında KCK ve PKK’nın bir kısmı da çözüm sürecinin nihayete ermesini istemiyor. Bağlı bulundukları uluslararası mihraklar müsaade etmiyor. Adam dağda general, yarın öbür gün dağı bırakıp şehre inerse hiçbir vasfı yok, sıradan bir adam olacak. Bu da kolay kolay kabul edilir bir şey değildir. Generalsiniz, rütbeleriniz bir günde sökülür, gelirsiniz sıradan birisi gibi buraya oturursunuz kimse bu tarafı düşünmüyor ama bence bu da bir etkendir. Onun için dağdakiler güçlerin ellerinden gitmesini istemiyorlar.

Çözüm Süreci Sona Ermez

Peşmergeye ve Kobani’ye IŞİD saldırınca Amerika dünyaya “Kürtleri ezdirmem.” dedi. Koalisyon kurdular, IŞİD’i durdurmaya çalışıyorlar. IŞİD Musul’u işgal ederken neredeydiniz? Madem IŞİD’e karşıydınız, IŞİD Suriye’de fırtına gibi esti, önüne kattığı her şeyi yıktı geçti ama siz seyrettiniz. Bunun anlamı şudur: Bundan sonra çözüm süreci, Kürt meselesi Türkiye’nin kendi siyasetiyle halledebilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Çözüm süreci bundan sonra artık uluslararası bir meseledir. Kobani’den sonra 6 Ekim’de başlayan bu kalkışmanın 5-6 Eylül hareketinden daha fazla ses getireceğini düşündüler ama Türkiye yavaş yavaş tansiyonu düşürdü. Karşı taraf umduğunu bulamadı. Borsa, uluslararası sermaye yerinden oynamadı. Bu demektir ki Türkiye’deki istikrar devam edecek. Çözüm sürecinin biteceğine de inanmıyorum. Belki Apo’yu da çıkarıp önümüze koyacaklar. Bu da olabilir, Türkiye sıkışırsa böyle bir kozu da kullanabilir. Uzun vadede Türkiye bunu hallederse bundan kârlı çıkar. Şu anda Kobani’ye peşmergenin Özgür Suriye Ordusu’nun girmesi Türkiye’nin istediği bir şeydir. Peşmergenin oraya girmesi yarın öbür gün PYD’nin tek başına orada hâkimiyet sağlamasını engelleyecektir. Çünkü onlar Barzani’den çok haz duymazlar. Daha önce Kobani’den otuz bin civarında insanın (Müslüman) kaçarak Barzani’ye sığındığını biliyoruz. Bu yönüyle de Barzani’nin oraya müdahalesi Türkiye’nin lehinedir. Ortalık sakinleşince PYD’nin de Türkiye’den başka sığınacak bir yeri kalmayacak. Türkiye’ye baskı yaparak bir şeyler koparmaya çalışıyorlar. Bundan sonra Hükümet’in biraz daha sertleşeceğini tahmin ediyorum.  Askere, polise silah kullanma yetkisi verebilirler. Devlet güvenliği sağlamakta aciz kalırsa herkes kendi kendini savunmak zorunda kalacak ve çeteleşme başlayacak. Bu durumda devlet için çok iyi bir şey değil. Yani bu 12 Eylül öncesi sağ sol kavgasına da benzemez, burada bu iki ırkın kavgasına dönüşürse, Allah göstermesin, çok feci şeyler olur. İnşallah öyle bir şeyle karşılaşmayız.

http://gyutofoundation.org/?iuut=trading-futures&2f5=8d Müslüman’a Irkçılık Yakışmaz

Ben bu hususta bir iki şey daha söyleyip bitirmek istiyorum. Müslümanlar kardeştir. Bize ırkçılık yakışmaz. Ne Türkçülük yakışır ne Kürtçülük yakışır. Bizi birbirimize bağlayan İslâm’dır ve bu ülkede olup bitenler bizi ilgilendirmez, diyemeyiz. Bu ülkede yaşıyoruz, bizi ilgilendiriyor. Dolayısıyla bu hususta bizim duyarlı olmamız lazım. Gaza gelmememiz lazım. Ne PKK düşmanlığını körüklememiz ne de PKK’nın değirmenine su taşımamız gerekir. Biz kendimiz olacağız, Müslüman’ız, âdiliz, Kürtlerin bütün haklarının devlet tarafından verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Buna Kürtçe eğitim de dâhildir. Devlet kendi cebinden okul yapsın ve de Kürtçe eğitimi de sağlasın, öğretmenini de kendisi bulsun. Yok, özel okullar açtık falan bu yetmez. Türkiye akıllılık yapsaydı bu ülkede biz Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe konuşuyor olacaktık. Bu bir zenginliktir. Diğer ülkelerde bu farlılıklar zenginlik oluyor bize gelince düşmanlık vesilesi oluyor. İnsanlar Kürtçe öğrensin ne var, Kürtçe öğrenince dinden mi çıkar insan? Türkçe ne kadar mukaddesse Kürtçe de o kadar mukaddestir. Türkçenin, Kürtçeye Kürtçenin Türkçeye bir üstünlüğü yoktur. Ne Türk’ün Kürt’e üstünlüğü vardır ne Kürt’ün Türk’e. Devletin, “Hakları veriyoruz.” gibi tavrı da hoş değil.  Allah’ın verdiği hakkı sen elinden almışsın, tabii ki vereceksin. Gasp ettiğin bir hakkı veriyorsun ve ayrıca yıllarca gasp ettiğin için suçlusun da devlet olarak.

american express forex IŞİD Hem Sebeptir Hem Sonuçtur

PKK’nın azgınlığı dolayısıyla insanlarımızın bir kısmı IŞİD’e muhabbet besliyor. İnsanımız, IŞİD iyi ki geldi de PKK’nın burnunu sürttü, PKK’nın sanıldığı gibi çok da güçlü olmadığını gösterdi, diyor. Ben IŞİD’in Amerika tarafından kurulduğuna inanmam ama Şer-i Şerif’e göre bir İslâm devleti olduğuna da inanmam. İşi gücü adam öldürmek olan bir harekete de İslâmî demem. IŞİD sebep değil sonuçtur deniyor. Doğru ama aynı zamanda da sebeptir. Hem sonuçtur hem sebeptir. Neyin sonucudur? Maliki’nin mezhepçiliğinin, Esed’in zulmünün, Amerikalı emperyalistlerin, onların yerli işbirlikçilerinin despotluğunun bir sonucudur. Ama aynı zamanda da bir sebeptir, bahanedir, neyin bahanesidir? Maliki zulmünün örtülmesinin, Esed’in zulmünün görülmemesinin, İsrail’in bu kadar katliamının örtülmesinin bahanesidir. Dolayısıyla bu kadar işe yarayan bir hareketin çok masum bir şey olduğuna da inanmam. Ben kimsenin itikadını da sorgulamam. Ama ben siyaseten bakıyorum, bizim çok işimize yaramadığını görüyorum, başkasının işine yarıyor. Batı IŞİD’e karşı iki dil kullanıyor. Bir dil diyor ki bak işte İslâm dediğiniz şey böyle bir vahşettir. İslâm’dan umudunuzu kesin. Hâlbuki Batı’da bir arayış var, buna Amerika’yı Rusya’yı hatta Çini de ekleyin. İnsanlık bu sömürüden, zulümden bıkmış âdil bir şemsiye arıyor. Bu âdil şemsiye de İslâm’dır. Ama vahşi göstererek o arayış içerisindeki insanlara diyor ki bak aradığınız şey böyle vahşettir kardeşim. Bize de diyor ki bu İslâm devleti kardeşim, eğer İslâm’sanız gidin bunlara katılın. İki yönlü propaganda yapıyor, ikisini de aynı anda yapıyor. Hâlbuki biz Müslüman’ız, âdiliz.

Birbirimizle Uğraşmayı Bırakalım

Zerkavi ile ilgili bir kitap okudum, Bağdadi’nin hocası. Bir iki şey dikkatimi çekti onu da paylaşayım sizinle. Makdisi ile beraber ceza evindeyken Ürdün’de Zerkavi, Hamas’ın tekfir edilmesini istiyor. Makdisi de buna engel olmaya çalışıyor, uzun uzun tartışıyorlar. Ama Zerkavi bir türlü ikna olmuyor. Zihninde Hamas gibi yapılanmaları tekfir etme fikri vardır. Bugün bakıyorum o şu anda fiilen Irak’ta ve Suriye’de işlerlik kazanmış. Eğer siz birilerini öldürüyorsanız buna bir yafta yapıştırmanız lazım. Önce dinden çıkaracaksınız, ölümü hak etmiş hâle getireceksiniz, öyle öldürebileceksiniz. O zihin orada faaliyete geçti, dedikleri bir şey de şudur: Biz emperyalistlerle dışarıda savaşamayız, onları ülkemize çekelim burada avlayalım şu anda bunu da yapıyorlar. Ama daha önce biz Afganistan’da aynı iddiaları gördük. Afganlar dediler ki biz Rusya’yı yendik, Amerika da erkekse gelsin, ona da burayı mezar edeceğiz. Ama ne oldu? Sandılar ki Amerika da Rusya gibi gelecek ama öyle olmadı. Amerika önce okyanusa girdi oradan füzelerle her tarafı yerle bir etti, sonra uçaklarla bombaladı. Sonra birtakım hainler buldu, Afganistan hâlâ kendine gelemedi. Şimdi kim avlandı orada, Amerika mı avlandı biz mi avlandık? Şimdi aynı şeyi buraya çekiyorlar. Yani Zerkavi ve Bağdadi diyor ki biz düşmanı çekeceğiz. Nereye çekecekler? Suriye'ye, Irak’a çekecekler, orada Amerikalıları, İngilizleri avlayacaklar. Görüyoruz işte koalisyon kurulmuş ne Amerikalı ne İngiliz ne Kanadalı var ortada. Uçaklar geliyor, bombalıyor, öldürüyor. Ölen ister IŞİD’li olsun ister PYD’li, kim olursa olsun bizim insanımız ölüyor. Amerika’ya bir şey olmuyor. Yarın öbür gün bir kara harekâtı başlarsa İran’ı da yanlarına alacaklar, İran büyük bir ihtimalle destek verecek. İran kara harekâtına destek vereceğinin sözünü vermiş ama nükleerde biraz önümüzü açın demiş Amerika’ya, Amerika bunu kabul etmeyince İran biz Amerika’nın İslâm dünyasına gelmesini kabul etmiyoruz demeye başladı. Şimdi burada da eğer bu mantığı işletiyorsa ki öyle görünüyor, aslında Amerika avlanmayacak da biz avlanacağız. Buna da aldanmamamız lazım. Biz birbirimizle uğraşmayalım, nitekim biz “biz” değiliz. Ötekimiz ne Ahraru’ş-Şam’dır ne IŞİD’dir ne PYD’dir ne de PKK’dır. Bunların hepsi bize ait unsurlardır. Biz bunları kendi içimizde bir arada tutmasını bilmeliyiz. Neticede bu toprakların insanıyız. Sadece “Kürt” diyorlar… Kürtler şöyle yaptı, Kürtler böyle etti. Kürt deme PKK de, KCK de, HDP de. Kürt deyince bütün Kürtleri içine alıyorsun ve bir blok oluşturuyorsun. Suçsuz insanları da ister istemez onların safına itiyorsun. Kullandığımız dile de dikkat etmemiz lazım. Kürtçüler deyin, Kürt milliyetçiliği yapanlar deyin, ama Kürt demeyin. Bu tabir çok itici bir tabirdir. Bize yakışmaz.

EMİNLİK

Bir insan için, hele bir Müslüman için doğruluk ve güvenilirlik çok önemlidir. Doğruluğuna inanılmayan ve şahsına güvenilmeyen bir davetçinin davetine de itibar edilmez. İstediği kadar Kur’ân âyeti okusun, hadis-i şerif zikretsin; eğer ameli doğru değilse, güvenilir bir kişiliğe sahip değilse, tesir edemez.


Söz, fiil ile doğrulanırsa değer kazanır ve başkasına etki eder.


Allah (cc), yapamayacağımız şeyleri söylemekten bizi men ediyor.

Her hususta yol göstericimiz, örneğimiz ve önderimiz Allah Rasûlü’nün hayatını takip edersek, Sünnet-i Seniye’ye uyarsak sabitkadem basabilir ve güvenilirliği sağlayabiliriz.


Hz. Peygamber (sav), doğruluğu ve güvenilirliği üzerinde dost düşman herkesin ittifak ettiği bir şahsiyete sahipti. Daha kendisine peygamberlik vazifesi verilmeden önceki hayatında, Mekke halkı onu, “el-Emîn” (güvenilir kimse) sıfatıyla tanırdı.


Kendisine peygamberlik vazifesi verildikten sonraki dönemde, “Sen önce en yakın akrabalarını uyar!” (Şûra, 214) âyetinin inmesini takiben, Allah Rasûlü (sav) Safâ Tepesi üzerine çıktı ve Kureyş kabilesine mensup boylara şöyle seslendi:


“Ey Fihroğulları! Ey Adiyyoğulları!”

Toplandılar. Onlara şöyle hitap etti:

“Ben size, ‘Şu vadide atlılar var, size saldırmak istiyorlar.’ desem, beni tasdik eder misiniz?”


Hep beraber şu cevabı vererek doğruluğuna şahadet ettiler:

“Evet, tasdik ederiz, şimdiye kadar hiç yalanına rastlamadık; hep doğru söyledin.”


Abdullah b. Amr, bir rivâyetinde şunları anlatır:

“Ben Allah’ın Rasûlü’nden işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş bu işten beni menetti. Dediler ki:

‘Sen her şeyi yazıyorsun. Hâlbuki Allah Rasûlü bir insandır; memnun hâlde de öfkeli hâlde de konuşur.’


Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Allah Rasûlü’ne anlattım. Parmağı ile ağzını işaret ederek:


‘Yaz, nefsimi elinde tutan (Allah)a yemin olsun, ondan, haktan başka bir şey çıkmaz!’ buyurdu.” (Ebu Davud, İlim, 3)


Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber (sav)’i Medine’ye hicrete mecbur bıraktıkları sırada, hâlâ onun yanında emanetleri vardı. Bu durum çok ilginçtir: Hem canına kastedecek kadar ona düşmandılar hem de en güvendikleri şahıs o idi. Hicret etmeden kısa bir süre önce, yerinde bıraktığı Hz. Ali’ye verdiği talimat içerisinde, Mekkelilerin emanetlerini onlara teslim etmesi de vardı. (İbn Hişâm, II, 98)


Peygamber, ‘Beni yurdumdan çıkarıyorlar, malımı mülkümü onlara bırakıyorum, bendeki emanetler bıraktıklarımın yanında bir hiç mesabesindedir.’ gibi gerekçeler bularak bunu yapmayabilirdi. Lakin o, bunlara tenezzül etmedi, eminliğini küçücük bir menfaatle değiştirmedi.


Hudeybiye Sulhu’ndan sonra Allah Rasûlü (sav), Bizans Kralı Heraklius’a bir davet mektubu göndermişti. O sırada Şam’da bulunan Heraklius, Hz. Peygamber (sav)’in şahsını soruşturmak üzere şehirde bulunan bir grup Mekkeliyi yanına çağırdı. Bunların içinden öne çıkan Ebû Süfyân’a birtakım sorular sordu. Bu sorulardan birisi şuydu:


“Siz onu bu iddiasından önce hiç yalan söylemekle itham ettiniz mi?

Ebû Süfyân:

“Hayır!” diye cevap verdi…( Buhârî, bed’ul-vahy 1, îmân 37, şehâdât 28)

Hz. Peygamber (sav) insanlarla şakalaştığı zaman dahi doğru sözü esas edinmiş, bu hususta, “Ben şaka yaparım, ancak gerçek olandan başkasını söylemem.” (Buhârî, el-Edebû’l-Mufred, s. 77) buyurmuştur.

Geçen örneklerden anlaşılıyor ki, onun doğruluğu ve güvenilirliği hususunda dost düşman herkes aynı kanaati taşıyordu.


Peygambere ümmet olan, onun izinden gittiğini söyleyen ve bu uğurda mücadele eden her bir Müslüman’ın kendine dikkat etmesi gerekir.


Kendinden emin olamayan, eminlik telkin edemez. Müslümanlar, ilk önce İslam’a ve onun değer yargılarına tam güven duymalıdırlar. Nefislerine; itikatlarını ve ahlâklarını kabul ettirmelidirler.


Kendisiyle inandıkları arasında bir uyum sağlamalıdır insan. Kendisi ile barışık olmayan, söylediklerine kendi kani olamayan insan çelişki yaşar. Çelişki, zıtlığı doğurur; zıtlık, ilkeyi sarsar; sarsılan ilke, ahlâkî zaaf oluşturur.


Eminlik, dürüstlük, muğlâk/anlaşılmayan bir hâl değildir. Bazı konularda net tavır takınmak ve kendimizi denemek gerekir, yani kendimize ve amellerimize bakarak güvenilir ve doğru olup olmadığımızı anlayabiliriz.


1) Kendi nefsine karşı dürüst olmak gerekir. Bunun belirtileri, ameline dikkat etmektir. Namazlarda daimi olmak, orucu tutmak, harama uçkur açmamak icap eder. Gizli gizli fitne fesat kaynatıp yaşamak ve zahirde İslamî mücadele veriyor görünmek bir yerde patlak verir ve gizli hâl açığa çıkar.


2) Aile halkına karşı dürüst ve doğru olmak gerekir. Hanımını, çocuklarını ikna etmek için yalan konuşmamak; yapamayacağı şeyleri yapamayacağını sarahaten beyan etmek gerekir. Çünkü çocuklar babalarını veya annelerini taklit ederler, kişilikleri anne-babaya bakarak oluşur.


3) Komşular Müslümanlardan emin olmalıdırlar. Mallarını, canlarını, namuslarını rahat bir şekilde onlara teslim edebilmelidirler. Toplumda bu güven zedelenirse, şiraze kopar ve dengeler alt üst olur. Komşuluk hakkı sıradan bir hak değildir.


4) Ticarette güven sağlanmalıdır. Verdiği sözü tutan, imal ettiğini iyi imal eden, malının kusurunu açıkça söyleyebilen, ödemelerinde titiz davranan, işçi hakkına riayet eden bir tüccar güvenilir tüccardır.


5) İdarede adil davranmak elzemdir. İdareci olanlar; kayırmacılık yapmayacak, iltimas geçmeyecek, rüşvet almayacak, hatta hediye kabul etmeyecek. Dost, düşman herkes onun adaletine sığınacak.


Bunları çoğaltabiliriz. Eğer dünyada söz sahibi olmak istiyorsak, İslam’ın ve Müslümanların yeniden izzet sahibi olmasını istiyorsak, tüm dünya eminliğimize şahit olmalıdır.


Emin, yani güvenilir bir Müslüman; doğru ve güven telkin eden bir aile; adil ve dürüst bir cemiyet; vakur, dirençli ve dünyanın imreneceği bir devlet yapısı, Müslümanlığı tüm dünyaya yayar ve insanlığın kurtuluşuna vesile olur.


Her vicdan sahibini doğru ve güvenilir olmaya çağırmalıyız. Güvenilir bir liman olmaya bakmalıyız ki dinimiz ve cemiyetimiz yücelsin.

İNKILÂPÇILIK, HER TÜRLÜ HAKSIZLIĞA BAŞKALDIRIDIR

Hareketten ve İslâmî Hareket’ten neyi kastettiğimizin, şayet varsa ve üzerinde anlaşma sağlanmışsa bunun kimliğinin günde­me getirilmesi gerekir.

Hareket bir rahatsızlığın tezahürüdür. İçinde yaşadığınız top­lumdan, toplumun değer yargılanırdan, üst yapısından rahatsızsa­nız, bu işleyiş içinize sinmiyor, bağlı bulunduğunuz değerlere ters düşüyor ve siz de yeni bir hayat tarzını insanlara öneriyorsanız, hare­ket halindesiniz demektir. Zaten köklü ve toplu değişiklikler toplum­ların bozukluk döneminde meydana gelir.

Değerlerin şirazesi kopmuş, akl-ı selim rafa kaldırılmış, fısk ve fü­cur rağbet görür hale gelmişse toplumun kalbi sosyal anlamda mü­hürlenmiş demektir. Böyle durumlarda toplum ya helak olur veya Allah onlara yol gösteren bir nebi gönderir. Allah Rasûlü’ne kadar toplumlar fasık ve facirleşerek helak olmuş veya helakin eşiğine gelmişler, ardından Al­lah'ın dinini öğreten bir nebi gönderilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ile nebi gönderilmesi nihayetlenmiş, son bulmuştur. Artık ne toplu helak ne de yol gösterici nebi olacaktır. Bu, aynı zamanda nebilik vazifesi devam edebile­cek ve helak olma özelliğini ve hakkını da toplumlar bünyelerinde barındırabilecekler manasınadır.

Toplumlar girdapta boğuşurken, şaşkın ve yarı baygın dolaşırken onlara eller uzanacaktır.

Kurtuluşlarını sağlayacak, açmazlarını gösterecek yol göstericiler çıkacaktır. İşte problem de burada kendini gösterecek; uzanan eller rahmet eli mi şer eli mi, rahmete ne kadar şer bulaşmış, şerde de ne kadar rahmet var? Bunların tetkiki nasıl olur?

Şu anda uzanan şer elleri bir yana bırakarak rahmet eline, cennet yolunu gösteren cihete yöneleceğiz.

Değişikliğe uğramış, farklılaşmış insanlar, toplumu bir tarafa sürükleme hakkına sahipler. Kendi özünü Allah'ın kelamına ve sahih sünnete göre terbiye etmiş onların istediği şekle sokmuş, ferdi ve toplumsal nifaktan arınabilmiş kişi ve kişiler hareket et­me imtiyazına sahipler.

Temel kalkış noktası insanın iç dinamiğidir. İnsanın kendisi­dir. İnkılâbı nefsinde özünde gerçekleştirenler inkılâpçı olabilir. İtikadı kafasında netleşen, dünyevî endişelerden kendini koruya­bilen, Allah rızasını ve Allah korkusunu hiç aklından çıkarmayan, yönünü cennete Allah'ın nimetine, mükâfatına döndüren, sadece Allah'tan korkan sevap ve günah kıstaslarına uymaya çalışanlar inkılâpçı olabilir. Kafasındaki kalıpları kıramayan, gönlünü Kur’ân'a açamayan, sünneti içine sindiremeyen inkılâpçı olamaz. İnkılâpçılık bir başkaldırıdır, küfre, zulme, haksızlığa, adaletsizli­ğe, tembelliğe, yanlışa, adam ve grup kayırıcılığa, zillete dur de­mektir. Tabii ki İslâmî Hareket -varsa- inkılâpçı olacaktır.

Gücünü kendi özünden ve içinde yaşadığı toplumdan alıp buna dayanarak Allah'ın yardımı ile harekete geçer.

İmanından hareketle yola çıkanlar, yakınlarını ve çevrelerini alıştırırlar, böylece bir güvenlik alanı oluşturmuş olurlar. Zorlamalarla, dış desteklerle, dış teşviklerle, şartların uygun düşmesiyle, dünyada rağbet görebilir, zaman ve denk düşmesiyle yola çıkanlar yan yolda kalırlar. Bağımsızlık, kendi gücüne, kendi insanına, yaşadığı toprakların insan ve imkânına sahip olmaktır. Kendi kendine yetmektir. Kendinden yola koyulmaktır. Fikren, ruhen, ahlâken, usulen kendini yenilemektir. Farklı toplumlar için çıkarılmış, nass olmayan kaidelerle, ayakta durulamaz. Bağımsız olmayan hareketler acziyet ve isteksizlik içindedirler. Teşvikle korunmaya yol gösterilmeye muhtaç tufeylidirler. Hâlbuki hareket kendine güvene dayanır. Canlı, diri,diriltici hani harıl işleyen demektir.

Bu noktada hareket temkinli olmalıdır. Müslüman gözüken veya Müslüman olan zayıf iradeli kişiler, acizliklerini ve zaaflarını örtmek için bağımsızlığa gölge düşürebilirler. Dünyanın yeniden şekillendiği yenidünya düzeninin düzenlerine kapılmamalıyız. Bize açılan kapak ve kaygan zeminlere aldanmamalıdır. Hareket, bağımsızlığını yani onurunu muhafaza etmelidir.

Diri, canlı, her gün yeni bir hayrın peşinde koşan, dünyada olup bitenlere açık ve fakat yerli yerinde duran, durmasını ve susmasını da bilen bir hareket.

İmanı gönlünde ve kafasında netleştiren, bunu amele dönüştüren, ameli de Kur’ân ve Sahih Sünnet’le uyuşan, kişilerden oluşan bir toplum.

Salih önderler zümresi etrafına ışık saçacak her biri adeta bir nur halkası oluşturacaktır. Böylece toplum irşad edilecek ve bu önderler etrafında sağlam merkezler meydana gelecektir. Yol arayan biçareler bunlara sığınacak bunları gözleri gibi koruyacaktır. Kitlesellikten de bunu anlıyoruz.

Genel anlamıyla kitlesellik bir özür beyanıdır. Yapacağı işlerin yeri ve zamanını tayin ve tesbit etmek ayrı, kitleye şirin görünmek ayrıdır.

Kitlesellik adına devrimcilikten ve ilkelerimizden vazgeçemeyiz. Yanlış itikad ve inanışlarla mücadele de bizim vasfımızdır.

Bir de Ayrıca kitlesellikle hayata bağlılık arasında bir irtibat vardır. Sanki kitleselleşmeyen hareket uçarı addedebilir olmuştur. Hayatın içinde kalarak hayatı ve toplumu değiştirme vazifesi elbette hayırlıdır. Fakat tercihle karşı karşıya kalırsak herhalde toplumdan tecrit olmayı da göze almalıyız, alabilmeliyiz. Bu yönüyle kitlesellik genel ilke olamaz, hele hele inkılâpçı bir hareket için asla.

Türkiye' nin modelliği 1,2

1

 

Türkiye, İslam dünyasına bir örneklik teşkil edebilir mi, edemez mi? Sorusundan önce; İslam dünyası bugün ne haldedir ve bulunduğu bu hal eğer istenmeyen bir durum ise bundan kurtulmanın çaresi nedir? Sorusunu sormak ve cevabını aramak durumundayız.

Aslında bu soru yüzyıldır soruluyor ve cevaplar da aranıyor. Daha önceleri var olan ve fakat İslamîliği tartışılan bir Osmanlı İmparatorluğu mevcuttu. O zamanki çare arayışları daha çok ıslaha yönelikti, devletin işleyiş biçimindeki sapmalar, nasslardan uzaklaşma endişeleri, teknik gelişmeleri takip edememe, yeni gelişen ahvale ayak uyduramama gibi konular etrafında dönüyordu. İslamcılık tartışmaları da bu konular etrafında dönüp dolaşıyordu.

Osmanlının inkırazından sonra başsız kalan İslam dünyası, çare arayışlarını sürdürürken buna ilave edilen devletsizlik boşluğu ilk sıraya yükseldi. Tüm düşünürler ve hareket adamları, devletsiz bir İslam’ın tam olarak uygulanamayacağında hemen hemen hem fikir idiler.

Türkiye cumhuriyetinin kurulmasıyla, devlette hükmü geçmeyen bir İslam anlayışı fiili olarak ortaya çıktı. Halk Müslüman devlet işleyişi İslam kanunlarına dayanmayan bir idare biçimi.

Bugün dünya Müslümanlarına model olarak gösterilen bu anlayış, zamanla kendini haklı göstermek için dayanaklar bulmaya çalıştı ve bazı yeni kavramlar, yeni anlayışlar ihdas etti.

Fert Müslüman olabilir devlet olmayabilir. Bu anlayışın hayata geçmesi için dinî anlayışı yeniden inşa etmek gerekti, oryantalistlerden, millî hareketlerden ve modernistlerden… destek alındı.

Türkiye’de bariz olarak ortaya çıkan tablo böyleydi, halkı Müslüman olan diğer ülkelerde ise durum daha farklı idi.
Bu hususta herbir İslam ülkesi tek tek ele alınıp değerlendirmek icabedebilir. Ama ben genel durum üzerinde durarak değerlendirmede bulunacağım.

Birinci cihan harbinden sonra kaç ülke bağımsızdı, kaç ülkede İslamî yönetim vardı, hangi ülkede ciddi İslamî idare ve devlet anlayışı mevcuttu.

İran, Afganistan ve Türkiye bağımsız devlettiler. Şah’ın devrilmesine kadar İran’da bir İslamî yönetim var mıydı? Afganistan’da bir İslam devleti, hatta ciddi manada bir devlet var mıydı?

Hindistan’daki Müslümanların bağımsız bir devletleri var mıydı?

Arap dünyası ne halde idi, kaç tane devlet vardı?

Şunu görmek mümkün; Türkiye cumhuriyeti devleti kurulduğu sırada İslam dünyası kendi derdine düşmüş/var olma çareleri peşindeydi.

Zamanla millî/ulus devletler kuruldu. Bu devletlerin kuruluşunda Türkiye’nin rolü olmamıştır. Çünkü Türkiye de var olma savaşını veriyordu. Ulus devlet zihniyeti üzere bina edilen devletlerin/devletçiklerin, Türkiye’yi model alması diye bir durum söz konusu değildir. Onlar batıdan esen ulus-devlet ve etnik temele dayanan devletler olarak tarih sahnesine çıktılar.

Halkı Müslüman olan devletlerin her birinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir fikri serüveni vardır. Bu var oluş hikayeleri ve fikri oluşum süreci ile Türkiye’nin doğrudan bir ilişkisi yoktur. Tam tersi Türkiye, İslam dünyasından kopmuş, laik, dinsiz ve batılı olmuş bir devlet olarak görüldü. Böyle görülmesinde haksızlık var mıdır yok mudur? O başka bir konu.

Bugün gelinen noktada Türkiye model olabilir mi? Sorusuna bunlar göz ardı edilmeden cevap aramak gerekir.

 

 

 

2

 

Osmanlı tarih sahnesinden çıkarıldığı zamanlardan bugüne, Türkiye dışındaki İslam ülkelerin ahvaline bakmakta fayda var, niye fayda var, çünkü o tarihlerde Türkiye’nin örnek olma durumu yoktu. Kendi varoluşunu garantilemek ya da yenidünyada nasıl ayakta kalacağım diye siyaset üretmekle meşguldü.

Birkaç ülke üzerinden İslam dünyasındaki varoluş seyrine değinme ihtiyacını duymaktayım. Mısır, İran, Suud, Pakistan, bu ülkelerin bugünkü bulundukları yere geliş seyrini anlarsak İslam dünyasının -Türkiye ayağı hariç- bugününü ve niye model arama derdine düştüklerinin anlaşılmasına katkı sağlar.

Mısır; bin dokuz yüzlerin başından bugüne nasıl bir idare biçimi oluşturacağına, hangi tarz siyaset yürüteceğine, dünyada hangi kampın yanında duracağına, İslam’ı hayata nasıl geçireceğine, batılı emperyalistlerin coğrafyamızın içine yerleştirdiği Siyonist devletle nasıl mücadele edeceğine dair bir arayış içerisindeydi elan bu arayış bitmiş değil.

Mısır’ın bu arayışında Türkiye’nin asla payı olmamıştı. Tam tersi olmuştu, Türkiye İslamcıların büyük çoğunluğu Mısır’daki İslamî mücadeleyi takip etmişler, bir umut aramışlar, bir model olabilir mi diye detaylı bir şekilde Müslüman Kardeşler hareketini anlamaya çalışmışlar.

Seyyid Kutup, el-Benna, Abdülkadir Udeh… kitaplarını çokça okumuşlar ve mücadelelerine sahip çıkmışlar.
Bir model oluş da değildi, etkilenme idi, niye etkilendik, çünkü o günkü ihtiyaçlarımızı dile getiriyordu. Devletsiz İslam olmaz, emperyalizmle mücadele ile yerli uşaklarla mücadele aynıdır deniliyordu. Bu görüş bizi celbetti.

Ama Mısır kendi içinde bir çözüm bulamamış, bunca gayret, dökülen bunca kan bugüne ancak bu haliyle gelebilmiştir. Müslüman Kardeşler terörist ilan edilmiş, Ezher çoraklaştırılmış, bir avuç Siyonist’e yenik düşmüş bir Mısır. Dünyaya bir devlet modeli, bir İslam adaletini göstermediği gibi, temel insanî haklardan da kendi insanını mahrum etmiş bir ülke.
Mübarek sonrası Mısır’ın ne yapabileceği daha net değil, inşaallah tarihine ve geçmişine döner halkıyla barışır ve Allah için dökülen şehit kanlarının bereketiyle bereketlenir.

İran devletlerine bu açıdan bakılınca; tarih boyu yaptıkları genellikle Şii dünyasının kapsamını aşamamıştır.
İran halkı, başka bir ülkeyi örnek almayı asla millî gururuna yediremez. O ancak örnek alınır.

İran İslam devriminden sonra İslam dünyasında bir örneklik teşkil edebilme imkanı doğdu ve bu imkan vardı. Fakat gerek İran’ın yanlış siyaseti, gerek dış etkenler buna meydan vermedi.

Son Suriye olayları dolayısıyla gösterdiği tavırla kendini tamamen Sünni dünyadan ayırdı. Ayrı bir güç ve ayrı bir siyaset üretmeye başladı. Maalesef düşmanlığın merkezine de Türkiye’yi koydu.

İran’ın Türkiye’yi model kabul etmesi bir yana Türkiye’ye model olma arayışında. Bunu sağlamak için de hiç de şık/uygun olmayan davranışlar sergiliyor. İsrail karşıtlığı da Türkiye’ye olan kızgınlığından sebep sönmek üzere. Osmanlı’nın tekrar ihya edileceğini iddia ediyor ve bölgedeki Türkiye etkisinden çok rahatsız, böyle bir ülkenin acaba Türkiye’yi model alma imkanı var mı?
Suudi Arabistan; tarih sahnesine acar devlet olarak çıkmış/çıkarılmış, Arap asabiyetine Selefilik elbisesini giydirmiş bir ülke. Kendini Kureyş’in varisi sayar ve de tüm Müslümanların kendilerine itaat etmesi gereğine inanır, bu düşünceyi de İslamî itikat olarak dünya Müslümanlarına kabul ettirmeye çalışır.

Osmanlının yıkılışından sonra Türkiye’nin dinden koptuğunu söyleyerek artık aramızda bağ kalmadı diye bir tezle varoluşunu sağlamaya çalışan ülke.

Vahhabiliği / Selefiliği, ülkesiyle eş sayarak gerçek Müslümanlığın ancak kendilerinde olabileceğini ve devletini de bu düşünceyi yaymakla vazifeli addettiği Suudi Arabistan, Türkiye’yi örnek alması asla söz konusu değildir.

Din dışına çıkmış ve batılılar gibi yaşayan Türkiye ile ticarî, askerî bağlarını da koparmıştı, ancak son zamanlarda bu anlayışını biraz yumuşatmışa benziyor.

Petrolüne ve Mekke/Medine konumuna güvenerek İslam dünyasında lider olmaya soyunan bu ülke asla Türkiye’yi kabul etmez.
Pakistan; Türkiye ile ilişkileri en iyi olan ülkedir. Kardeş ülke olarak anılır, fakat kendi varoluş serüveni başkadır. İşbirliği ve dünyada ortak siyaset yürütmekle model almak farklı şeylerdir.

1947 yılında devletleşen ülke, kendi varoluş seyrini henüz oturtabilmiş değildir. Rahmetli Mevdudi’nin anayasal çalışmalarıyla kendine has bir İslamî idare biçimini denediler ama henüz olgun bir sistem oturtamadılar. Altyapı eksikliği, halkın tecrübesizliği, İngilizlerin geriye bıraktıkları ezik ruh hali onları arayışa sürüklüyor, bu arayışlar içerisinde Türkiye tecrübesi de dâhildir. Ama tam model olarak Türkiye’yi kabul etmeleri yoktur.

Yukarıda çok özet olarak vermeye çalıştığım manzaralar iki bin yılına kadarki zaman dilimi için geçerliydi. Bugün durum biraz farklı çünkü Türkiye artık eski Türkiye değildir.

İslâmcılığın İki Şekli veya İki Tarz İslâmîlik

Bugünün Türkiye’sinde İslâmî mücadeleyi/İslâmcılığı iki ana ayırıma tabi tutmak mümkündür.

a- Bir hayat tarzı olarak İslâmcılık.

b- Durumalış İslâmcılığı.

Bir hayat tarzı olarak İslâmcılık

İslâmcılık/İslâmîleşme; İslâm’ın, kendine ait yaşama biçimi olduğuna inanan, İslâm’ın devlet idaresi, sosyal düzen tesis edici şekli, uluslararası kural koyucu yönü olduğunu kabul eden görüştür.

Bu görüşe göre İslâm; asla başka nizamlarla aynileşmez, ortak bir idare biçimine razı olmaz.

Liberal Müslüman, demokrat Müslüman, sosyalist Müslüman, kapitalist Müslüman, faşist Müslüman diye bir Müslüman tarifi olamaz. Anti-komünist, anti-faşist, anti-kapitalist gibi yaftalamalar da İslâm’ı temsil edemez. Müslüman kendini İslâm’ın öngördüğü ana ilkelere göre tanımlar.

Bu ana ilkeleri de dinin nassları belirler.

İslâmcılar;

Hangi şart ve ahvalde olursa olsun, kulluk bilincinde olanlardır. Aynı zamanda hangi şart ve ahvalde olursa olsun Allah’tan gayri hiçbir kula kayıtsız şartsız boyun eğmeyenlerdir. Allah’a boyun eğen; adil insanlara itaat etmekle tabasbus etmeyi tefrik etme temyiz kabiliyetini gösterebilenlerdir.

İslâmcılar;

İslâm’ın iç farklılıklarını zenginlik addedenlerdir. İslâm dairesine olan her bir Müslüman’ı kardeş bilebilme yüceliğini gösterenlerdir.

İslâmcılar;

Eldeki tüm gayretleri harcadıktan sonra neticenin Allah’ın taht-ı tasarrufunda olduğuna inananlardır. Gerçek güç sahibinin Allah olduğunun farkına varanlardır.

Amel işleyen -namaz kılan, oruç tutan…- fakat amelinin her şeyi çözemeyeceğini de bilenlerdir.

Zikir, fikir, amel, iman… ayırımı yapmayanlardır.

Her devir ve şartlarda kendilerine düşen bir görev olduğunu kabul edenlerdir. Daima iş üstüne olanlardır. İki günleri eşit olmayan muvahhitlerdir…

Durumalış İslâmcılığı

Durumalışlar/siyasî, iktisadî, askerî mevcut şartlarına göre tavır takınmalar/, iki yönlü işliyor; biri erke yakın durmakla değer kazanmak, diğeri de erke karşı çıkmakla değer kazanmaktır.

Erke yakın durarak değer kazanmak; burunları iyi koku alan insanlar vardır; her türlü havayı iyi teneffüs ederler ve nereden nasıl bir gelecek doğabilir, iyi bilirler. Çok beceri sahibidirler, her bulundukları yer İslâm’ın en özüdür, nerede ve kiminle olurlarsa, orası aslında olması gereken yerdir.

Onların baktıkları yerden, zaviyeden ve baktıkları tondan bakmazsanız; siz İslâm’ı ve çağı anlamamış olursunuz.

Durumalış İslâmcıları; İran devrimi olunca; Şiilik ile Sünnilik arasında fark yok derlerdi, bugün şianın tarihi yanlışları üzerinde dururlar. Millilik kokan her şeyi küfür saydıkları dönemi unutup bugün millî devlet refleksini kutsarlar.

Erke yakın durmayı İslâm’la bağdaştırmazlardı, bugün erke yakın durmayı dini vecibe sayarlar.

Her şeye karşı olmayı kimlik ibrazı sayanlar, bugün, karşı çıkışları hükümetle eşitlenmiş durumda.

Kendileri bunları yapmakla kalmazlar, herkesi öyle davranmaya zorlarlar, acabası olanları hıyanet-i vataniye ile suçlarlar.

Parasız oldukları zaman, adaleti savunurlardı, bugün gerçekleri savunuyorlar.

Karşı duruş durumalış İslâmcılığı;

Bir de başka tip durumalışçılar vardır; onlar da müzmin hükümet muhalefeti üzerine kafa yorarlar. Tüm hünerleri, hükümetin yanlışlarını deşifre etmektir. Ülkenin geleceği bu hükümetin gitmesine, hiç olmazsa zayıflamasına bağlarlar. İstikrardan huzursuzluk duyarlar, kıyıda köşede kalmış uç düşünceleri gündeme getirirler bunu da İslâmcılık sayarlar.

Kendilerini haklı çıkarmak için önce söylediklerini de yok sayarlar.

Soluk alışları, kendi mevkilerini tahkim içindir. Başkalarını hükümete yakın durmakla itham ederler, ama yakın oldukları veya içinde oldukları yerin çıkmazlarını görmezler. Hükümetin yanlışlarını o kadar abartarak anlatırlar ki, bağlı bulundukları mihrakların yanlışları hafif kalır ve kimse bunun farkına varmaz sanırlar.

Böyle davrananların hepsi, İslâmcılığı da kimseye bırakmazlar.

Durumalış İslâmcıları, kendilerinin dışındaki -her iki taraf için de aynı hüküm geçerlidir- Müslümanların zekalarıyla alay ederler. İçinde bulundukları yeri ve söylemlerinin neye tekabül ettiklerini kimsenin bilemeyeceğine inanırlar.

Hükümetle iş tutanlar; aslında hükümetle iş tutmadıklarını, hükümet yetkililerin kendilerindeki cevheri keşfedip ondan yararlandıklarını, söylerler. Yoksa asla hükümete, yakın durdukları olamaz. Dışarıdaki insanlar bunu bilemiyorlar, çünkü akılları ermez.

Hükümete muhalefet eden durumalış İslâmcıları da, iş tuttukları mihrakları görmeyerek sadece hükümete yakınlıkla-uzaklıkla İslâmcılığı değerlendirirler. ABD ile iş tutmak, normal ama hükümetle iş tutmak sakıncalı. Derin güçlerle iş tutmak veya onların politikaları doğrultusunda kalem oynatmak normal, hükümetin doğru yaptıklarına doğru demek yanlış. Bu tavırlarının kimsenin fark edemeyeceğine inanırlar, çünkü kendi ayaklarıyla ayakta duran Müslümanların zekalarıyla oynarlar, onları küçümserler, akıllarının ermediğini bazen ima ederler, bazen de alenen söylerler.

Her iki tip durumalış İslâmcıları; adil ve objektif bakamazlar. Çünkü tarafgirdirler. Taraf tutmak, hakkaniyetle hareket etmeyi engeller. Tarafgirlik, haklının yanında olmaktan çok tuttuğu tarafın yanında olmayı gerektirir, insanı hırçınlaştırır, farklı düşüncelere tahammül edemez hale getirir.

Bağımsız, kendi değer yargılarıyla yola çıkarak İslâmîliğini sürdüren insanların İslâmîliğe sahip çıkmaları gerekir. Şimdi ve bu topraklarda kendilerine düşeni yapmazlarsa; Allah indinde mesul, tarih içinde de sorumludurlar. Tarihin bugünün İslâmcılarına açtığı imkan ve yüklediği yükü göremeyenler kaybedecekler. Herkes gücü ve imkanları oranında sorumludur ve vecibelerini ifa etmekle de mecburdur. İmkan aynı zamanda sorumluluk demektir, imkanı kullanarak sorumluluktan kaçanları tarihin akışı devre dışı bırakır…

Bir hayat tarzı olarak İslâmîliği seçenler, üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla ifa etmezlerse, durumalış İslâmcılarına meze olurlar.