BİZ BÖYLE OLMAMALIYDIK

https://www.cedarforestloghomes.com/enupikos/1806 BİZ BÖYLE OLMAMALIYDIK

http://lycheeonline.nl/fimore/pifre/1584 Ne oldu bize, niye böyle olduk?                                                                                          

get link Yoksa davamızı mı unuttuk? Yoksa İslam devleti kuruldu da artık bize yapacak iş kalmadı mı? Yoksa dertlerimiz çözüldü, artık ağlayan Müslüman kalmadı da o yüzden mi bu kadar gevşedik, rahatladık?

Bize ne oldu?                                                                                                                      

 

Yoksa artık ağlayan analar yok mu? Ya da feryat eden çocuklar veya çaresiz babalar.

 

Yoksa Müslümanların esareti, ya da yapılan zulümler bitti mi? Yoksa âlem-i İslam huzurlu mu, yarına umutla, güvenle bakabiliyor muyuz?

Ne değişti? Şartlar mı, konjektür mü, küresel dünya mı?

Yoksa değişen bizler miyiz? Yoksa değişen dönüşen hedeflerimiz mi, hayallerimiz mi?

Olaylara bakışımız ve de olayları algılayışımız, Fetvalarımız niye değişti?

Hatırlıyorum. Çok uzak değil, 13-15 sene önce ayet ve hadislerden: Demokrasinin, laikliğin beşer ürünü olduğunu, Allah’ın dinine muhalif olduğunu, laikliğin, Allah’ı hiçbir işe karıştırmamak demek olduğunu öğrenmiştik. Demokrasinin; Hakk’ın ne dediğini umursamayıp, halkın çoğunluğuna göre hareket etmek demek olduğunu, hükmetmenin ancak âlemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle’nin hakkı olduğunu öğrenmedik mi?

Peki ya şimdi…

Bazılarımız, demokrasi ile barışık, laiklik diye bir derdi kalmamış. Hatta halini ve fikrini koruyanlar geri kafalı olarak tasvir ediliyor, dünyayı okuyamıyorsunuz, konjektürü bilmiyorsunuz, siz hala oralarda mısınız, deniliyor.

Elhamdülillah biz hala oralardayız.

Rabbim bizi oralardan ayırmasın, canımızı oralardayken alsın inşallah.

Peki, oralarda olmayan, kalamayan kardeş ve de arkadaşlarımız, 15 sene öncesinden bugüne ne değişti.

Laiklik mi kaldırıldı, demokrasinin işlevi mi değişti? İktidarın değişmesiyle, imam hatiplerin orta kısmının tekrardan açılmasıyla her şey halloldu mu? Başörtüsünün kamuda serbest olmasıyla hedefe ulaşıldı mı? Verilen mücadelenin sonucu bu olmamalıydı.

Yoksa imam hatiplerin açılması, türbanın serbest olması bize İslam devletini unutturdu mu? Ya da daha kötüsü İslam devletinin bu yapılanlarla kurulduğunu mu zannettik?

Şimdi ne oldu. Rahat hayata alıştık, işimizden aşımızdan eşimizden korktuk, mazlumlara dua etmeyi bile unuttuk, hatta daha da ileri gittik.

Hatırlıyorum, Filistin diye bir davamız vardı. Dünyanın neresinde mazlum varsa biz onun yanındaydık. Yanında olmazsak bile dualarımızdaydılar. Dava ile yatar, dava ile kalkardık. Çünkü o zaman her şeyimiz davamızdı.

Hatırlıyorum bir zamanlar krediler haramdı, caiz olmazdı, belki domuz eti misaliydi, ölmek üzereyken ölmeyecek kadar yerdin. Şimdi şartlar değişti, kredinin adı değişti, kredi hayatımıza girdi.

Peki, ne oldu,

Ne olacaktı ki,

Uzun vade borçlandık. Borçlanınca köleleştik, başımıza iş gelir diye korktuk, kartlarım borçlarım ne olur diye gölgemizden korkmaya başladık.

Kendi kendimizi kandırdık, aldattık, dünyaya daldık, kendimize fetvalar bulduk, fetva verecek hocalar bulduk.

Hatırlıyorum, eskiden bir adamı davaya nasıl kazandırırız diye hesaplar yapardık. Şimdi kart borcumu nasıl öderim diye hesaplar yapıyoruz.

Hatırlıyorum, ders halkamızı nasıl büyütürüz diye derde düşerdik, şimdi işimizi nasıl büyütürümüzün hesabını yapıyoruz.

Eskiden ibadetlere âşık ve zikirsiz bir zaman geçirdiğimizde hüzünlenir ağlardık. Şimdi doğalgazsız evde oturmaz, eskiyen arabamıza binmez olduk.

Namazlarımızda huşu vardı, rüyalarımız da davamız vardı, Peygamber vardı, sahabe vardı, şimdi gecemizde gündüzümüzde iş, para, borç, kredi kartından başka bir şey kalmadı.

Ee ne demişler; Kişinin fikri neyse zikri de o olur.

Mücahitlikten mütahitliğe soyunduk, haftada bir iki dersle vicdanımızı rahatlatır olduk.

Eskiden slogan Müslüman vardı şimdi slogan atmaktan bile korkar olduk.

Peki, nereye geldik,

Yılgın, bitkin, korkak, pısırık Müslüman tablosu.

Lafım kimseye değil, ben kendimi konuşuyorum, kendimi görüyorum, kendimi biliyorum.

Ve Rabbime niyaz ediyorum,

Y Rab, beni ehlimi neslimi ve tüm kardeşlerimi ıslah eyle, bize dava şuuru bahşeyle, bizi affeyle, bize merhamet eyle, nasıl kulluktan razı isen öyle kulluk yapmayı bize lütfeyle, bizleri dünyaya dalıp da dinini, imanını, davasını unutan bedbahtlardan eyleme…

Âmin velhamdülillehi rabbil alemin…

KULLUK


İnsan bazen, konumunu, durumunu, duracağı yeri unutur, iyi bir iş yaptığı zannıyla, haddiniaşan, emrolunmadığı, kendisinden istenmeyen bir mücadele, bir koşturmaca içerisine girer,

Enerjisini, gençliğini, vaktini, ömrünü davası uğruna harcar fakat bu yorgunluğun sonunda eline geçen, kaybedilmiş bir imtihan ve boşa harcanan bir ömürdür.

İslami mücadele içerisinde hareket eden, bütün derdi ilahi rıza olan ve Allah’ın nizamını yeryüzünün her tarafına, her karış toprağına ulaştırmanın kaygısını güden Müslümanlar olarak, her şeyin başında kendimize sormamız gereken bazı sorularımız olacaktır.

a:Ben kimim? b:Amacım ne? c:Refaransım ne veya kim? vs.

Bu sorular sürüp gider ama biz birinci sorunun cevabında mutabık olursak diğerlerinde anlaşabileceğimizi umuyorum.

Birinci soru bu kadar önemli mi? Hem de çok önemli, insanlık tarihi boyunca insanların yoldan çıkmalarının, fırkalara ayrılmalarının ve her fırkanın kendi yanındakiyle övünüp diğerlerini yok saymasının, çatışmalarının özünde bu soruya tam bir cevap verilememesi yatıyor.

Evet, neydi birinci sorumuz? Ben kimim? bu soruya tek kelimelik bir cevap verelim, KUL, evet ben kulum, sadece bir kul, yaratılan bütün insanlar gibi bende bir kulum, sorumuza bu eksende devam edelimi. Pekala kul ne yapar?Cevap;Kul,ma’budunun emirlerine harfiyen itaat eder,bir soru daha;Kul ma’budunun emirleri karşısında itiraz etme,akıl yürütme,ma’buduna akıl vermeye kalkma,ona emrettiği işin öyle değil de şöyle olacağını hem de daha iyi ve daha kolay olacağını düşünmeye ve o eksende hareket etmeye hakkı var mıdır?Cevap:Kesinlikle hayır,sorularımız devam ediyor.O halde kul böyle yaparsa ne olur?İşte kritik cevap:O zaman kul,haddini aşmış,kulluğunun görevini yerine getirmemiş olur.

Biz müslümanız,yani Allah’a teslim olmuş insanlarız,bizim referansımız ancak Kur’an ve sünnet olmak zorundadır,aramızdaki anlaşmazlıklarda Allah ve resulünü hakem tayin etmedikçe(Nisa/59),onların verdiği hükümleri kalbimizde hiçbir sıkıntı ve tereddüt göstermeden kabul etmedikçe(Nisa/65),Allah ve Rasulu bir konuda hüküm verince konu hakkında tercih etme hakkımızın olduğunu düşününce(Ahzab/36) imanımızın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını unutmamalıyız.

Bugün aşağı yukarı bütün İslami cemaatler aynı hedefe kilitlenmiş durumdalar, Allah’ın rızasını kazanmak ve yeryüzünde Allah’ın dinini hakim kılmak. Buraya kadar problem yok. Asıl problem bu yola ulaşmak için edinilen vasıtalarda başlıyor. Bu merhaleden sonra bazıları kendilerinin bir kul olduğunu unutup haşa ma’buduna akıl vermeye kalkıyorlar, yapılarını, cemaatlerini ve kendilerine tabi olanları o eksende yetiştiriyorlar.

Şimdi bu kardeşlerimize aynı soruyu sormak istiyorum, siz sadece bir kul değil misiniz?
Amacınız ma’budunuzu razı etmek mi, yoksa O’na bilmediği şeyleri öğretmek mi(Yoksa O’na dinde bilmediğini öğretecek ortakları mı var? Şuara/21)

Yaratılmışların en hayırlısı Hz. Muhammed değil midir? Rabbimiz O’nu bile kitabında kul olarak tasvir etmiyor mu?(İsra Suresi/1) O’na ve tüm ümmete emrolunduğun gibi dosdoğru ol, haddini aşama buyurmuyor mu?(Hud/112),Peygambere bile haddini aşma derken biz kimiz ki, İslami faaliyetler de bulunurken haddimizi aşabiliyoruz?Kul olduğumuzu unutabiliyoruz? Şimdi vereceğim örneği dikkatle takip edelim,

Mekke müşrikleri, davetin ilk zamanlarında, Peygamber efendimize gelip, seni dinleriz fakat yanından şu fakirleri, köleleri, ayak takımını kov diye şart sürmüşlerdi, Peygamber efendimiz bir an için, İslam’ın ve Müslümanların yararına olması ve davanın muzafferiyeti için onların isteklerini kabul etmeye meyletti, fakat bu devreden sonra gidişata bu dinin sahibi olan Yüce Allah müdahil oldu ve yaratılmışların en değerlisine şu ağır ikazlarda bulundu; “Eğer Allah’ın rahmeti olmasaydı onlara meyledecektin, o takdirde sana dünyanın da, ahiretin de azabını kata kat gösterecektik ve bize karşı yanında hiçbir yardımcı bulamayacaktın.” (İsra/ 74-75)

Evet, şu tehdide bakar mısınız, kime? Hz. Muhammed (a.s)’e niçin? Allah’ın emretmediği bir şeye meylettiği için. Peki, Hz. Muhammed bunu yaparken kastı neydi? İslam’ın daha erken ve daha hızlı galibiyeti.

Ama olmadı, bu dinin sahibi bunu kabul etmedi,bu din benimse ancak benim istediğim tarzda muzaffer olmak zorundadır dedi ve öyle de oldu,bu din zorluklarla,sıkıntılarla,şehitlerle muzaffer oldu,ama dinden sapmadan,kimse kulluk konumundan çıkmadan,haddini aşmadan.

Şimdi bize dönmek istiyorum, bir cemaat kalkıyor, İslami devlet kurmak için mücadele ettiğini söylüyor, sonra da laik düzenle işbirliği yapıyor,bayramlarına katılıyor,ibadetgahlarında bulunuyor,onlardan olduğunu söylüyor,sonra onu takip edenlerde,efendim öyle yapmazsa onu barındırmazlar ,öyle yapmaya mecbur diyor,kardeşim sen kul değilmisin?Sen emrolunduğun şeyi yap gerisini bu dinin sahibine bırak,Allah için,Kur’an’ın neresinde,peygamberin hangi metodunda böyle bir hareketten bahsediliyor,bu haddi aşmak değil de nedir?Bu haşa Allah’a akıl vermek değil de nedir?Sahabe soruyor,bana öyle bir öğüt ver ki;bana yetsin başkasına bir şey sormayayım,ne diyor bu dinin yüce nebisi;”İman ettim de.Sonra dosdoğru ol” işte bu kadar basit,sonra diğer cemaat kalkıyor,insanları ıslah etmek için garip garip hikayeler anlatıyor,tevbe almayı,rabıta yapmayı şart koşuyor,sebebini de insan Allah’ı her an hatırlayamaz ama şeyhini,hocasını hatırlayınca günahtan vazgeçer diyor,pekala ,bunla alakalı bana bir belge göster diyorsun,İşte şu ayetlerde buna işaret var gibi diyor,Subhanallah bu din işaret dinimidir,bu din kemale ermemiş midir,bu dinde eksiklik varda onu siz mi tamamlıyorsunuz.Biz emrolunduğumuz kulluğu yapalım kalpler Allah’ın elindedir ve o kime hidayet vereceğini çok iyi bilendir.Yine bir cemaat kalkıyor,hristiyanla,yahudiyle Allah’ın pislik dediği müşriklerle ittifak kuruyor,sevgisini onlara, kinini Allah’ın dini galip olsun diye uğraşan,malından,evladından,hayatından feragat edip Müslümanların izzeti için savaşan Mücahitlere yöneltiyor,İsrailli bir çocuk ölünce içim yanıyor deyip,ölen milyonlarca yavrumuzu görmezden geliyor,sonra birileri çıkıp böyle yapmaya mecbur,dünya çok değişti,artık 7.yy’da yaşamıyoruz diyor,

Hayır kardeşim, biz 21.yy’ın ufkuyla bakıyoruz fakat 7.yy’ın prensipleriyle yaşıyoruz, ondan da zerre taviz vermiyoruz ve bundan da gurur duyuyoruz, bu din galip gelecektir bunda şüphe yok fakat bu din ancak Allah’ın istediği tarzda gelecektir,gerçekleri eğip bükmeden,birimiz birilerini Allah’tan başka rabler edinmeden gelecektir,bizim yolumuz budur,metodumuz budur.

Yazımızı imam Malik’in sözüyle bitirmek istiyorum;”Bu ümmetin başı ne ile ıslah olduysa sonu da ancak onunla ıslah olacaktır” Alemlerin Rabbine emanet olun…

İHVAN’I DOĞRU ANLAMAK

Mısır’da 3 temmuz 2013 saat 19:51’de darbe oldu.Darbenin ardından iki aylık sürede neler
yaşandığı malum ;katliamlar, cinayetler, aşağılanmalar, tutuklamalar vs…
Biz bunlardan bahsetmeyeceğiz. Zaten medyadaki haberlerin büyük yekununu bu haberler oluşturuyor. Biz burada insanların birçoğunun dillendirdiği, merak ettiği, kafasını kurcalayan
üç soru üzerinde durup bu sorulara cevap arayacağız.
1:İhvan, hüsnü mübarek' i devirmek için tahrir meydanında ki yapılan eyleme niçin sadece kendi tabanıyla değil de laiklerle, Hristiyan'larla, solcularla vs.beraber katıldı.
2:İhvan; Niçin seçimlere katılıyor, niçin demokrasinin içerisinde yer alıyor.
3:İhvan;Bu kadar Müslümanın katledilmesine, mürşitlerinin ve liderlerinin tutuklanmasına rağmen niçin silaha silahla karşılık vermiyor.
Bu soruların cevabını bulmak için seksen yıl önceye gitmemiz gerekiyor .İhvanın kurucusu ve ilk mürşidi Hasan el Benna’yı tanımadan, ihvanın Benna dönemini tanımadan, Hasan Hudeybi’yi,
Ömer Telmisani’yi tanımadan bu soruların cevabını bulamayız. Biz burada Benna’nın hayatından ziyade ihvanı tanımaya çalışıp bu sorulara cevap arayacağız.
1928 yılının Mart ayında Hasan el benna’nın kahvehaneden tanıştığı ve hidayetlerine vesile olduğu altı kişi gelip Benna’ya Mısır halkının ve İslam ümmetinin kan ağladığını, bir şeyler yapmaları gerektiğini söylerler ve altı kişi el Benna’yla beraber İslam için kardeşler olarak çalışmak ve cihat etmek üzerine aralarında biat edip bir cemaat kurarlar.Cemaate isim ararlarken el Benna yapmacık olmaya gerek yok, biz İslam için birleşen Müslüman kardeşleriz, adımız da Müslüman Kardeşlerdir der. Ve o gün o odadaki yedi kişiyle gün gelecek İslam ümmetinin umudu olacak olan İhvan-ul Müslim'inin temelleri atılır.
Kuruluşun ilk yıllarında yapı tasavvufi metot üzere hareket etmiştir. Medrese-tul tezhib' i kurup
akşam okullarını başlatmıştır. Bu okulun ana öğretisi: Elemanlarını ahlak terbiyesiyle yetiştirip,
Kur’an ı doğru okumak, bir takım ayet ve hadisleri ezberletip tefsirine ve şerhine bakmak, İslam’ın genel adabını öğretmek, İslam tarihi ve siret-i öğretmek, davetçi ve hatipler yetiştirip önce medresetül tezhib de daha sonra geniş halk kitleleri önünde bu insanların seminerler vermesini sağlamaktır. İşte bu ilk kafilenin sayısı 70 kişiydi.
İki yıl sonra 1931 de eğitim başmüfettişi bu okulu ziyaret eder ve orada üç kişinin verdiği
seminere tanık olur. Konuşmacıların hitabeti ve konuya vakıf oluşu eğitim başmüfettişini çok ve bu insanlar bu okulun baş eğitmenleri mi diye sorar. Aldığı cevaba inanamaz.
"İlk konuşmacı dülger, diğeri bahçıvan, son konuşmacı ise demircidir." Eğitim baş müfettişinin şaşkınlığını şu cümleler ifade eder. "Ben hayatımda böyle harika ve özel bir okul görmedim."
Daha sonra İhvan bir mescit, bir de; okul açar. Ve okula Hira İslam Enstitüsü adını verirler. Özellikle öğretmenlerinin öğrencileriyle olan sıkı diyaloğu, ilgisi ve eğitiminin kalitesi
okulun kısa zamanda ününün yayılmasına yol açar. Daha sonra kızlar için de bir okul kurulmuş ve buraya da Müminlerin anneleri okulu adı verilmiştir. Bu okulda İslami edep ve terbiyenin yanında
çağın gerektirdiği ilimleri de öğretmişlerdir. Bu okulun arkasında Müslüman kadın kardeşler için ayrı bir bölüm kurulmuştu. Buradaki eğitim görevini, ihvanın eşleri, kızları ve akrabaları yerine getiriyordu. Daha sonra Müslüman kız kardeşler kolunu kurarlar. İslam adabına sımsıkı yapışacağıma, gücüm yettiğince fazilete çağıracağıma Allah üzerine yemin ederim diyen herkes bu kola kabul ediliyordu. Daha sonra dergi ve gazete çıkarırlar. Bununla beraber şube sayılarını her geçen gün arttırırlar ve ihvanın medresesinde yetişen hatipler her yerde vaaz ve konferanslar verirler.
İhvan; hızlı çalışıyor ve çok hızlı büyüyordu. Bununla beraber bunu hazmedemeyenler dedikodu çıkarıyorlar, haklarında ithamlarda bulunuyorlardı. Benna bu dedikodulara aldırış etmediği gibi bu ithamları çürütmekle de uğraşmıyordu. Ve şöyle diyordu: Söylenti ve yalanlara son vermek onları çürütmekle ve benzerlerini yaymakla olmaz. Bunlara verilecek en güzel cevap, dikkatleri çeken, olumlu, dillere destan bir iş ortaya koymaktır.
Böylelikle doğru olan bu yeni durum öncekilerinin yerini alabilir.
1937 yılında ketibet-ü ensarullah "Allah’ın dininin yardımcıları taburu" kuruldu. Her tabur 18 ile 40 yaşları arasında,10 ile 40 üyeden oluşuyordu. Sadece cemiyetin arka planına sahip olanlar tabura üye olabiliyor ve adayların samimiyet ve bütünlüğünün diğer üyeler tarafından onaylanması gerekiyordu . Her üye itaat ve sadakat yemini ediyor, itaatsiz üyelere cezalar veriliyordu. Üyeler haftada buluşuyor, birkaç saati aşmayan uykuyla katı bir gece ibadetine tabi tutuluyor, ibadetler, dualar, virtler ve beden eğitimi taliminin içerisindeydiler.
Benna; ilk tabura bizzat başkanlık etmiş, günlerce ailesinden ayrı kalıp onlarla beraber olarak
fedakârlığı bu insanlara öğretmiştir.
Daha sonra ihvan siyasete girme kararı almıştır. Benna teşkilatının bir kısmını siyasi parti haline getirmiştir. Tabi bu bir takım çevreler tarafından eleştirilmiştir. Gazetecilerin Benna’ya sorduğu şu iki soruda hemen hemen herkes müttefikti.
1:Siyaseti sevmediğiniz ve karşı olduğunuz halde, niçin şimdi siyasete giriyorsunuz
2:Anayasamız Kur’an dediğiniz halde, nasıl olacak da parlamentoda yemin edeceksiniz.
Benna bu sorulara şöyle cevap veriyordu. Memleket meseleleri hakkında İslam’ın böyle bir ayırımı yoktur. Yani bu mesele dinin meselesi bu mesele devletin meselesidir. İhvan mesajını resmi çevrelere de duyurmak ve yaymak zorundadır. Bunun da en uygun yolu parlamentodur.
Ayrıca bu anayasada devletin dini İslam’dır der. Fakat idareciler onu uygulamamaktadır, ayrıca İslam’ın karşı olmadığı hükümler bulunduğu gibi karşı olduğu hükümler de bulunmaktadır.
İhvan; milletvekilleri vasıtasıyla bu yanlış kanunları değiştirecektir.
Böylelikle İslami bir cemaat olan İhvan-ul Müslim-in, artık hem cemaat hem de bir siyasi parti
oluyordu.
1928 yılında 7 kişi ile bir odada kurulan teşkilat 17 yıl sonra 1945 yılında iki binden fazla şubeye, Mısır’da beş yüz bin aktif üyeye ve üç milyona yakın destekçiye ulaşır. Suriye, Filistin, Ürdün, Sudan ve Lübnan’da şubeler açılmıştır. İhvan artık Mısır’ın değil dünyanın tanıdığı bir yapı olmuştur. Fakat Benna ısrarla mensuplarına şunu tembih ediyordu: Önünüzde halk kitleleri ne kadar çok olursa olsun çabalarınızı riske sokmayın, başarıya aldanarak tehlikelere teşebbüs etmeyin. Çünkü söze sıra gelince kişi yanında büyük halk kitleleri bulabilir, fakat sıra cihada ve bedel ödemeye gelince; ancak çok az insan yanınızda kalabilir. İhvan tam teçhizatlı bir şekilde hazır olduğunda ve başka bir çarenin olmadığı bir durumda fiili güce başvurabilir.
1948 yılında ihvan, kral Faruk tarafından yasadışı ilan edilip, binlerce üyesi tutuklanmış, mal varlıklarına el konulmuş, bütün şubeleri kapatılmıştır.
1949 yılında ihvanın ilk mürşidi ve kurucusu olan Hasan el Benna şehit edilmiş ve ihvanın ikinci mürşidi Hasan Hudeybi olmuştur.
Hudeybi ihvanı çok zor bir zamanda devralmıştır. Çünkü ihvan hem dışardan kral Faruk ve batılı ülkelerin tehdidi altında hem de, içeriden fikri parçalanmaların tehdidi altındaydı.
1952 yılında cemal Abdülnasır darbe hazırlığına girişti ve bu hazırlığı yaparken arkasına ihvanı almak istiyordu. Darbe arifesinde Abdülnasır ihvan subaylarından salah Şadi önünde
Kur’an a el basıp yemin ederek, getireceği sistemin İslam olacağını söylemişti. Hudeybi,
Abdülnasır' a güvenmiyor; Bu adamda hayır yok diyordu. Fakat İhvanı da engellemiyordu.
Abdülnasır, İhvanın desteğiyle darbe yapıp ülke idaresini ele geçirdi. İhvan bu darbeyi
alkışladı. Sonuçta Abdülnasır ihvan dan birisiydi. Darbenin ilk günleri her şey güzeldi. Kral Faruk döneminde hapse atılan ihvan üyeleri serbest kalmış ve ihvana bu zulmü yapanlar cezalandırılmıştı.
Fakat bir müddet sonra Abdülnasır gerçek yüzünü ortaya çıkarmış ve ihvan için asıl buhranlı
günler yeniden başlamıştı.
İhvan mensupları tekrardan zindanlara doldurulmuş, insanlığın tanık olmadığı işkencelerden
geçirilmişlerdir.
Bu dönemde en çok sorumluluk Hasan Hudeybi’ye düşüyordu. İhvan hem işkencelerle boğuşuyor hem de, fikri parçalanmalar yaşıyor, cemaat bölünüyordu. Özellikle Seyyid Kutub
İhvan üzerinde çok etkin hale gelmişti.
Aslında Seyyid kutub’un bazı görüşleri Hudeybi’den farklıydı.
Hudeybi bir yargıçtı. Çok yumuşak, halim bir insandı. Her şeyin kanunlara uygun olmasını istiyordu. İhvan geleneği olarak halkla iç içe ve tüm insanları kuşatıcıydı. Seyyid Kutub; Özellikle "yoldaki işaretler" kitabıyla ihvanın gençleri üzerinde etki olmuştu.
Kutub, bu eserinde cahiliye toplumunun özelliklerini belirtiyor. Gençler ise; bu kitapta belirtilen
cahiliye toplumunu Mısır toplumu olarak görüyor ve toplumdan uzaklaşıp onları tekfir ediyordu. Şimdi vereceğimiz örnek; Hudeybi ile ihvanın gençleri arasındaki uçurumu bize gösteriyor.
Hudeybi uzun süren işkence ve hücre cezasından sonra ihvanın elemanlarının kaldığı koğuşa gönderilir. İhvan gençleri büyük bir coşku ve sevinçle Hudeybi’yi karşılarlar. Gençlerden biri mürşide şöyle bir soru yöneltir. Şeyhim; bunlar bize akılların almadığı işkenceyi yaptılar, bize her türlü zulmü reva gördüler, bunlar kafirdirler değil mi?.
Hudeybi bu gence şöyle cevap verir: "Biz davetçiyiz, kadı değil".
Bu cevap ihvanın gençlerinin hoşuna gitmez ve Hudeybi’yi tekfir edip cemaatten ayrılırlar. Böylelikle ihvan, en zor zamanlarını yaşamaya başlar. Bu sıkıntılardan en fazla payı alanlardan biri de hiç şüphesiz Hudeybi olmuştur. Ömrünün 17 yılını hapis ve işkencelerle geçirmiştir.
Hudeybi’nin vefatından sonra üçüncü mürşit olarak Ömer Telmisani seçilir. O' da İhvanın başında çok zor günler geçirir. Mısır’ın başındaki Enver Sedat ile Filistin meselesi yüzünden anlaşamaz ve ihvan elemanlarına tekrar işkence ve zindan yolu görünür. Ömer Telmisani’de Hudeybi gibi hukukçudur ve yine Hudeybi gibi 17 yılını zindanlarda geçirmiştir. Vefat ettiğinde cenazesine 250 bin insan katılmıştır. Daha sonra Muhammed Hamid dördüncü mürşit olarak seçilmiştir. Yirmi yıl hapis yatmıştır. Onun vefatının ardından Mustafa Meşhur beşinci mürşit olarak seçilmiştir. Yazardır. On sekiz kadar eser kaleme almıştır. Yirmi yıl zindanda kalmıştır. Onun ardından Memun Hudeybi altıncı mürşit olarak seçilmiştir. Uzun yıllarını zindanda geçirmiştir. 2004 yılında vefat ettiğinde cenaze namazı Rabia tül Adviye'de kılınmış ve cenaze namazına üç yüz bin insan katılmıştır. Daha sonra Muhammed Mehdi Akif yedinci mürşit olarak seçilmiştir. Vefat etmeden mürşitliği bırakan tek ihvan lideri budur. Onun ardından sekizinci ve son mürşit olarak Muhammed Bedii seçilmiştir. Veteriner dalında şu an dünya da ihtisas sahibi yüz kişiden biridir. Kutub'çu yönüyle tanınmaktadır. Şu an ihvanın başında o bulunmaktadır. Oğlu Ammar darbeciler tarafından şehit edilmiş ve kendisi de 20 ağustos da tutuklanmış, şu an hapistedir.
Sonuç olarak, Müslüman kardeşler 85 yıllık mazisinde çok büyük işler başarmış, bununla beraber çok büyük sıkıntılara da katlanmıştır. Bazı çevreler terörist diye lanse ederken, aslen Mısır’lı olan ve şu an el kaidenin başında bulunan Eyman Zevahiri gibi zatlar da ihvanı uzlaşmacı olarak tanımlamışlardır.
İhvan; Tüm bunlara rağmen Allah’ın izniyle yoluna ve yürüyüşüne devam etmektedir. Ve 85 sene önce olduğu gibi hala İslam ümmetinin ümidi ve umudu olmaya devam etmektedir,
İhvan; Allah’ın izniyle bu zor günleri de atlatacaktır ve yine bu ümmete dinini öğretecektir.
Seyyid Kutub’lar, Abdulkadir Udeh’ler, Mustafa Sibai’ler, Abdulkerim Zeydan’lar, Muhammed el gazali, Zeyneb gazali’ler, Üstad Sevvaf, Fethi Yeken, El Cundi, Abdulfettah ebu Gudde, Said Havva, İsam Atar vs…gibi yiğitler çıkarmaya devam edecektir.
İhvanın direnişine selam olsun…
İhvanın şehitlerine selam olsun…
İhvanın direnişi ümmetin dirilişine vesile olsun… AMİN....

SİYONİSTİ TİTRETEN YİĞİT MÜHENDİS

Rasulullah aleyhissalati vesselem bir hadisi şeriflerinde;Bu din garip başlamıştır,garip bitecektir,müjdeler olsun o gariplere buyurunca,sahabe bu gariplerin kimler olduğunu sormuş,’insanların benden sonra bozdukları sünnetimi ıslah edenlerdir’ buyurmuşlardır.(Tırmizi)
Evet bu din garip başlamıştır,bu dinin kutlu nebileri alaya alınmış,tehdit edilmiş,sürgün edilmiş,boykot edilmiş hatta öldürülmüştür, Bu dinin temsilcileri sırf Rabbim Allah’tır dedikleri için yurtlarından kovulmuş,ateşlere atılmış,işkence edilmiş, hapsedilmiş, katledilmişlerdir, Sonra,bu dinin garipliği kısmen son bulmuş,İslam dünyaya hükmetmiş,kafirleri korkutmuş, zulmü ortadan kaldırmıştır,
Fakat,geçtiğimiz asırla beraber,İslam tekrar garipleşmeye başlamıştır,şu anda garipliliğinin zirve noktalarından birini yaşamaktadır, İslam alemi,hadiste belirtildiği üzere,başladığı konuma gelmiştir,şu an dünyanın her coğrafyasında Müslümankanıakmaktadır,Afganistan,Filistin,Suriye,Çeçenistan,Irak,Arakan,Keşmir,Mali,DoğuTürkistan…
Kur’an’ı yaşamaya çalışan,nebevi metoda göre hareket eden Müslümanlar, terörist,gerici,yobaz diye damgalanırken,zindanlara atılırken,her türlü zulüm reva görülürken,batının,kafirin,zalimin istediği gibi bir din yaşayanlar,hayatlarına güllük gülistanlık devam etmektedirler,
Şu an Müslümanlara oynanan oyunlar tarihin hiçbir evresinde oynanmamıştır,kafirler,
Müslümanları zulümle,katliamla,ateşe atmakla bitiremeyeceğini anlayınca taktik değiştirmişlerdir,’bitiremiyorsan kendine benzet’politikasıyla,laik Müslüman,demokrat Müslüman,milliyetçi Müslüman yani Kur’an sız Müslüman,devletsiz Müslüman,ümmetsiz Müslüman,cihadsız Müslüman oluşturmaya başlamışlardır ve maalesef bunda da başarılı olmuşlardır.Amerika ve İngilterenin Irak’ı işgali sırasında caminin birinden ezan okunur,o sırada orada olan İngiliz subay panik yapar,korkar,yanındaki münafık ne oldu efendim,nedir bu telaşınız diye sorar,subay cevaben;Duymuyormusun,ezan okuyorlar,halkı kıyama,bize karşı mücadeleye çağırıyorlar deyince,yanındaki Iraklı gülümser,hayır efendim,o 3-5 yaşlıyı namaza çağırıyor,şimdi namaz kılıp dağılırlar deyince rahatlayan subay,o halde bırak istediği kadar okusun der.
Kıyam yerimiz olan camilerimiz,dirilişimizi sağlayan namazlarımız,hayatımıza ruh veren ibadetlerimiz fonksiyonlarını yitirdi,velhasıl batının yazdığı,Müslüman!devlet adamlarınınbaşrol,onlara yardım eden bel’amların da figuran olarak oynadıkları oyun tuttu,hem de tüm zamanların en fazla gişe yapan,en çok gelir getiren filmi oldu,
Ama bunların unuttakları,hesaba katmadıkları bir şey vardı,ALLAH AZZE VE CELLE
Allah bu ümmetin içinden,her devirde bozulan sünneti ıslah edecek garipler,yiğitler çıkarmıştır ve inşallah çıkarmaya devam edecektir,işte onlardan bir yiğit;Yahya Ayyaş
22 şubat 1966’da Filistin’e bağlı Rafat’da,fakir bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi,6 yaşından itibaren hafızlığa ve İslami eğitime başladı,bunlarla beraber genel eğitimini de sürdürdü,yaşı küçük olmasına rağmen zekasıyla sivrildi,Beir Zeit üniversitesinden elektrik mühendisi olarak mezun oldu,1991 yılında amcasının kızıyla evlendi,bu evlilikten Bera adını verdiği bir kızı ve şehadetine iki gün kala dünyaya gelen Abdullatif isimli bir oğlu oldu,1945 yılında gasp işlemlerine başlayan siyonist israil,her geçen yıl katliamlarını arttırmış, pervasızca saldırılarını çoğaltmış,topraklarını genişletip, Filistin’lilere, kendi vatanlarında ufacık toprak parçası bırakmış,bununla da yetinmeyip evlerini yıkmış,istediğini sürgün edip,istediğini hapsetmiş,istediğini de öldürmüştür.
Bu şartlarda Hamas kurulmuş,1989’da ilk askeri eylemle iki siyonist asker öldürülmüş,
bu olay,gidişatı değiştirmiş,90’lı yıllarda İzzettin Kassam Tugayları kurulmuş,yaptığı eylemlerle kısa sürede adını duyurmuştu.
İşte bu grubun bir üyeside Yahya Ayyaş’tır,aklı,fedekarlığı,cesareti,ihlasıyla kısa sürede
grubun üst düzey komutanlarından biri olmuş,Şeyh Ahmet Yasin’den aldığı fetvayla istişhadi eylemlerini başlatmış,kendi elleriyle bomba yapmış ve mühendis olarak anılmaya başlamıştır
Evet savaşın seyrini değiştiren,yenilemez denen israili acze düşürüp,dünyadan yardım istemek zorunda bırakan,adını duydukları zaman bile siyonistleri titreten mühendis ortaya çıkmıştı.Telaviv’in göbeğinde,afule’de,kefer balut’ta vs.bizzat yaptığı ve organize ettiği eylemlerde yetmişten fazla Siyonist ölmüş,350 tanesi de yaralanmıştır. İsrailin artık en nefret ettiği insan mühendis olmuştur,arama listesinin en başına konulmuş, toprağın altında karınca arar gibi,ev ev,köy köy mühendisi aramışlar,babasına ve hanımına işkence etmişler,annesini 1,5 ay hapse atmışlar,gidebileceği her noktayı her yeri aramışlar fakat bir türlü izine ulaşamamışlardır.
Yahya Ayyaş,Siyonistlerin gözünde sihirbaz gibiydi,sanki yer yarılıp içine girmişti,ismi bilesiyonistleri ürkütüyordu.Eski israil başbakanı izak rabin;Hiç şüphesiz bu mühendis olağanüstü yetenekler sahip, O’nun yaşaması İsrail devleti için büyük bir tehlikedir demişti,yine iç güvenlik şefi moşe şahel;Ben Yahya Ayyaş’ı bir mucize olarak görüyorum,yoksa bütün imkanlara rağmen,İsrail Devleti nasıl olurda O’nun oluşturduğu tehdide bir çözüm bulamaz demiştir,yine eski genelkurmay başkanı aminon şahek;Eğer Yahya gibi birileri ortaya çıkmaya devam ederse,İsraili büyük bir tehlike ve tehdit bekliyor demektir açıklamasını yapmış,istihbarat şefi ya’kuf beyri; şu ana kadar Yahya’nın yakalanamamasının,İsrail istihbarat açısından büyük bir skandal olduğunu itiraf ediyorum demek zorunda kalmıştır. İsrail devleti beş yıl boyunca hep mühendisi aradı,O’nu yakalamak için her şeyi yaptı,bir gün yol kontrolü esnasında arabası durduruldu,siyonistler O’nun olduğunu anladı fakat araçtaki bir arkadaşı şehit oldu,diğeri tutuklandı ama mühendis kaçtı,11 temmuz 1994’te kaldığı ev bombalandı,evdeki iki arkadaşı şehit oldu fakat mühendis Allah’ın rahmetiyle
oradan da sağ kurtuldu.
Şehadetinden önceki son bir yılını,kendisinden sonra yerine adamlar hazırlamakla geçirdi, etrafındaki arkadaşlarına şöyle der di;Biliyorum,beni şehit edecekler,fakat ben,benden sonra binlerce mücahit,binlerce Yahya bırakacağım diyordu.
Tarihler 5 ocak 1996’yı gösterdiğinde,bir şehit(inşallah) daha Rabbine yürüdü, Mühendis,üniversite öğrencisi bir tanıdığının cep telefonuyla babasıyla konuşurken,İsrail istihbaratı tarafından telefonun batarya kısmına dizayn edilen bombanın patlamasıyla,çok sevdiği Rabbine kavuştu,Cenazesinde insan seli aktı,250.000 kişi intikam yemini etti,annesinin O’nun ardından söylediği son sözler,kalbim senden razıdır Yahya,ey Rabbim Sen’de ondan razı ol duasıdır.
Evet,mühendis genç yaşında şehit oldu fakat ardında ömürlere sığdırılamayacak eserler bıraktı,340 siyonistin ölümü ve yüzlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanan operasyonların başında O vardı,Filistin’e cihad ruhunu,direniş ruhunu yerleştiren nadide insanlardan bir tanesi de O’dur,şimdi kassam tugayları,israile kök söktürüyorsa,bunda mühendisin çok payı vardır.
Ey yiğit,Rabbim şehadetini kabul eylesin,bizleri cennette buluştursun inşallah
Bu ümmetten sizler gibi yiğitler çıkarsın,dinini zafere ulaştırsın inşaallah
(AMİN)

PEYGAMBERİ DOĞRU ANLAMAK

Uhud savaşında Müslümanlar ağır bir imtihana tabi tutulmuşlardı. Bedir’deki büyük galibiyetten sonra böyle bir şey beklemiyorlardı. Peygamber yaralanmış, Müslümanların güzidelerinden birçoğu şehit düşmüştü.
Peki, bu niye olmuştu. Müslümanlar niçin savaşı kaybetmişlerdi. Bu olamazdı. Çünkü onlar Müslüman idi. Kazanmak zorundaydılar, her zaman galip gelenler onlar olmalıydı. Onlara bir musibet gelmemeliydi, onların işi hep rast gitmeliydi…
Evet, bazı sahabeler böyle düşünmüşlerdi. Kur’an’ın tabiriyle bu nereden geldi, diyorlardı.
Şu an ki birçok Müslüman da böyle düşünüyor. Biz niye mağlup oluyoruz, niye Müslümanlar fakir oluyor, sıkıntı çekiyor, acı çekiyor, niye ben işsizim, niye, niye, niye…
Böyle bir yakarış İslam’ı anlamamaktan, Peygamber’i tanımamaktan kaynaklanıyor. Sahabenin birisi gelip ey Allah’ın Resulü ben seni çok seviyorum diyor. Resulullah o şahsa
O halde açlığa hazır ol diyor. İşte bu örneği anlarsak Peygamberi de anlayabiliriz.
Akabe biat’ında Ensar gelir; Resulullah Ensara şartlarını sunar. Ensar cevaben der ki;
Ey Allah’ın Resulu, biz senin bu şartlarını kabul etmekle bütün Arapları ve acemleri karşımıza alacağız, bu uğurda eşlerimizi, evlatlarımızı kaybetmeyi, mallarımızın telef olmasını göze alacağız. Pekâlâ, tüm bunlardan sonra bize ne var. Bize ne vaat ediyorsun.
Resulullah’ın cevabı tek kelimedir; Cennet. Evet, sadece cennet der.
Bu kadar sıkıntıdan sonra sadece cennet der. Bu kadar eziyetten sonra sadece cennettir.
Bu kadar ölümden sonra sadece cennettir. Ensar da ver o zaman elini; Çünkü bu karlı bir alışveriştir dediler. Çünkü Ensar cenneti anlamıştı. Dünyanın her tarafının cennetten ufacık bir köşe kadar olamayacağını anlamışlardı.
Evet, Resulullah’ı ve davasını anlamak için çok güzel bir örnek.
Resulullah Ensar’a devlet vaat etmedi. Çok zengin olacaksınız, şu kadar malınız olacak, Bizans önünüzde diz çökecek, İran size boyun eğecek demedi. Çünkü bunları bilmiyordu. Bu dinin sahibi; İsterse bunları verir, isterse vermezdi. O yüzden Resulullah Ensar’a bildiği bir şeyi vaat etti. Cennet. Sadece cenneti onlara vaat etti.
Peygamber şu anki Müslümanlara da aynı şeyi vaat ediyor. İslam için koşturacaksınız, hayatınızın merkezinde İslam olacak, İslam senin damarlarına karışacak. Ama tüm bunları yaparken işsiz kalabilirsin, sıkıntı çekebilirsin, dışlanabilirsin, canına ve malına zarar gelebilir, sonra dönüp faturayı İslam’a kesme, ben Müslüman’ım. Allah için bu kadar mücadele ediyorum niye işim rast gitmiyor deme. Çünkü Peygamber sana güzel bir iş vaat etmedi. Yüksek maaş da vaat etmedi. Çok güzel, anlayışlı bir çevre veya bir eş de vaat etmedi.
O sana neyi vaat ettiyse onu talep et. Mücadelenin merkezinde cennet olsun. Orayı düşle. Orayı iste, orayla yaşa. Bakın Yüce Allah Uhud savaşının ardından şöyle buyuruyor. Allah temiz ile murdarı yani pis ile temizi birbirinden ayırmak istedi. Her şey çok güzelken İslam’ı yaşamak kolay, işin güzel, problemin yok. Ama dur bakalım, İslam için bedel ödeme zamanı gelince halin ne olacak. Allah temiz ile pisi birbirinden ayıracak, bu da imtihan ve musibetle olacak. Evet, Peygamber’i sevmek beraberinde açlığı getirebilir. Bu doğrudur.
Esnafsındır; İşyerin vardır. Rakiplerin olan firma kredi alır. İşini büyütür, sen yapamazsın.
Rakiplerin olan firma rüşvet verir işini büyütür, sen yapamazsın. Rakiplerin olan firma işçisine zulmeder, çok kazanır, sen yapamazsın. İşçisindir sakalını kestirmezsin işten atılırsın.
İşçisindir; İslam’ı anlatırsın, işten çıkarılırsın. İşçisindir namazını hakkıyla kılmak istersin, işten çıkarılırsın.
Örtümü çıkarmam dersin okuldan, işten kovulursun. Ben bu eğitim sistemini istemiyorum, bu hukuk sistemini istemiyorum, dersin gerici olursun. Kadın erkek beraber oturmasın dersin, düğün derneklerimiz İslam’a göre olsun dersin, teyze kızı, halakızı vs. ile olan muhabbetimiz İslam çerçevesinde olsun dersin akrabalarca dışlanırsın. Bunların hepsi doğrudur. Olacaktır da, fakat biz İslam’a girerken bunları göze almadık mı? Biz Akabe de biat ederken Resulüllah’a ne üzere biat ettik? Yoksa bazı kabileler gibi mi dedik? Ey Allah’ın Resulü, iman ederim ama sıkıntı istemem, yorgunluk istemem, meşakkat istemem, acı istemem, koşturmak istemem, şunu istemem bunu istemem. Pekâlâ, ne istersin?
Bir elim yağda bir elim balda olsun ama Firdevs cennetinden de aşağıda mekân istemem.
Bu İslam’ın yapısına, doğasına aykırıdır. Bu dinin sahibi; bu dinin acıyla, imtihanla, sıkıntı, ve meşakkatle geçeceğini beyan ediyor. Bu dinin kutlu nebisi; ‘Cennet kılıçların gölgesi altındadır’ buyuruyor.
O halde bu dini iyi idrak etmek zorundayız. Peygamber’le yaptığımız biat’i gözden geçirmek zorundayız. O’nun bize vaat ettiği cenneti kazanmak için mücadele etmek zorundayız. Ve O’ndan gelen her şeye de eyvallah demek zorundayız. Sen benden razı olda ya Rab her şeye eyvallah, başım gözüm üstüne.
Rabbim mücadele azmimizi arttırsın, rızasına uygun bir hayat bahşetsin, iman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlardan eylesin, canımızı muvahhitler, mücahitler, muallimler, Müslümanlar olarak alsın. Rabbim yar ve yardımcımız olsun, Allah’a emanet olun.
SERKAN ÇAYCI/ADANA

SURİYE GEZİMİZİN ARDINDAN(3)

Bugün yazı dizimizin sonuna gelmiş bulunuyoruz,bu yazımızda mücahitlerle olan görüşmelerimizi aktaracağımızı söylemiştik fakat sadece iki kişiden bahsedeceğiz,bu iki kişi hakkındaki izlenimlerimizin oradaki ortamı ve mücahitlerin durumunu kafamızda net bir şekilde belirginleştireceğini umuyorum.
Mülteci kamplarından ayrıldıktan sonra yemek için bir lokantaya gittik. Ben Suriye’ye giderken her yerde savaşın olduğunu, her yerde çatışma olduğunu düşünerek gitmiştim ama orada hayat aynen devam ediyor sadece sıcak cephelerde çatışmalar ve operasyonlar
oluyor. Diğer bölgelerde hayat devam ediyor.Lokanta da yemeğin gelmesini beklerken tam karşımda birisi oturuyordu.Yirmili yaşlarda,hafif balık etli,bembeyaz bir ana kuzusu,sanki hiç sokağa çıkmamış da güneş görmemiş gibi.
Yemek yerken ki çekingen tavırları buraya yeni geldiğini gösteriyor,yanına gittim tanıştık.Türk,aslen Ankara’lı ama Avusturya’da yaşıyormuş.Şimdi konuşmamızın bir kısmını sizlere aktarıyorum;
-Ne zaman kiminle ve nasıl geldin?
-Geleli 15-20 gün oldu. Yeni evlendim eşim Avusturalya’lı. Ona durumu açtım beraber geldik,nasıl geldin dersen sora sora bulduk,
-Teçhizat ve yol parasını nasıl buldunuz?
-Evdeki bütün eşyalarımızı sattık zaten evimiz kiraydı.Burası için gerekli şeyleri 1200 dolara aldım.Biraz daha paramız kaldı.
-Peki paranız bitince ne olacak,eşinde burada ve artık ne bir eviniz ne eşyalarınız var.
-(Gülümseyerek)Şu an da paramız var bitince Allah büyüktür.
-Burada hayat nasıl geçiyor?
-Ben geleli 15-20 gün oldu, daha bir operasyona gitmedim, önce eğitim veriyorlar, şu an sadece yeyip, içip, geziyorum,yakında yavaş yavaş operasyonlara çıkabilirim,devamlı bir mücadele yok zaten operasyonlar kura ile çekiliyor yoksa herkes gitmek için can atıyor,bazen bir giden bir hafta gitmiyor istirahat ediyor,tabi bazı kritik yerlerde durumlar farklı.
-Son olarak Türkiye’de ki Müslümanlara ileteceğin mesajın var mı?
-Şunu belirtmek isterim ki, cihadı gözlerinde fazla büyütmesinler, insan geldikten sonra artık geride bıraktığı her şeyi unutuyor,
-Rabbim yardımcınız olsun inşallah.
Lokantadan çıktık. Birkaç yere daha uğrayıp dönüş yolculuğuna geçeceğiz, son olarak erzakları teslim ettiğimiz insanlardan birisinin kardeşi olan ağabeyle görüşeceğiz,
Karşımda şöyle boyu iki metre, sakalları bayağı uzun birisini bekliyorum, sonuçta adam Suriye’nin en gözde hareketlerinden birisinin sorumlusu.
Ağabeyi gördüm ki, genç, mülayim birisi, o kadar mütevazı ki, bizimle konuşurken bir yandan sakalıyla oynayıp bir yandan yere bakıyor, sayılarının on bin olduğunu, bazı gruplarla birleşip daha da güçlendiklerini, diğer gruplarla aralarında herhangi bir sıkıntının olmadığını, tüm gruplarının hedefinin beşarı indirip yerine Allah’ın dininin hakim kılınacağı bir devlet oluşturmak olduğunu, mücahitlerin moral olarak çok iyi olduğunu,artık bu savaşın geri dönüşünün olmadığını söylüyor.
Kendisinin de dün operasyondan geldiğinden bahsediyor ve tüm bunları o kadar rahat ve mütevazı bir şekilde anlatıyor ki, aklıma elli, yüz kişiye sohbet verince havasından yanına yaklaşılamayan hocalar geliyor.
Yanından ayrılırken bize dua ediyor ve Müslümanlara selamlarını iletmemizi istiyor.
Ya Rabbi Suriye’de çok kan aktı. O kanları yerde bırakma, Müslümanlara vahdet ver, aralarına kin, nefret sokma, silahlarını aynı düşmana yönelt, onlara zafer nasip eyle,
Ya Rabbi beşşar esadı, ona destek verenleri el kahhar isminle kahreyle, el- muntekım isminle bizim intikamımızı onlardan al ya Rabbi(Amin)
Âlemlerin Rabbine emanet olun…

BİZ NEYİZ? CEMAAT KARDEŞİMİ? İSLAM KARDEŞİMİ?

Gerçekten çok buhranlı dönemler yaşıyor, çok acı çekiyor, çok bedel ödüyoruz. İslam topraklarında Müslüman kanı oluk, oluk akıyor. Şerefler, izzetler ayaklar altında…
İslam âlemi niçin bu durumda; Nerede hatalar yaptık veya yapmaya devam ediyoruz. Veya sorumuzu şöyle soralım: Neyi yapmamız gerekirken yapmıyoruz, ya da eksik yapıyoruz.
Bu sorumuza birçok cevaplar verilebilir. İslam ülkelerinin başındaki liderlerin batıya kul olmaları; Ahiretlerini para, mevki, makam karşılığında satmalarıdır. Ya da basiretsiz din adamlarıdır. Müslümanların pasifliği, acizliği, basiretsizliği, Kur’an ve sünnetten uzaklaşmış olması da buna eklenebilir. Tabi Peygamberi tanıyamamış olmamızı da buna ilave etmeliyiz Bu cevapları çoğaltabiliriz. Bunların hepsi doğrudur.
Ben bu yazımızda bunlardan bahsetmeyeceğim. Ben Ensar Muhacir kardeşliğinden de, Kur’an da ki kardeşlikten de bahsetmeyeceğim. Ben; Olmadığı zaman ümmetin can damarını koparan bir olgudan bahsedeceğim. Şu an belki en fazla ihtiyaç duyduğumuz, yokluğunu en fazla hissettiğimiz olguların birinden bahsedeceğim sizlere.
Kardeşlikten bahsedeceğim, İslam kardeşliğinden.
Ben yaşadığımız çağda ümmetin belini büken, gücünü kıran, kâfirin elinde oyuncak yapan, kardeşlik zihniyetinden ve bu çarpık anlayışın ümmeti nasıl böldüğünden, gücümüzü nasıl kırdığından bahsedeceğim.
Yaşadığımız coğrafyada Müslümanların en büyük problemlerinden birisi cemaatçi olmaktır. Dikkat edelim cemaat olmak, bir cemaate bağlı olmak, o cemaat bünyesinde koşturmak, hareket etmek farklıdır, cemaatçi olmak farklıdır. Cemaat adamı Kur’an ve sünnet ekseninde hareket eden bir yapıyla hareket eder.
Enerjisini o yapı etrafında harcar, o yapıyla beraber İslam adına güzel işler yapmaya çalışır. Faydalı projeler geliştirmeye çalışır. Bununla beraber: Kendisiyle aynı eksende hareket eden diğer cemaatleri de, orada mücadele eden bireyleri de kardeşi olarak görür; Onlara dua eder, gıyabında hayır konuşur, yaptıkları güzel işleri takdir edip kendisi de uygulamaya gayret eder.
Cemaat adamı: Kendisinin hak yolda olduğuna inandığı gibi; Kur’an ve sünnet eksenli hareket eden tüm yapıların da hak yolda olduğuna inanır. Onları kendisine rakip olarak görmez, onlara haset etmez. Cemaatçi ise; Ancak kendisinin hak yolda olduğuna, kendilerinin önde olduğuna, diğer yapıların onları takip etmesi gerektiğine inanır. Farklı cemaatten olan birisine selam dahi vermez. Onlar; İslam adına güzel bir iş yaptığı zaman haset eder, devamlı eleştirir.
Kendi cemaatinden bir kardeşi ayrılıp farklı bir yapıya giderse onunla selamı keser. O kardeşine dinden çıkmış muamelesi yapar. Onun dünyasında sadece kendi hocası, sadece kendi cemaati vardır. İslam; Sadece bunlardan ibaretmiş gibi görür. Bu insanlar Yüce Allah’ın: “Ancak mü’minler kardeştir” ayetini; Ancak bizim cemaattekiler kardeştir diye algılar ve öyle düşünürler. Demezler ama Öyle düşünüp, öyle hareket ederler, öyle yaşarlar.
Daha düne kadar can ciğer olduğu o insan sırf cemaatinden ayrıldı diye; Onunla görüşmez, selam vermez, hatta aleyhinde konuşmaya başlar. Hani biz mü’min idik, hani mü’minler kardeşti, hani onlar kendi arasında merhametli kâfire karşı sert ve katıydı. Ne oldu şimdi; O insanın tek suçu; O cemaatten ayrılıp aynı eksende hareket eden farklı bir yapıya gitmek mi? Kişi İslam için mücadele ettikten sonra, Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmadıktan sonra, kendisini daha huzurlu hissetiği bir yapıya gitmesinin, orada İslam adına daha güzel işler yapacağına inanmasının neresi suç. Hata bunun neresinde ki; Biz bu insana kâfir muamelesi yapmaya başlıyoruz. Hatta bazen kâfire göstermediğimiz kini, buğzu bu insanlara gösterebiliyoruz. Biz büyük bir aileyiz. Biz İslam ailesinin birer ferdiyiz. Birbirimizi sevmeye çok ihtiyacımız var. Gücümüzü, enerjimizi birbirimizi yiyerek tüketmeyelim. Birbirimize üstünlük taslamayalım. Nefsimizi ve cemaatimizi temize çıkarmayalım. Allah katındaki üstünlük çoklukla değil; Daha çok vakıf açmak, seminerler yapmak, medreseler yapmakla değil; Ancak takvayla ölçülür. Kimin de takvaca en üstün olduğunu ancak Rabbimiz bilir. Cemaatimizi değil İslami kimliğimizi ön plana çıkaralım. Kardeşlik arasına set çekmeyelim. Müslümanlardan güler yüzü ve selamı esirgemeyelim. Biz Müslümanız. Bunun değerini kıymetini bilelim. Ve tevhid çatısı altında koşturan diğer Müslümanların da kıymetini bilelim.
Rabbimiz mü’mine çok değer veriyor ve çok seviyor. Biz de Rabbimizin değer verdiğine değer verip, O’nun sevdiğini sevelim. Üstünlüğün kimde olacağını ancak Rabbimizin bileceğini beyan eden hadisi zikrederek konumuzu nihayete erdirelim.
Rasulullah (s.a.v)şöyle buyurmuştur. Bir tane Müslüman ki; Üstü başı yamalıdır. Bir meclise girince kendisine yer verilmez. Herhangi bir işte aracılığına başvurulmaz, kız istenirse ona kız verilmez. Ama: Allah katında derecesi o kadar büyüktür ki; Allah adına bir yemin ederde bir şey söylerse Allah onu yalancı çıkarmaz.
Allah’ın rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun inşallah…

SURİYE GEZİMİZİN ARDINDAN(2)

Suriye’nin Türkiye sınırındaki kamplarına gitmek için yola çıktık, önce büyük bir alana gittik, sökülmüş çadırlar vardı. Burası birkaç gün önce binlerce insanın yaşadığı bir kampmış. Fakat zalim esedin uçaklarının bombalamasıyla kamp boşaltılmış. Sonra uzakta büyük bir çadır kent gördük. Orada otuz bin civarı insan yaşıyormuş. Birazdan başka bir kampa gittik. Kampın bulunduğu alan çamurla kaplanmıştı. Çok büyük dram vardı. Her çadırda 8-10 kişi kalıyordu. Savaşı en çok kadınlar hissediyordu. Yokluk, çaresizlik, perişanlık…
Buna rağmen gözlerde umut var, öfke var, inanç var…
Kampın girişinde 15-16 yaşındaki çocuklar bizi karşılıyor, ellerinde silahlar, bellerinde bıçaklar, gözlerinde umutlar ve dillerinde kahrolsun esed terennümleriyle.
İmreniyorum onlara… Aklıma ne geride bıraktığım ailem, ne aksamasından endişe ettiğim işim, ne de dünyalık hedeflerim geliyor.
Farklı bir kampa gidiyoruz. Çocuklar bizi karşılıyorlar. Bize mi öyle geliyor yoksa gerçekten mi öyle bilmiyorum ama çocukları özellikle kız çocukları çok güzel, çok tatlı, çok sevimli.
Birinin başını okşadım kızcağızın saçları banyo yapmamaktan diken gibi olmuş. Yanımızdan ayrılmıyorlar. Birisine baban nerede diye sordum. “O, öldü!” dedi.
Ama onlar çocuk, her zaman çocuk, her yerde çocuk, onlar savaşı oyuna çevirmişler.
Kızın birisini çok sevdim. Takribi 10-11 yaşlarındaydı. Yanımdan hiç ayrılmıyordu. Bana arkadaşlarını tanıtıyordu. Bana ezgi söyledi. Ayrılırken gözlerime bakıyordu. Bilmiyorum ama sanki beni de götür diyordu. Sanki gel desem hemen gelecekti. Diyemedim, diyemezdim ki zaten.
Ayrılırken yanıma geldi. Beni çok sevdiğini söyledi. Ben de onu çok sevmiştim. Günlerce aklımdan çıkmadı. Hala resmine bakıp onu düşünürüm.
Kamptan ayrılıyorduk fakat gönlümüz orada kalmıştı. Hepimizin kalbinden belki de aynı şeyler geçiyordu,
Rabbimize hamd olsun ki ölüm var…
Rabbimiz hamd olsun ki hesap var…
Rabbimize hamd olsun ki cehennem var…
Allah’ım beşşar esedi, ona destek verenleri kahreyle,
Mücahitlere, Müslümanlara zafer nasip eyle
İslam’ı layık olduğu yere taşı ve bunu bizim ellerimizle yap(ÂMİN)
(Diğer yazımız mücahitlerle alakalı olacaktır inşallah)

DAVA ADAMI VE İMTİHAN

“İnsanlardan kimi de Allah’a bir kenardan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzura kavuşur ve eğer başına bir kötülük gelirse yüzüstü döner, O dünyayı da, ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur” (Hacc,11)
Dava adamı; Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmanın mücadelesini veren, Allah’ı gökte de Rab, yerde de Rab kabul eden, Allah’tan başka bütün sahte ilahları, otoriteleri, güçleri ret eden, yaratma, emretme, hükmetme, kanun koyma yetkisini sadece Allah’ta gören kişidir. Hayatında ölümünde ancak Allah için olmasına iman eden dava eri adayları; Bazen imtihanın nereden ve nasıl geleceğini unuturlar ve bu da onların tökezlemelerine, savrulmalarına hatta davanın dışına çıkmalarına yol açabilir.

Devamını oku...

SURİYE GEZİMİZİN ARDINDAN (1)

Adana’da faaliyet gösterdiğimiz ‘Şefkatli Eller Cemiyeti Derneği’olarak, Suriye’deki kardeşlerimize gıda ve bakliyat yardımı yapmayı düşündük ve harekete geçtik. Biraz heyecanlıydık, açıkça söylemek gerekirse biraz da korkuyorduk, çünkü ilk kez böyle bir çapta iş yapacaktık, gerçi yaklaşık iki ay kadar önce kıyafet yardımı yapmıştık ama bu diğerinden iki yönden farklıydı, birinci farkı, diğer faaliyetimizde Adana’da faaliyet gösteren beş, altı farklı cemaatteki kardeşlerimizle beraber organize etmiştik. İkincisi ve bence en önemli farkı, diğer faaliyetimizde sadece kıyafet yardımı yapmıştık. İnsanlardan, evlerinde kullanmadıkları eski elbiseleri istemiştik. Fakat şimdi durum çok farklıydı. İnsanlardan gıda, bakliyat veya buna denk para isteyecektik, bu da bizi biraz tedirgin ediyordu. Rabbulalemin’e tevekkül ettik ve startı verdik, önümüzde yaklaşık bir ay vaktimiz vardı ve hedefimizde bir tır yardıma ulaşmak vardı. Bir tır bazılarına göre basit görülebilir. Fakat bir tır demek 20-25 ton arası erzak demek ve bizim gibi gönülden mücadele eden bireylerinin dışında hiçbir yerden maddi yardım almayan bir cemaat için bayağı büyük bir miktar.
Yardımları biriktirmeye başladık… Talep bayağı bir yoğundu. Yardımlar herkesin evinde birikiyordu… Bizi duygulandıran, Rabbimize hamd ettiren çok güzel olaylarla karşılaştık. Bayağı borçlu olan bir kardeşimiz bakkaldan borca erzak alıp getirdi. İstanbul’da üniversite okuyan kardeşimiz birisinin vasıtasıyla bebek maması gönderdi, arkadaşlarımızdan birinin eşi yüzüğünü vermeyi teklif etti. Böylelikle bir ay geçti ve aracı yükleyeceğimiz gün geldi. Adana’nın değişik noktalarında aldığımız veya biriktirdiğimiz yardımları toplamaya başladık. Erzakların çoğunluğunu ‘un, bebek maması, bakliyat, çocuk bezi’oluşturuyordu,
Rabbimize sonsuz hamd olsun ki, O’nun lütfu ve yardımıyla bir tır dolusu erzağa ulaşmıştık ve sabah yola çıkacaktık. Ağabeyler, toplam dört kişi gideceğimizi ve bunlardan birinin de ben olduğumu söyleyince, değişik bir hal olmuştum. Çünkü ilk kez cihad kokan bölgeleri görecektim. Mücahitleri yakından görecek onlara sarılabilecek, hayatı Allah’a feda etmenin, Allah için her şeyi feda etmenin ne olduğunu yakından görecektim.
Bu duygularla ailemle ve arkadaşlarımla vedalaşıp, sabah namazının ardından yola çıktık, Cilvegözü sınır kapısından giriş yapacaktık ve bizi orada İ.H.H karşılayacaktı, o raya vardığımızda izdihamı gördük, kilometrelerce uzayan konvoylar, insanların sabırsızlığı, saldırganlığı vs…
Kimi insanlar dünyanın öbür ucundan yardım getirmişler, kimileri de o yardımları ticarete dökmüş, kendi halkınının kanını emiyor, yani kandan para kazanıyorlar… Zor da olsak kapıdan içeri girdik, artık Suriye’deydik… Yolculuğumuz boyunca bize İ.H.H’nın görevlilerinden Mus’ab(asıl ismi Erhan) refekatçı olacaktı. Size biraz Mus’ab’tan bahsedeyim. Ortalama 23 yaşlarında. Önce Mısır’da, sonra Suriye’de eğitim görmüş.Suriye savaşı başlayınca eğitimini bırakıp,İ.H.H’nın Reyhanlı ofisinde göreve başlamış,çok hareketli bir genç. Orada yatıp orada kalkıyor. Gelen yardımları organize edip mücahitlere ulaştırılmasında rol alıyor. Çok güzel Arapça konuşuyor. Mücahitlerle arası o kadar iyi ki, sanki kırk yıllık dost gibiler. Her gittiğimiz kampta tanınıp, sevgiyle karşılanıyor, beş haftadan beri nişanlanacakmış. Ailesine her pazar geleceğim diyormuş fakat görevinden dolayı gidemiyormuş. Ailesi her pazar nişan olacak diye bekliyor fakat Mus’ab gidemeyince nişan erteleniyormuş. Şakayla karışık “Kızın ailesi yakında nişandan vazgeçecek” diyor. Yanlışım varsa Allah beni affetsin, Mus’ab ı görünce, bazı gençler aklıma geldi. Hani üç kitap okuyunca kimseyi beğenmeyen, kendini âlim insanları cahil gören, neyse Allah bizi de onları da doğru yola iletsin inşallah.(devam edecek…)
(Diğer yazımız, kamplardaki izlenimlerimiz ve savaşın çocuklarıyla alakalı olacaktır inşallah)

adana cuma sohbetleri

YAZANLARIMIZ


IMAGE
business opportunities 3- Kâzım SAĞLAM
IMAGE
it opzioni binario 5- Serkan ÇAYCI
IMAGE
click 6- Mustafa KAYA